![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
NÂZIM HİKMET RAN VERZANSKİ Doğumunun 100. yılında!..
|
Allah (C.C.) rahmet eylesin.!
Müslüman'ın; mevta olmuş bir insana söyleyebileceği akla gelen
ilk hayırlı söz!..
Mayakovski'nin intiharı etrafında birçok
dedikodular yapıldı, yapılıyor ve yapılacaktır.
Çünkü o hayatında, arkasından manâsız bir "Allah
rahmet eylesin" dedirtecek gibi yaşamamıştır...
Hayatlarında dövüşenlerin isimleri, ölümlerinden sonra da,
sağ kalan düşmanlarıyla kavgada devam ederler.
Süleyman - Mayakovski Neden İntihar Etti? -
Resimli Ay Dergisi, Temmuz 1930.
Doğumunun
100. yılına kadar
Nâzım hakkında çok konuşuldu, çok şeyler yazıldı, çok
tartışıldı, halâ tartışılıyor.
Bendeki bilgilerse kulaktan dolma, kahve kültürüyle elde edilmişti...
Nâzım'ı
önyargısız tanımalıyım o halde...
Moda olmuştu onun mısraları ve şiirleriyle Mevlâna törenleri,
kongre açılışları yapmak, heykelini
dikmek, TV'de söz arasında ondan
bahsetmek, senfoni orkestrası eşliğinde şiirlerine yazılan besteleri
dinlemek, tiyatro eserlerini sahnelemek, onun adı arkasında güç kazanmak.
Nedense bazıları Vatan Şairi derken bazıları
Vatan Haini demekte ısrar ediyorlardı!
«- Arkadaşlar! Aylardır ki anamız avradımız uzun aç dişleriyle dişlediler kendi memelerini. Arkadaşlar... Çıplak aç karnını kurşunlara vermek, kıvranarak gebermek... Nâzım Hikmet - Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (Şiirler 2) Adam Yayınları, XIV. Basım, Ocak/1998, sh.31. |
Ben ne diyebilirdim ki suskunluğumda?
Ama bir şeyler demek ihtiyacı hissediyordum. Milliyetçiler bile onun şiirlerinde
farklı dünyalara yelken açmakta iken, benim halâ cahilâne iklimimde sessiz
kalmam olamazdı.
O halde geç de olsa tanışma zamanım gelmişti merhumla...
Nâzım'ın Moskova'daki Mezarı
Kendisini eserlerinden
tanımaya karar verdim.
Hakkında yazılanlardan da kaynak göstererek istifade edeceğim tabi.
Gayem ne onu onöre etmek ne kişisel çıkarlarım için kullanmak ne de
yerin dibine geçirmek.
Sadece realizm âşığı Nâzım'ın kendi gerçeğini
objektif olarak yakalayabilmek.
İşte bu sayfada birlikte bunun araştırmasını yapacağız.
Yeni bilgiler edindikçe buradaki yazılanlar güncellenecek,
yeni fikirler
daima burada tomurcuklarını açacaklar.
Son sözü
söylemekte acele etmeyeceğim,
söylemeyeceğim de...
Eleştirileri dikkate alacağım. Ama ne kendimi ne de Nâzım'ı
kem düşüncelerin
ihtiraslarına ve propagandaya boyun eğdirterek kullandırtmayacağım.
Gerçeği bulmanız için, yorumu sizlere bırakacağım.
Bu arada kendimi öyle dürüst ve kusursuz
bir insan gibi ortaya çıkarıp,
onu bunu tenkit ettiğimi zannetmeyin. Örneğin, emeğe
saygısızlık ettiğim zamanlar da olmuştur.
Bu itibarla emeğin mücadelesini
yapan ve davası ile inançları uğrunda yıllarını hapishanelerde geçirmiş
olan
bir şahsiyeti eleştirirken
iğneyi kendime batırmam gerektiği hususunun
da bilincindeyim.
Nâzım'ın makalelerinde kişileri kritik ederken yaptığı gibi ben de onu
tanımak için özeleştiri dozunu
kaçırmamaya
dikkat ederek düzeyi düşürmemeye gayret edeceğim.
Öyle duman çıktı,
kurum yağdı ki gökte Allah bile meleklere Amerikan markalı muşambalar giydirdi. Nâzım Hikmet - Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (Şiirler 2) Adam Yayınları, XIV. Basım, Ocak/1998, sh.53. |
KİMLERİN DOSTLUĞUNDAN ŞÜPHE EDERİZ?
«Türkler ancak
antiemperyalist olanların dostluklarından şüphelenmezler.»
diyor Nâzım, Orhan Selim adıyla Akşam Gazetesi'nde
22.09.1936'da yayımlanan Klod Farer başlıklı
makalesinde. Hemen ertesi gün
bir ecnebinin «Antiemperyalist olmayan,
kendi
memleketinin menfaati bakımından müstemleke politikasına taraftar bulunan
herhangi bir
Avrupa münevveri sizin samimi dostunuz olamaz mı?»
sorusunu
aynı gazetede "Kimlerin Dostluğundan Şüphe Ederiz?" adlı
makalesinde şöyle yanıtlamış :
«Antiemperyalist olmayan bir Avrupalı münevver eninde sonunda harp taraftarıdır.
Ve bir emperyalizmin bekası için harp isteyen bir Avrupalı münevverin bize
karşı dostluğundan nasıl
emin olabiliriz? Kaldı ki, "Kendi memleketi
bakımından" bile antiemperyalist olmayan,
harp isteyen bir Avrupalı münevver, bizzat kendi milletinin büyük ekseriyeti
için düşmandır.
Kendi memleketinin geniş halk yığınlarına
düşman olan bir adam bize dost olabilir mi?...
Nâzım Hikmet - Sanat,
Edebiyat, Kültür, Dil - Yazılar 1, Adam Yayınları,
6. Basım, Mart/1995, sh. 195 - 196.
insanların en büyüğü
Engels... Vladimir İliç Ulyanof Lenin ateşten bir dev gibi çıktığı zaman barikata, yakalığı da vardı kıravatı da... Bana gelince : Ben ki, herhangi bir proleter şairiyim, Marksisto - Leninist şuur, Nâzım Hikmet - Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (Şiirler 2) Adam Yayınları, XIV. Basım, Ocak/1998, sh.101. |
5 Şubat 931.. |
Vâlâ Nureddin
«Bu Dünya'dan Nâzım Geçti»
adlı eserinin 32. sayfasında
Nâzım'ın soy kütüğü hakkında aşağıdaki açıklamaları vermiş :
Nâzım'ın annesi Celile Hanım'ın dedesi Mustafa Celalettin Paşa BORJENSKİ
soyadlı bir
Polonyalı yahudi;
diğer büyük dedesi Mehmet Ali Paşa da
Magdeburglu protestan
Karl de Troi ailesine mensup olup,
Fransız
kökenlidir.
O halde Nâzım'ı tanımak
için Nâzım'ın kendi cümlesini şahsına tarafsız bir gözle tevcih
ediyorum.
Köken olarak bir Türk kanı taşımadığınıza göre,
antiemperyalist düşüncenin bir
temsilcisi sıfatıyla size dost olarak güvenebilir miyiz?
Önceden söylediğim gibi
cevabını sizler vereceksiniz.
Ben araştırma safhasında düşüncelerim kesinleşinceye kadar yorum
yapmayacağım.
Kendimi her çiçeğe konarak, ondan bal almaya çalışan arıya benzetirim.
Bu itibarla Nâzım çiçeğine konduktan
itibaren ondan aldığım feyzleri bal
mesabesinde, olumsuz
etkilendiğim fikirlerini de delibal
tâbir edilen zararlı materyaller olarak telâkki edeceğim.
Okuduğum makale ve şiirlerden
ve hakkında yazılanlardan beni olumlu yönde etkileyenlerini
kısa cümlelerle de olsa sizlere yorum yapmadan aktarmaya çalışacağım.
|
Polonya'ya gitmiş,
kendisinin bir Polonyalı (Lehistanlı) aileden geldiğini ispat etmek suretiyle
Ran olan soyadını
Verzanski soyadıyla değiştirmiştir.
Aşağıdaki şiirinden Türk olmayan dedesine övgü yağdırdığı anlaşılıyor.
Lehistan'dan gelmiş
dedelerimden biri |
Türk olmayan dedesiyle övünen
ve soyadını değiştiren Nâzım Hikmet'in
Vatan
Şairi olarak lânse edilmesinin
yorumunu sizlere bırakıyorum!
Dedelerinin biri Polonyalı yahudi, diğeri
protestan Fransız olduğu
yakın arkadaşlarınca da teyid edilen Nâzım'ın; Osmanlı İmparatorluğu'nun saygıdeğer padişahı;
İstanbul'un fethiyle
sevgili Peygamberimiz tarafından övgüye mazhar olmuş komutan, Yeniçağ'a
kapı açan Fatih Sultan Mehmet hakkındaki düşüncelerini de
aşağıya çıkarıyorum :
İkinci Mehmet ki derebeylerin
derebeyidir, zalimlerin zalimidir.
İkinci Mehmet ki Kostantaniye'deki karılar, kızlar ve şabb-i emredlerin
visaline nail olmak için
bir emriyle on binlerce insanı ademe göndermiş mağrur
bir ceberruttur.
İkinci Mehmet ki Türkiye'yi satan Vahdettin'in dedesinin
dedesidir.
İmzasızdan - Kara
Davut/Resimli Ay Dergisi, Haziran 1929.
Sizler de benim gibi Nâzım'ın dedesinin dedesini merak
etmişsiniz diyerek
yukarıdaki belgelere ulaşabildim.
Şunu da merak etmiyor değilim!?
Vahdettin memleketi kaç
paraya, kime sattı?
Bunu belgelerle bir tarihçimiz ya da iddia edenler kamuoyuna açıklayıversin
lütfen!...
Acaba Nazım Bey bilir
miydi ki... "Halbuki Sultan Vahdeddin Han'ın, hayatının
tehlikeye girmesinden dolayı memleketinden ayrılmak zorunda kaldığında
şahsî mirası mahiyetinde babasından
intikal eden bütün serveti beraberinde götürme imkânı varken, dasitanî bir
namusluluk örneği göstererek bu serveti Hazine-i Hümayun'a gönderdiğini...
İtalya'da geçirdigi fakr -u zururet içindeki bir hayattan sonra 1926 yılında San
Remo'da vefat ettiği zaman 120.000 lira borcu kaldığı için alacaklıları
tarafindan tabutuna haciz konulduğunu.... Tahnit edilmiş cesedinin, kızı Sabiha
Sultan'ın bu parayı binbir güçlükle temin etmesinden sonra Şam'a naklolunarak
Yavuz Sultan Selim Câmîi avlusuna defnedildigini..."
???
|
Gelelim Bizim
Radyo anılarına...
1951 yılı Haziran ayında Sovyetler Birliği'ne kaçtıktan sonra
yıllarca komünist ideolojiye hizmet yarışında hayli emek sarf ettiğini
makalelerinden öğrenmekte
zorluk çekmedim. Bildiğiniz üzere her gün beş
ayrı saatte Bizim Radyo
uzun yıllar
Türkiye Cumhuriyeti hakkında menfi propaganda yapmış ve bölücülüğe
hamilik etmiş,
kültürel ve tarihî değerlerimizi yıkmak için
karalama kampanyalarına girmiş,
Türk Cumhuriyetleri'nin özgürlüklerine zincir vurarak onları sömürmekle
kalmayıp, aynı esaret zincirini
ülkeme de vurmak için yayınlarıyla Türk Milleti'ne
zehir kusmaya devam
etmiştir.
Araştırmalar Nâzım'ın Bizim
Radyo'da uzun zaman idarecilik yaptığını göstermektedir.
Bizleri bizim lisanımızla arkadan vuran Moskof'un borazanlığına
soyunan bir Nâzım mı görüyoruz?
Câmiye kızarak, kiliseye
mi kaçılmalıydı?..
Kültürel ve tarihî değerlerimizle, bağımsızlık ve özgürlüğümüzü
hedef alan Bizim Radyo'ya!!??
|
YABANCI HAYRANLIĞI
Nâzım'ın makaleleri ve şiirlerinin birçoğunda Sovyetler
Birliği, Lenin ve 12 yıl yaşadığı
Moskova'ya karşı olan hayranlığına rastlamak için fazla zorlanmayacağınızı
söyleyebilirim.
Aşağıda birkaç cümle ile bunu özetlemeye çalıştım.
Ben ülkücü camia içerisinde yıllarını geçirmiş bir insan olarak, ne
Almanya, İtalya, İspanya,
A.B.D. gibi ülkelere ne de faşist Hitler ve
Mussolini gibi insanlarına hayranlık duymadım.
Çevremde bunlara aşırı ilgi gösteren
milliyetçiler de yoktu!...
Türk Milleti'nin bir ferdi olmaktan her zaman gurur duydum.
Memleketimin sorunlarına çare bulmak için düşmanlarıma dost diye sarılmadım.
Ağzıma dayadıkları radyo mikrofonundan memleketime kin kusmadım.
Kendimi vatansever olarak görüyorum. Soydaşlarımı Asya'da inim inim
inleten, sömüren,
özgürlüklerini elinden alan, din ve vicdan hürriyeti tanımayan,
Ermeni, Bulgar, Yunan ve PKK hâmisi Moskof'a
yaranmak için uşaklık yapmadım.
Bursa Cezaevi'nde
Sayın okurlarım aşağıdaki cümleleri okuduktan sonra kanaatinizi tarafsızca ortaya koyunuz...
O devirlerde
Marx'la, Engels'le,
Lenin'le haşır neşirdim. Lenin'in kitaplarını doğrudan doğruya
sahneye koymak istiyordum. Bütün sanat anlayışımın ve çabalarımın
üstünde Sovyet tiyatrosunun ve Sovyet tiyatrosuna doludizgin katılmak
isteğinin etkisi büyük olmuş. Lenin'in kitaplarını sahnede doğrudan
doğruya ilüstre etmek isteği, şiirde de beni aynı işi yapmaya götürmüş.
Nisan-Haziran 1962/Moskova - Ekber Babayef, "Nâzım
Hikmet, Bütün Eserleri", 1969, Cilt V. sh. 5-17.
1921'de Batum'a geçtim. Bir yandan
takunyalarımı takırdatarak mitinglere gittim, bir yandan
Türkiye Komünist
Fırkası dış bürosunun çıkardığı "Kızıl Sendika
Dergisi"nde çalıştım.
Nâzım Hikmet - Sanat,
Edebiyat, Kültür, Dil - Yazılar 1, Adam Yayınları,
6. Basım, Mart/1995, sh. 265.
Sekterler ve dogmatikler de, Marksist -
Leninist ilkelere - benim için her şeyden daha değerli olan bu
ilkelere - sahte sadakatlarını sosyalist gerçekçilik maskesi altında
gizleyerek, revizyonistlerin sosyalist gerçekçiliğe iftiralarına yardım
ediyorlar.
Türk Edebiyatında Sosyalist Gerçekçilik - Revizyonizm ve Sekterlik Üzerine
- Şarkiyat Sorunları Dergisi, 1959, Sayı : 2.
Marx'ın, Engels'in, Lenin'in eserlerini
ilk okuduğum zamanlardı. Öğrendiklerimi doğrudan ve kalbime doğduğu
gibi şiire döküyordum. Materyalizm ve Ampiriokritisizm'i okudum : benim için
bundan daha güzel bir poem dünyada yoktu.
Ekber Babayef, "Nâzım Hikmet, Bütün
Eserleri", 1972, Cilt VIII. sh. 447-458.
"Resimli Ay" Amerikan
emperyalizminin ajanlığını yapan "İncil Cemiyeti" ve
"Genç Hıristiyanlar Birliği" nevinden sözüm ona kültürel ve
dinî teşkilâtlara karşı amansız bir mücadele yürütüyordu. Aynı
zamanda derg,
Türkiye halkına, Sovyetler Birliği'ni tanıtıyordu.
Kısaca, "Resimli Ay" o zamanlar ileri
Türk aydınlarının
dergisiydi.
1952 - Ekber Babayef, "Nâzım Hikmet, Bütün
Eserleri", 1972, Cilt VIII. sh. 467-470.
Demek ki, adım "Pravda"ya ilkönce
1924'te geçmiş ve piyes yazarı olarak. Kim bilir bunu o zaman okuyunca
nasıl sevinmişimdir. Ne yalan söyleyeyim, evveli gün de bu birkaç satıra
rastlayınca yüreğim şöyle bir tatlı tatlı hop etti.
Şaka mı bu,
ta ne zaman "Pravda" adımı anmış! Nikolay Ek'le Moskova'da
"Metla" tiyatro artelini kurduk. Haftada iki kere oynuyorduk, şimdiki
"Sentralniy", o zamanki "Şanuar"da. Burası
Doğu
Emekçileri Komünist Üniversitesi'nin kulübüydü de, ben de bir aralık
kulübün başkanıydım gibime geliyor...
Nisan-Haziran 1962/Moskova - Ekber Babayef, "Nâzım
Hikmet, Bütün Eserleri", 1969, Cilt V. sh. 5-17.
Nâzım Hikmet, annesi
Celile Hanım,
kız kardeşi Samiye ile
|
MADDE VE MANÂ ÂLEMİNE
BAKIŞ
Cumhuriyet'le idare edilen rejimlerde insanlar dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya
zorlanamazlar.
Ben bu kısa paragrafta Nâzım'ı kendi ifadelerinden izleyerek
inanç dünyasını çözmeye çalışacağım. Kendisi açıklamalarını
kaleme almakta beis görmemişse
benim de burada yazmamın sakıncalı olacağını
zannetmiyorum.
Amacımın onu tanımak olduğunu önceki ifadelerimde de belirtmiştim.
Nâzım, Resimli Ay
Dergisi'nin Haziran 1929 tarihli nüshasında imzasız olarak neşrettiği
Putları Yıkıyoruz,
No. I - Abdülhak Hâmit balıklı makalesinde şunları söylüyor
: «Abdülhak Hâmit Beyefendi dâhi-i âzam
değildir. Âzamı bir tarafa bırakalım,
dâhi olmanın umumi vasıflarını bile haiz değildir.
Hâmit Bey devri için
yeni, kuvvetli bir Osmanlı şairidir, işte o kadar.»
Aradan 5.5 yıl geçmiştir.
Nâzım ki el öpmemiş olan aydınımız; bu kerre ak saçlı ozan olarak
nitelendirdiği
Abdülhak Hâmit'in eğilerek, elini öpmektedir. Peki ne olmuştu
bu geçen yıllar zarfında?
Erenler, varlığını sandıkları bir yaratanın kısır gölgeleridirler; bu el : Yaratandır...
Ben ki el öpmemişim, eğildim, öptüm bu eli.
Yaratanın yaratanını, kendi kendimi öpmüş gibi oldum!..
Orhan Selim - Öptüğüm El.../Akşam Gazetesi, 17.12.1934
Neden öptüğünü üç gün
sonra aynı gazetede
"83 Yaşında Delikanlı" başlıklı makalesinde anlatmaktadır. Meğer,
yaşıtlarının birçoğu,
sona eren
bir akşamın korkusuyla bir Öteyan'ın
varlığına sığınırken, bu ak saçlı
büyük usta :
Meçhûle tapma, akl ü izâna
tap, dedim |
demiş ve ileriye dönük
umutlar içeren bu şiiri okuyunca,
Abdülhak Hâmit Tarhan'ı merhum, Maçka Palas'taki evinde ziyaret etmiş.
Teşekkürler Nâzım Usta;
kabrinde mesut yatarken
yaratanın yaratanı ile Tanrı'nın elçileri arasındaki diyaloğuna şahit
olmak isterdim.
Kendine manâsız bir "Allah rahmet eylesin"
dedirtecek gibi yaşamadığını görebiliyorum.
Kırlaşan
saçlar.
Filozoflar ikiye ayrılmışlardır.
Kim ki, tabiata göre ruhun önceliğini ileri sürmüştür ve böylelikle şu
veya bu biçimde,
şu veya bu manâda, kâinatın yaratılmış olduğunu kabul etmiştir,
felsefede idealist okulunun herhangi bir bölüğündendir.
Buna karşılık, kim ki, tabiatın önceliğini kabul etmiştir, böylelikle kâinatın
yaratılmamış olduğunu
ileri sürmüştür, felsefede materyalist
okulun şu veya bu bölüğüne girmiş demektir.
Orhan Selim - İki Okul
Birbirinden Nasıl Ayrılır?/Akşam Gazetesi,
02.12.1935
Ancak, n'eyleyelim ki, tek başına, şurda
burda dolaşıp duran, gözle görülmez, elle tutulmaz
CAN denen bir nesnenin ayrı varlığına inanmak
sanıldığı kadar kolay değil...
Gövdeyle can bir birliktir. Gövdenin dışında, karakuş
gibi uçan, can adlı bir nesne yok...
Gövdeyle can bir birlik olunca, canın yiyecek içeceğiyle, gövdenin yiyip içtikleri
arasında sıkı bir bağ
var demektir... Gövde rakıyı çekip kafayı
tutunca, gövdenin yiyip içtiği fasulye piyazıyla imamsuyu
olunca, canın
yiyip içtiği de "hey, hey"li, "medet, yandım"lı musiki
olur...
Bunun için değil midir ki, tanınmış adıyla, "alaturka" dediğimiz
musikiyi
rakı bardağı karşısında en iyi anlarız...
Orhan Selim - Gövde İleCan/Akşam
Gazetesi, 27.11.1934
|
|
Ben, bir insan, ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben, tepeden tırnağa iman, tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben... |
KAHROLSUN FAŞİZM
Entellektüeller neden faşizme düşmandırlar?
Bu suale cevap vermek için evvela faşizmin ne demek olduğunu anlatmak lâzım.
Faşizmin en büyük karakteristiklerini
şöylece hulâsa edebiliriz :
Faşizm burjuvazi ile amele kavgasında burjuvaziyi tutmaktır.
Cemiyet içindeki sınıfları paralize ederek sermayedar diktatoryasını kuvvetlendirmektir.
Amele hareketlerine, teşekküllerine, siyasî fırkalara, halkın serbest cemiyet kurmalarına mâni olmaktır.
Parlamenter demokrasiyi kaldırmak, kelâm, içtima, fikir hürriyetini boğmaktır.
Malî sermayenin hâkimiyetini temin etmektir.
Emperyalizmi kuvvetlendirmek, müstemlekeler elde etmektir.
Büyük devletler arasındaki zıddiyetleri çoğaltarak, bütün dünyayı harbe sürüklemektir.
Yani köylü, işçi, küçük
esnaf, münevver denen
kitleleri ezip, büyük sermayedarların menfaatini ve hayatını temin
etmektir.
Adsız Yazıcı - Münevverler Faşizmi Niçin
Sevmiyorlar? - Tan Gazetesi, 13.04.1937
Yukarıdaki tanımlamaya göre
Nâzım'ın Marksist düşüncesine destek verenler dışındaki hemen herkes faşist
galiba?
Ama ben faşist değilim!..
Sevgili Okuyucularım!
Yeryüzünde Türk Cumhuriyetleri'ni müstemleke yapan, yıllarca onları sömüren,
halkını işçi ve köylü kategorisine sokup alkolik yaparak uyuşturan,
dünyanın
en çok çocuk porno filmleri çekilen, Almanya'yı bölen, Azerî ve Çeçenler'e
kan kusturan,
rüşvetsiz adım bile atılamayan, halkını fuhuş batağında Nataşa adıyla dünyaya sunan,
çalıntı teknoloji ile nam salan, alkolik
devlet adamlarıyla ünlenen, devrim adı altında milyonlarca
mâsum insanın
katili olan, PKK'ya ve Ermeni militanlarına kamplar açıp binlerce suçsuz kürt
soydaşımızın
katline sebep olan, Türkiye'mizi de müstemleke yapmak
isteyerek topraklarımıza göz dikmeye
devam eden ve memleketimizin etrafını
Ortodoks çemberiyle daraltmaya çalışan
Sovyetler Birliği'nden daha faşist
zihniyette bir ülke görebiliyor musunuz?
Grevin altıncı günü
|
DİNÎ PROPAGANDA
Marksist ve materyalist inancı gereği Allah ve ruh'un varlığını redddettiğini
yukarıda kendi ifadelerinden anlamış olduğumuz Büyük Şâir'imiz Nâzım
Bey'in
dinî sansür hakkındaki görüşlerini öğrenmek istersiniz diye düşündüm.
Sinemaları sansürden geçiriyoruz, fakat
hangi nokta-i nazarla?..
Din propagandası giriyor, San Fransisko filmi baştan başa bir din propagandasıdır.
San Fransisko halkı dinsizdir, Allah onlardan intikam
almak, onları hak yola getirmek için şehri
bir zelzele ile yerle yeksan etmiştir.
Daha bunun gibi çok misaller bulabiliriz.
Sinemaları sansür etmek, onların propagandalarına âlet olmamak demektir.
Foks Jurnal ve sinema filmleri şuurlu bir sansürden, muayyen nokta-i
nazarlarla geçmelidir.
Adsız Yazıcı - Foks Jurnal/ Tan Gazetesi,
01.03.1937
Yoksa siz ey müminler,
kendinizden evvel geçenlerin halleri hiç başınıza gelmeden Cennet'e
gireceğinizi mi sandınız?
Onlara öyle ezici sıkıntılar, kımıldatmaz
zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki,
hatta peygamber ve maiyetinde iman edenler :
« Allah'ın yardımı ne zaman olacak? » diyesiye
kadar ...
Bilin ki Allah'ın yardımı muhakkak yakındır.
Kur'ân-ı Kerîm/El' Bakara Sûresi (Sûre : 2, Âyet : 214)
Ey müminler,
sizi biraz korku,
biraz açlık, biraz da mallardan,
canlardan ve mahsûllerden
yana eksiltme ile,
and olsun imtihan edeceğiz.
Ey Habibim, sabredenlere müjdele.
Onlar , o kimselerdir ki, kendilerine bir belâ geldiği
zaman teslimiyet göstererek :
« Biz Allah'ın kuluyuz ve yine O'na döneceğiz
» derler.
O teslimiyet gösterip Rab'bine sığınanlar üzerine, Rab'binden mağfiret,
rahmet vardır;
ve işte onlar, hidayete ermiş olanlardır.
Kur'ân-ı Kerîm/ El' Bakara Sûresi (Sûre : 2, Âyet : 155 - 157)
Bu bir inanç meselesi.
Olayın bir fizik, bir de metafizik yönü
var.
Eğer idealist düşünceye sahipseniz
olayı metafizik yönden çözmeye, materyalist düşünceye
sahipseniz fizikî
yönden halletmeye çalışırsınız. Ben hem fennî ilimlerle hem de fizik ötesi
âlemin
kurallarına göre olayı birlikte çözmeyi ve değerlendirmeyi tercih
edenlerdenim.
Kısaca düşüncenin sansüre tâbi tutup,
zincire vurulmasına karşıyım...
Nâzım'ın
3 Eylül 1931'de
Piraye'nin kardeşi Selma'ya
imzalayıp verdiği bir fotoğrafı.
|
TAASSUP
Katolik Kilisesi musikinin haram olduğunu,
mukaddes bir yerde musiki çalınamayacağını iddia ederdi.
Protestanlar on dokuzuncu asırda musikiyi, yirminci asırda dansı kiliseye
soktular.
Câminin musikiyi menetmesi, musikinin ancak tarikatlarda
yer bulması,
o zamanki taassubun bir neticesiydi.
Adsız Yazıcı - Üniversite Bir Manastır mıdır?/
Tan Gazetesi, 23.03.1937
Câmiye ibadet maksadıyla değil de nefsi tatmin amacıyla gidecekseniz
cemaatı önce defle, sonra orgla, daha sonra sema ile daha sonra da oryantal
dansla
neş'e - i muhabbete davet edebilirsiniz. Ne dersiniz? Hele bir kapıyı açıverin...
Bahtsız Mevlâna Celâleddin Rûmî! Seni câmi oryantali olarak mı anımsayacaktık?
"Gel!
Gel! |
Gel
! Gel ! |
|
Kemal Tahir, Nâzım
Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı
Çankırı Cezaevi'nde.
BEDREDDİN - BÖRKLÜCE
MUSTAFA - TORLAK KEMÂL DESTANI
AHMEDİN HİKÂYESİ
- İsa peygamberin ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş.
Bu yalandır.
Bedreddinin ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin
sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek.
Bunu bilirim işte... Biz
Bedreddinin kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan
fena
bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine
gelecek diyorsak,
sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp
gelecektir, diyoruz.
Nâzım Hikmet - Benerci Kendini Niçin Öldürdü?
(Şiirler 2) - Ahmedin Hikâyesi - Adam Yayınları,
XIV. Basım, Ocak/1998, sh.265.
Materyalist
düşüncenin bayraktarlığını yapan Nâzım'ın
Şeyh Bedreddin'le ilgili anılarında neden ruhanîyâta el atıp, erenlere karışmak
ihtiyacı
hissettiğini anlayamadım. Hem maddîyundan olduğunu iddia eder,
hem de Giritli keşiş gibi, üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken,
Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurmaktadır.»
Nâzım Hikmet - (Şiirler 2) - Şeyh Bedreddin Destanı
- Adam Yayınları, XIV. Basım, Ocak/1998, sh.227 - 259.
- Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını
aşarak senin yanında bulunuyorum, diyordu.
Döndüm. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Konuşan o :
«- Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız
adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten
bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben, yani Börklüce Mustafanın 'dervişlerinden
biri' bu Giritli keşişe de böyle baş açık, ayaklarım çıplak ve
yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp gelmez
miydim?»
Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle
boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. Gerçekten de dediği
gibiydi. Yekpare libası aktı.
Başımın ağrısı birdenbire dindi. Yataktan çıktım. Penceredekine doğru yürüdüm. Elimden tuttu. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz, denizle duvarımızın birleştiği yerde, kayaların üstünde buldum. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına, asırlarca geriye, sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi, yahut sadece Çelebi Sultan Mehmed devrine gittik.
Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum :
- Fakat, diyorum, hani gözümle gördüm. Nah şu pencerenin arkasına
geldi. Yekpare ak bir gömleği vardı. Elimden tuttu. Bütün bir yolculuğu
yan yana, daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım..
Okuyucularıma Şeyh Bedreddin, Börklüce
Mustafa ve Torlak Kemâl hakkında tarafsızca
kanaat sahibi olmaları için Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun
Kapı - Kilit - Konak - Bu Atlı Geçide
Gider
adlarıyla başlayan bir seri tarihî roman setini okumalarını tavsiye
edebilirim.
Dostlar bir varayım göreyim göreyim Bedreddin kullarından Börklüce Mustafayı Mustafayı.» Boynu vurulacak iki bin adam, |
1951 Ağustosunda Doğu
Berlin'de yapılan
Dünya Gençlik Festivali'nde
Nâzım Hikmet
kendisini coşkuyla karşılayan gençlerle.
İlhan Darendelioğlu "Nâzım
Hikmet Vatan Şairi mi? Vatan Haini mi?" adlı kitabında
«Nâzım'ın eserlerinden oluşan ve hakkında "Methiyye" olarak
kaleme alınan
kitapların sayısı 70'e ulaşmış olmasına rağmen, onun gerçek hüviyetini
açıklayan,
faaliyetlerini, mahkûmiyetini, ihanetini, komünizm hastalığını dile
getiren bir eser
Nejdet Sancar'ın "Nâzım
Hikmet Masalı" adlı kitabı istisna edilirse henüz yayımlanmamıştır.
Masum ve körpe dimağlar bu yalanlarla ters yüz edilmiştir.» denilmektedir.
Şu ya da bu sebepten Türkiye dışına
çıktıklarında,
üstelik oralarda beslenme kapıları da bunlara her an açık iken, ilk
fırsatta Yurd'a dönme acelesine neden düşüverirler?
Aksini yaşayanı bu yaşıma kadar görmedim. Bir tek Nâzım Hikmet denedi
bu işi, sebebini de herkes biliyor. Cumhuriyet öncesinde
"münevver" dediğimiz şimdiki "aydın", geçiş döneminin karmaşası içinde
o münevver'in zengin anlamlarından birçoğundan kopmayı,
işine öyle geldiği ve kolayına yaşamak hoşluğu içinde, çabuk başardı.
Bu durumda, dün peşinden koştuğunu bugün
kötüleyen kişiye
nasıl yazar diyeyim ben ve yazdıklarına niçin inanayım?
Beni dün nasıl yanılttıysa bugün de öyle yanıltıyor ise yine?
Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU -Yeniçağ Gazetesi - 01 Mayıs 2005 Pazar
SOFRALAR (19 Ekim 1997 Pazar günlü Zaman Gazetesi'nde yayımlandı.)
Nitekim örneklendikleri Nazım Hikmet de, sofraları hep tok sofrası olduğu halde açlıktan dem vurduğu için inandırıcı olamadı.. idi. Bir sabah kahvaltısı 1920 yılında Bolu'da şöyleydi : Bolca gül reçeli, yumurta çeşitlemeleri, peynir çeşitlemeleri, taze ekmek, yoğurt, bal, çay!. Bu sabah sofrası bugün çoğumuza olağan bir sofra gibi gelebilir ve yine bazılarımızın gözüne yoksulca bile görünebilir, lâkin 1920 yılını düşünürseniz o sofranın bir kral sofrası görünümünde olduğunu fark edebilirsiniz. Kendi deyişine inanan çıkarsa, - ki ne yazık ki hâlâ çıkabiliyor. - Nazım Hikmet sözüm ona değil böyle bir sofra yüzü, bir dilim ekmek, birkaç yudum çorba görmemiş, görememiş, açlıktan çaresizleşmiş yoksul köylüleri görmeyi insanlık anlayışına yediremediği için komünist Rusya'ya gitmiş ve orada insanlığa ışık olacak bir yöntemi, komünizmi, öğrenmek istemiştir. Nasıl olsa Hâlide Edip ile kocası Ankara'dan zarf içinde para göndermişler Bolu'ya, nasıl olsa meteliğe kurşun atacak yoksullar içinde zorlukla yenilenmekte olan devlet, "gelişlerinde yarar vardır" umuşuyla yolluklarını ayaklarına kadar yollamış o yolluklarda; Nazım Hikmet ile arkadaşı ise beden beslemekte, Bolu'daki eski komünistlerle içli dışlı söyleşmelerde.. Bu milletin gerçekten yüzde şu kadarı aptal mıydı? Bilemiyorum. Belki öyleydi, belki değildi. Bildiğim, bunların ağababası Nazım Hikmet'in Rusya'da, Moskova'da bile kendisini beslettiği, besletme imkânlarını bulabildiğidir. Bozulmuş yeniçeri aydınlarının ve Acem bozması münevverlerin yakıştırdığı "etrâk-ı biidrak" olan akılsız Türkleri sattıkça para kazanıldığını yüzyıllardan beri bilmeyen yok! Nazım Hikmet ise böylesi satışların en ustası idi. Her yerde ve her vakit özünü besletmenin yollarını bulur, bunu pek iyi bilirdi. Moskova'da, hafif yiyecekler yemesinin hekimlerce istenildiği günlerdeki sabah kahvaltısı şöyleydi : "Yoğurt, salata, yemiş, çay..." Bu hafif kahvaltıdan sonra, yukarı kata çıkıyordu. Yazın camekânlı verandada, kışın uçsuz bucaksız yazı odasında bir saat çalışmak, yarım saat sırtüstü yatmak... Bir buçuğa kadar sürüyor bu çalışma. Bir buçukta öğle yemeği : Yüz gram yağsız et, balık, sebze, yoğurt, yemiş, meyve suyu. Ya Rus işçisi, köylüsü, memuru ne yiyor, nerede oturuyor, nerelerde yatıyordu acaba? Ya Türk köylüsü, Türk işçisi, Türk memuru? O tarihten yirmi beş yıl sonra bile ben Moskova'da, Bakü'de, Taşkent'te, Almaata'da bir ekmek alabilmek için kuyruklarda bekleyen binlerce insan gördüm. Bir göz odaya sığınmış aileler, yıkanma yerleri üçlü beşli ortaklaşa kullanılan mekânlar, artık toplama peşinde koşuşturan canlar tanıdım. Ve yine o tarihlerde Rusya'nın en gözde aktörünün açlıktan süründüğünü, dünyanın en ünlü bestekârının Stalinci olabilmek uğruna nelere katlandığını herkes biliyor. Buna karşı Rus bile olmayan Nazım Hikmet'in bir eli yağda, öteki balda... |
Ve sen o kemik
yaladığın sofranın altına girsen de, - dostun KARA MAÇA BEY gibi - kaldırıp kaldırıp yere çaaal- -mak için canını burnundan aaal- - mak için, bulacağım seni... Koca göbeklerin RUSEL kuşşağı sen, sen uşşak murabbaı, sen uşşşak mik'abı, satılmış uşşakların uşşşşağı sen !!! Nâzım Hikmet - Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (Şiirler 2) Adam Yayınları, XIV. Basım, Ocak/1998, sh.164. |
Ve o korkuyu ancak halkını satan bilir!