ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 11 Ekim 2005 tarihinde güncellenmiştir.)

.

A'DAN Z'YE
ZİLE'NİN TARİHÎ, MİMARÎ,
DOĞAL, KÜLTÜREL VE
BİLİMSEL BULGULARI - 1

Derleme : M. Ufuk MİSTEPE
Araştırmacı - Orman Endüstri Yüksek Mühendisi


TMO Genel Müdürlüğü APK Uzmanı / 2003 - Ankara

Bu Makale Serisi'nde,
Zile hakkında münferiden ele alınmış özet konular yayınlanacaktır.

Zela
http://en.wikipedia.org/wiki/Zile
(Tercüme : M. Nejat AYDEMİR – TMO Gen. Müd./Ankara - 11.10.2005)

            Bu bölüm public domain Catholic Encylopedia’dan (Katolik Ansiklopedisi) alınan bir metni içermektedir.

            Zile, Küçük Asya'nın Piskoposluğu, Helenopontus’da Amasya’nın yardımcı piskoposluğu idi. Seylax üzerinde yerleşik olan şehir, putperestlik çağında,  rahiplere aitti ve asalet olarak Pontus Prensesi'ne ve toprak sahiplerine (derebeyi anlamında olabilir - Çevirenin Notu) eşdeğerdi.

            Şehrin orta kesiminde yer alan tepenin üzerinde Pers Kralları tarafından Anahita, Vohu-Mano ve Anadates tanrılarına atfen yapılmış çok meşhur bir tapınak bulunmaktaydı. Zela, Mithridates Eupator’un Lucullus’un yardımcısı (M.Ö. 67) Valerius Trianus karşısında ve aynı zamanda Sezar’ın, ünlü sözü “geldim, gördüm, yendim”i söyledikten sonra Pharnaces (M.Ö. 47) karşısında elde ettiği zafer ile meşhurdur.

            Zile, başlangıçta sadece küçük bir köy iken, Pompeii tarafından ele geçirilmiş ve Kraliçe Pythadoris’e tahsis edilen bölgenin merkezi olmuştur. Nihayetinde, şehrin son kralı tarafından tüm Pontus Polemoniacus ile birlikte Nero’ya bırakılmış ve Türkler'in eline geçtiği 1397 yılına kadar Greco-Roman İmparatorluğu'nun bir parçası olarak kalmıştır.

            St. Basil’in bir yazısına göre (72), dördüncü yüzyılda Arianlar tarafından burada bir konsey oluşturulmuştur. Le Quien, bir çok piskoposdan bahsetmektedir; Nice’de Heraclius (325), Chalcedon’da Atticus (451), Hyperechius (458), Georgius (692), Constantine (787) ve Paul (879). Miklosich ve Muller  (I, 69) tarafından yazılan “Acta Patriarchatus”a göre, 1315 yılında Zile’de bir piskopos vardı. Bu kişi daha sonra Amasya Büyükşehir’e atandı ve en sonunda piskoposluk ortadan kalktı. Zile bir süre Zilch olarak tanındı ve Tokat Sancağı'nın bir kazasıydı.

ZİLELİ ŞAİRLER

H. CAHİT ÖZTELLİ
Samsun Lisesi Edebiyat Öğretmeni
(Vilâyet Matbaası - Samsun / 1944)

ÖNSÖZ

            Bu eser arasız beş yıllık emeğin mahsulûdür. Saçlarımda ilk akları bu eseri bitirdiğim gecenin sabahında buldum. Bu kadar uğraşma ve didinmeden sonra yine bir şey yapabildim diyemem. Yalnız mümkün olanı yaptım. İki asrın, adı sanı belli olmayan şahsiyetlerini önceden, edinilmiş hiçbir bilgi yokken meydana çıkarmanın ne demek olduğunu bu işle en küçük ilgisi olanlar taktir ederler.

            1938 senesinde Ankara Üniversitesi mezuniyet tezi olarak, hocam Pertev Naili BORATAV tarafından verilen - Zile'de Doğum ve Âdetleri - ni (Yakında basılacak olan bu eserin içinde en küçük teferruatına kadar doğum âdetleri incelenmiştir.)  tetkik ederken tesadüf elime birkaç yazma mecmua geçirdi. Bunları tetkik ederken müracaat ettiğim kimselerden, daha evvel iki araştırıcının (Bunlardan birisi şimdi Tokat'da başmuallim Bay Necati, diğeri orta okul öğretmeni şair Haşim Nezihi'dir.) bu yolda çalıştıklarını ve kendilerinde mevcut yazmaları onlara verdiklerini öğrendim.

            Bazı kimseler de İstiklâl Savaşı sırasında vukubulan yangında her şey gibi kitapların da yandığını anlattılar. Bir de H. 1272'de büyük bir yangında kasabanın yarısından fazlası yanmış idi. Ümidimi kestiğim bir sırada kütüphane memuru Bay Ârif'in teşvikleri ile işe koyuldum.

            Köylere seyahate çıktım. Her gittiğim yerde câmi, medrese, tekke, yatır gibi yerlerde saatlerce uğraşarak en küçük kâğıt parçalarına kadar inceledim. Hafızalarda hemen hiçbir şey bulamadım. Zile'nin içinde de aynı suretle yıllarca çalıştım. Muhtelif kimselere müracaat ederek bir çok mecmualar buldum. Yüzlerce yazma içinde işe yarayanları seçmek, bunları birer birer okumak, Zileli olanları olmayanlardan ayırmak, hayatları hakkında malûmat toplamak, neşriyatı takip ile karşılaştırmalar yapmak suretiyle nihayet ben de Zileli olduğuna kanâat gelenleri bir yere toplamak suretiyle şu esercik meydana çıktı.

            Burada, konuştuğum yüzlerce eşhas arasında malûmatına en çok müracaat ettiğim Bay Ârif Kılıç'a teşekkürü bir borç bilirim. Zile'nin yegâne bilgini olan Bay Ârif esasen "Zile Tarihi"ni tetkik ile bir kitap hazırlamış iken bazı esbabtan dolayı elden çıkarmıştı. Şimdi yeniden bu pek mühim eseri elindeki vesikalara dayanarak tekrar yazmaktadır.

            "Zileli Şairler"de bulunan manzumelerin - birkaçı müstesna - hepsi cönklerden, tek kâğıtlardan alınmıştır. Bu cönklerin sayısı 48'dir. Mühim bir kısmı halen bendedir.

            Bu araştırmaların en mühim neticesi olarak Zile'de Etiler'den başlayarak Lidya, Frikya, Roma, Bizans, Selçuk, Osmanlı devirlerine ait tarihî yer ve vesikaların meydana çıkarılması olmuştur [Yakında bastıracağım raporda bu hususta mufassal malûmat vereceğim. Şimdilik bakınız : Ülkü, sayı 99 (Eski Ülkü), Tarih - Dil - Coğrafya Fakültesi Dergisi, sayı (5, 7)].

            Zile'de çok eskiden beri bir an'ane halinde her yılın sonbaharında bir hafta süren bir panayır kurulur; uzak yakın birçok şehirlerden mal alıp satmaya gelenlerle dolup taşan kasaba âdeta bir bayram yaşardı. Akşam olunca dışardan gelenler hanlara, zengin "oda"larına misafir edilir; bu arada seyahate çıkan şairlerle yerli şairler arasında kahvelerde, konaklarda karşılaşmalar olur, herkes memnun dağılırdı.

            Zileli âşıklardan - Ceyhunî, Fedayî - gibi bâzıları gelenlerle beraber seyahate çıkarlardı. Bu itibarla Zileli âşıkların da uzak şehirlerde bilhassa komşu vilâyetlerde bulunan mecmualarda birçok manzumelerine tesadüf edilir. Bu yüzden bazı araştırıcılar hemşehrilik gayretiyle kendi memleketlerine mal ederler.

            Bunun en güzel örneğini Ceyhunî hakkında Çankırılı Talat Beğ yapmış ise de diğer bir eserinde hakikatı bulmuştur. Çünkü yakın zamanın şairidir. Daha uzaklarda ölmüş ve hayatları hakkında müsbet vesika bulunmayanlar için hemen, istediğimiz yerli diyebilir miyiz? Halk Edebiyatı ve folklor araştırmalarında ilim ahlâkını bir an terk etmemek gerektir. Yoksa kim evvel bulur, yaparsa onun dediği olur.

Şıhali Mahallesi
Solda Sıraköprü Cad., Sağda Şair Ceyhunî Caddesi

Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE 17.08.2004 Salı 18:40

            H. 1277'de Zile'de büyük bir yangın oldu. Kasabanın yarısından fazlası yandı. 1922'de tekrar şehrin yarısı yandı. Bu yangınlar yüzünden birçok tarihî vesikalar meyanında kitaplar da yandı. Bu yüzden araştırmalarda daima zorluk hissedilmektedir.

            Neşrettiğim şair ve âşıklardan şimdiye kadar hayatı hakkında neşriyat yapılan yalnız Ceyhunî ve Arifî'dir. Onlar da mahdut bilgi vermişler, birkaç koşma neşretmişlerdir. Bundan başka hayatlarından veya nereli oldukları bildirilmeyen (Fedayî, Hulusî)nin birkaç koşması neşredilmiştir. Bunları yerlerinde işaret ettim.

            Diğer şairleri ilk defa ben bulmuş ve ilk neşrini yapmakla kıvanç duymaktayım. Yalnız eserimin eksiksiz olduğunu iddia edemem. Görmeği istediğim ve yerlerini öğrendiğim birçok mecmuaları zamanımın müsait olmayışından - askerlik ve memuriyete tâyin işleri - dolayısiyle göremedim.

            Şu eserimle Edebiyat Tarihi'mize küçük bir hizmette bulundu isem ne mutlu.

                                                                               H. Cahit ÖZTELLİ

The Black Sea Region:

Past, Present and Future

An international inter-disciplinary conference
Session C Poster Abstracts

C1. Trade and Transport
: Past and Present

Emine Sökmen
Middle East Technical University, Turkey

panderkes@yahoo.com

Comana Pontica as a Trading Centre

            The temple territories probably included lands of independent native communities as well as lands from villages, unions of villages or tribes.  Most of the time determining the borders of this territory without historical documents is not possible.  Fortunately, these borders had been changed periodically by various ruling powers which enable us to make comparisons between the different periods.  Definition of the territories of temple-states is essential in understanding their socio-economic and political structure, because the temple territories were the means of providing revenues for the temple, and the settlers of these territories were used as the workforce.  The administrative structure of the temple-states included a chief priest and 'sacred slaves'.  Following the priests, sacred slaves were an important component of this structure.  Priests had authority over the administration and rule of the temple, its territory and revenues gained from the territory, as well as rights over sacred slaves.  Strabo indicates that these territories were of ‘considerable’ size and that the priest's authority extended beyond these territories.  The priest was second in rank after the King and usually was from the King’s family in local Kingdoms. We do not have much knowledge about the status of the sacred slaves in this structure.  However, some inscriptions indicate that they had an important role within the religious structure and that their rights were protected by kings and priests.  While they were part of a free population, they were privileged and protected because of their sacred duty.

            The aim of this study will be to define the territories of two temple-states, Comana and Zela in the southern Black Sea region, and shed light on the structure of temple-states in general through an understanding of the roles of the priests, the 'sacred slaves' and other possible components of this complex religious and administrative structure.  The city of Zela was located in the Tokat province near the modern day town of Zile.  The region in the vicinity of Zela was called Zelitis in ancient times.  Although there was no civic organisation at Zela, Strabo called it a polis. The city was surrounded by a sacred territory dedicated to the Persian Goddess Anaitis and this sacred territory was cultivated by the sacred slaves.  The other temple-state which will be discussed in this poster is Comana which was located 9km northeast of Tokat, near the modern village of Gömenek.  This shrine was dedicated to Ma and replicated the plan of the larger temple of Ma in Cappadocia.

            Comana and Zela are often defined as temple-states on the basis of their autonomous and self-sufficient structures.  However, Strabo, from whom we receive most of our knowledge about these two settlements, does not define them as temple-states, and we do not have any information pre-dating Strabo.  One of the main reasons for Strabo’s definition of these settlements as poleis could be the Roman re-arrangements made in the area following the defeat of Mithradates VI around the 70s BC.  Namely these re-arrangements included the extension of the temple territories and the appointment of administrators responsible for these areas to achieve control over the land.  Another reason for defining the two cities as poleis could have been their transformation into market places during the expansion of their territories to cover very important trade routes with dense circulations.

            The poster discussion will concentrate on determining the boundaries and area of influence of these two temple’s changing territories over time, in the light of historical documents, knowledge and information about various powers in control, and of other examples exhibiting similar properties.  It also seems possible that knowledge acquired about the rights and status of the priests and sacred slaves will be explanatory and informative of the socio-political structure in the Hellenistic and Roman periods in the Pontus.  The growing influence of Roman rule in the Pontus is accompanied by indications of change in the properties and structures of Zela and Comana which will be significant in understanding these entities.  To illustrate, Zela went through a transformation with the expansion of its boundaries enclosing surrounding lands, including neighboring cities.  Also an area 60 stadia in size was added to Comana’s sacred territory and its reach of influence and power was widened.

            The transformation of these two 'temple-states' into poleis did not seem to lessen the power of the previous system of religious structure and the administrators of that system, and the Romans did not interfere with the rooted religious structure and its familiar administrators.  Their intention was, in fact, to turn these places, where systems of interaction and relations already firmly existed, into trade centres.  Comana, for example, looked like an emporium where traders from Armenia Minor frequently visited.  This transformation of settlements into trade centres, while keeping current structures intact and working and without imposing new regulations, laws and politics upon settlers, must have enabled Rome to manage the desired political organisation at a larger scale.

            Within the context of the discussion on changing territories, the terminology assigned to these two settlements, as well as the components of temple-states will also be challenged.  In establishing the concepts of temple territory and sacred slaves, the concept of a temple-state will be discussed using historical documents and other similar examples.

            This study also aims to provide information regarding Rome’s policy in the Pontus relating to these structures in Asia Minor as well as information on the impact of these transformations on the social structure and politics of the region.  Furthermore, a clear definition of the terminology assigned for these structures will enable us to develop definitions for two important cult centres of the Hellenistic and Roman periods.

SİFTAH

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)

SİFTAH
(
Makaleyi Gönderenler : Bekir ALTINDAL ve Bekir AKSOY)

(Zaman Gazetesi - 05.10.1997 Pazar Yârenliği Köşesi'nde Yayımlandı.)

            Geçenlerde birkaç işyerine uğramak zorunda kaldım. Çarşı - pazar gezmesini sevenlerden olmadığım için satın almam gereken nesneyi, o tür araç gereç satan yerlerden adı en çok duyulmuş olanına girmek, üzerinde kaça satıldığı yazacağına göre parasını ödeyip almak ve hemen geri dönmek niyetinde idim.

            Halbuki 1936'larda dükkânlar ışıksız, karanlıkça, tozluca, çoğu raflar boşça idi. Satıcılar bir çul sedir üstünde, kabaca çekmeceli masamsı bir tezgâhın gerisinde gelen müşteriye bereket kapısı gözü ile bakardı. Almasa da satmasa da alan rahat satan incitmeme çabasında olurdu. Almadan çıkınca surat asılmaz. Alınan için bir dereden bin su getirme çabasına düşülmezdi.

Tevsian Küşat ve Ekmekçiler Arastası Namı ile Yâd Olunan Cadde-i Umumi Manzarasından (Zile –1909)

(Uzun Çarşı'nın 4 Şeritli Arnavut Kaldırımı Etrafında Zile Esnafı ve Eşrafı)

            O yılın o günlerinden birinde bir sabah vakti annem bana dedi ki : "Çarşıya gidiver, bir siyah makara, iki iğne, bir de yüksük al gel, sakın oyalanma!" Elime birkaç kuruş sıkıştırdı, istediklerini hangi arastadaki dükkânlarda bulabileceğimi tarif etti, yolladı. Ya okula başlamış ya başlamamıştım.

            Anneme yararlı olabilecek yaşa gelmişlik duygusunda yürüyüp çarşıya vardım, arastayı buldum, ilk dükkâna girdim. Sabahın erken saati idi. İğne de iplik de yüksük de yabancı malıydı; az bulunur nesnelerdi. Çok bulunsa bile parasızlıktan azar azar alabilirdiniz.

            Eli dikişe yatkın kadın kız bile o günlerde azlıktı, dükkânlar bu yüzden dikiş nakış işi araç gereci çokça bulundurmazdı. Dikiş nakış kursları yeni yeni açılmakta, üniversite açıyormuşsun gibi alkışı günlerce sürerdi.

            Alacaklarımı tek tek söylediğim satıcı bana sadece siyah iplikli makara verdi. İğne ile yüksük için yok, dedi. Olduğunu görüyordum, gösterdim, yine yok dedi, makaranın parasını istedi : "Yok deyince yoktur ısrar edilmez çocuk, bunu öğren, makaranın parasını öde, git!" diyerek beni birazcık tersler gibi oldu. Aklım almamıştı, ben yine direndim, iğneyi ve yüksüğü gösterdim : "Oradalar işte, varlar!" dedim.

Eski Belediye (Kütüphane) Önü Şeyh Tusî Sokak

            Bu sefer yumuşadı satıcı : "Oğlum ben siftah ettim komşum etmedi, iğneyi de ondan al, hem onun sattığı iğneler benimkinden iyi, daha ucuz." diyerek gönderdi. İster istemez çıktım, yandaki dükkâna girdim.

            Şimdi size uydurma gelebilir, varsın gelsin, ben yaşadığım gerçeği yazıyorum. O dükkândaki satıcı da bana sadece iğneyi sattı, dedi ki : "Yan komşumun yüksükleri benimkinden iyidir, ondan al, ben siftah ettim."

            Yüksüğü üçüncü dükkândan aldım. Üçü de siftah etmiş oldular. Hiçbiri komşusunun sattığını kötülemedi, aksine övdü, hep övdü!

            Altmış yıl önceydi. İnsanlarımız yoksul, savaşların yorgunu, halsiz idi. Ancak doyabilmek ve üşümemek için üretebiliyor, tüketebiliyorlardı. Fakat yürekleri çağıltılı ırmaklar gibiydi!

TOKAT'TA OSMANLI ESERLERİ
H. Mehmet AYKUN - Müze Araştırmacısı
(Tokat Kültür Araştırma Dergisi - Yıl : 7, Sayı : 14, Kasım 1999, sh. 10 - 17)

            İlbaşoğlu Câmîi : Zile, merkez Turhal yolu üzerindedir. Zile eşrafından İlbaşoğlu Seyyid Ahmet Ağa tarafından yaptırılmıştır.

İlbaşoğlu Câmîi'nden Bir Detay
İlbaşoğlu Câmîi Kitabesi

.
Küşâd oldukça her rûz bâb-ı âlâsı di Bismillah
Binâ-yı Câmi' Gülşen - ârâyı mübarek eylesün Allah
Ağa-yı 'izz-i âsaf İlbaşı - zâde Ahmed - râ
İtdi inşâsına himmet tamam oldu bi - avnillah
Bu kez pâkize cami'in didi târîhini Es'ad
Cema'atle namaz kılar didi bunda ibâdullah 1215 [1800/1801]

            Hacı İshak Câmîi : Zile ilçe merkezindedir. 1475 yılında Hacı İsmailoğlu Hacı Ali tarafından yaptırılmıştır.

Hacı İshak Câmîi Kitabesi

İlbaşoğlu Câmîi Minare Kapısı Kitabesi

Hacı İshak Câmîi'nden Bir Görünüş

            Boyacı Hasan Ağa Câmîi :Zile ilçe merkezindedir. 1497 yılında Sultan Hoca tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır.

Boyacı Hasan Ağa Câmîi
Boyacı Hasan Ağa Câmîi Kubbesi Tezyinatı

            Üçköy Câmîi :Zile Üçköy Köyü'nün 500 m Kuzeydoğu'sunda tarlaların içerisindedir. Tek kubbeli yapı oldukça harap durumdadır. 16 - 17. yy.'da yapılmış olmalıdır.

            Şeyh Nusrettin Türbesi : Zile, Şeyh Nusret Köyü'ndedir. Kubbe ile örtülü türbenin duvarları, Zileli ünlü Nakkaş Emin tarafından yapılmıştır. Evliya Çelebi'ye göre Şeyh Nusrettin Horasan'dan gelmiş ve Ahmet Yesevî'nin halifelerindendir.

Yeşilce Köyü Şeyh Eyük Türbesi

 

Şeyh Nusrettin Tekkesi'nin İç Mekânı

Şeyhnusrettin (Tekke) Köyü

            Şeyh Eyük Türbesi : Zile, Yeşilce Köyü'ndedir. Küçük ölçekli, ağaçların üst üste bindirilmesiyle oluşturulmuş kubbeye sahiptir.

Zile hızla sanayileşiyor
http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/ANADOLUNUNSESI/133/AND33.htm

            Tokat il, ilçe ve beldeleriyle kalktığı sanayi atağında hızla ilerlerken, Zile'de yapılan Zile Tekstil A.Ş.'nin temel atma töreniyle, ilin tekstil fabrikalarına bir yenisi daha eklendi.  Zile'de 8 müteşebbisin bir araya gelerek kurduğu Zile Tekstil A.Ş.'nin temel atma törenine yöneticiler ve kalabalık halk topluluğu katıldı.

Fİ&FA TEX - Tekstil Sanayii

Zile Belediyesi 2005 Masa Takviminden

            Törende konuşma yapan Zile Tekstil A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Sargın kurulan şirket hakkında verdiği bilgide 44 bin m2 olan arsanın üzerine 2 bin 400 m2 yapılacak olan kapalı alan çalışmalarının başladığını kaydederek, hedefin entegre bir tesis olduğuna dikkat çekti.

Sesveren Ltd. Şti. Çuval Kesme Mak.

            Zile Belediye Başkanı Murat Tezcan Zile'nin sanayi ilçesi olmasında atılan bu temelin ilk adım olduğunu önemle vurguladı. Temel atma töreninde, "İnanıyorum ki gelecekte benzeri fabrikalar çoğalacak ve Zile'de pek çok sanayi kuruluşu ortaya çıkacaktır" diyen Milletvekili Metin Gürdere "Beni en çok mutlu eden 8 kişinin bir araya gelmesi; kimse tek başına sanayi kuruluşu kuramaz, önemli olan bir araya gelmektir." şeklinde konuştu.

Fİ&FA TEX - Tekstil Sanayii

Zile Belediyesi 2005 Masa Takviminden

            Vâli Ayhan Çevik kendisine düşen en büyük görevin Tokat'taki sanayileştirmeyi hızlandırmak olduğuna işaret ederek bu manâda yapılan çalışmaların sonucunun Tokat ve ilçelerinde Organize Sanayi'nin kurulmasının olduğunu kaydetti. Şu anda Tokat'ın Türkiye genelinde dokuma sanayiinde 7. sıraya geldiğini söyleyen Çevik, "Anadolu kaplanlarının artık kendi memleketlerine yatırım yapmaları beni mutlu etti. Zile Tekstil'i kuran ortakları tebrik ediyorum" dedi.

                                                                               ¥ TOKAT Gazetesi, Sayı: 243

SOFRALAR

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)

SOFRALAR
(
Makaleyi Gönderenler : Bekir ALTINDAL ve Bekir AKSOY)

(Zaman Gazetesi - 19.10.1997 Pazar Yârenliği Köşesi'nde Yayımlandı.)

            Günümüzde yetmiş yaşın üstünü yaşayan o eski vurdumduymaz aydınların özlem yanışlarında hatırlayıp hatırlattıkları eski kaz ciğerli, havyarlı, istakozlu şölen sofralarının yağmalandığı yıllarda, günlerden bir gün, ben bir tarlada, Temmuz güneşinin altında pancar otu ayıklayan bir kadına rastlamıştım.

Tütün Eken Köylü Ailesi

Ressam : Atanur DOĞAN

            Şeker pancarı tarlası alabildiğine büyüktü ve kadıncağız alabildiğine zayıftı... Tek başınaydı ve o tarlayı o tek başınalığı ile otlardan arındıracaktı. O kadını tanıyordum. Aslında varlıklı bir aileden idi. Kocası ikinci bir kadın ile yaşıyor. Bunu bezdirmek için hor görüyordu; belki de kadının kadınlık onurunu yok sayarak bir tür öç alma çabasındaydı.. bilemiyorum, bildiğim, kadının ezik ve çaresiz bir hayata çocukları yüzünden katlanmasıydı, tarlada işçi yerine çalışmak da dâhil!

            Onu, o durumda, o alabildiğine geniş tarlanın ortasında gördüğümde öğle vaktiydi, yeni yetmeliğe ilk adımlarımı atmaktaydım, acıkmıştım. Yanına vardığımda kadıncağız açlığımı hissetti sanırım. Küçücük azık çıkını vardı, hemen açtı; oracıktaki küçücük toprak testisini uzattı. Suyu ya yanında şehirden getirmişti ya da uzakça bir gözeden taşımıştı, yakınlarda su yoktu çünkü, olsa içerdim.

            Ufacık azık çıkınından bir domates çıktı, küçük boy bir salatalık; yanında kuruca bir dürümlük yufka katlanmıştı, incecikten! Hepsini bana verdi, hepsini! Aldım. Düşünmeden yedim, suyunu düşünmeden içtim.. tıpkı, anlattığım aydınların yiyişi gibi yedim içtim; ona bir parçacık olsun bırakmadım, bir yudumcuk olsun.. bırakmadım!

  
Fotoğraf : M. Adnan ŞAHİN Arşivi - Murat ORUÇ      

            Benim yediklerim, içtiklerim kadıncağızın varı yoğuydu, her şeyiydi. Yediklerimi o yiyecek, suyu o içecekti; yitik gücünü şuncacığına artırabilecekti. Ben yedim içtim, o aç susuz kaldı!

            Bu yazıyı bir bilmece niyetine okuyun; bilmeceyi çözmek için beni aydınlarımızın yerine koyun, kadıncağızı yurt veya millet sayabilirsiniz... Ben o kadıncağızın ekmeğini, suyunu nasıl tükettim, onu aç susuz bıraktı isem, aydınlarımız da öyle yaptılar. Fakat ben yaptığımdan utandım hep; aklıma geldikçe utancımdan hâlâ terlemekteyim, hâlâ yreğime yumruk gibi oturmuş bir sızının yükünü taşıyorum. Ya aydınlarımız?

            Aydınlarımız ne âlemde acaba? Ve ne yapıyor.. hâlâ ne yapıyor? Üç gün sonrasının ne getireceğini, ne götüreceğini göremeyenlere aydın denilseydi, Türkiye'de gecelerin çoktan sonu gelir, ışıl ışıl aydınlıklar rûhumuzu ferahlatırdı; ne yazık ki gündüzlerimizi bile karartmanın didişmesindeler...

     
Sayfa Devamını İzlemek İçin Tıklayınız

 

YAZDIR

   Zile Makaleleri Sayfasına

  Dönmek İçin TIKLAYINIZ !