ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 30 Nisan 2005 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

GEÇMİŞ
RAMAZANLAR
BAYRAMLAR

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)


Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

GEÇMİŞ RAMAZANLAR
BAYRAMLAR
(Zaman Gazetesi - 06.02.1997 Perşembe Yazıları Köşesi'nde Yayımlandı.)

            Kutsal Ramazan ayı gelip çattığında irili ufaklı hemen bütün basın, yazılısı yazısızı bir arada Ramazan sahifesi açar, yerleşmiş bir alışkanlık olmuştur; yıllardır sürüp gelir. Özenti de denilebilir bu alışkanlığa, yapay da görünmüş olsa vazgeçilemez bir saygı belirtisi de denilebilir.

            Aslında gazetenin, inançlı okurlarına bir tür rüşvetidir, en hafifinden bir yaranma çabasıdır. On bir ayın on birinde okuyucularımın arasında inançlılar da var diye düşünmeden nice saygısızlıklarda bulunanlar Ramazan ayı boyunca o saygısızlıkları bağışlatma gayreti güderler. Çoğunun inanmayan inanmışlıkları o kadar bellidir ki inançlı okurlar için çekiciliğini bu belirginliğiyle daha başlangıçta kaybederler.

            Dikkatli gözler her yılın Ramazan sahifelerinin bir öncekinden farksızlığını, üç beş yıl öncesinin de dağınık bir tekrarı halinde düzenlendiğini anlamakta gecikmezler. Çok lâik, pek çok ilerici bir gazetenin bir ay için dindar ya da din heveslisi kesilemeyeceğini anlamamak, bilmemek elde değil. Gel gelelim bu da bir adımdır düşüncesi meseleyi derinlemesine görmeye engel oluyor.

            On beş yirmi yıldan beri çoğalan özellerinin katlanılması zor yaygaralarıyla ayrıca çalçeneleşmiş avanak camı televizyonların da ağababaları gazetelerden geri kalmadığı ortada. Ramazan'a saygı şöyle dursun, edeplice görünmek davranışından bile uzak Ramazan göstermelikleri, bir iki ağırbaşlılarının dışında, apaçık sokak şebekliği dalaşını hatırlatır cıvıklıkları gösterip duruyor.

Şehir Meydanı ve Ulu Cami

            Gözleyenlerini Yaradan'a sığındırtacak ve sabırlar niyâz ettirecek hallere düşmüş sunucular ve haber mi veriyor yorum mu yapıyor; yoksa sorgucu mu kesilmekte belirsiz haber vericilerin acıklı durumu, açıklansa açıklansa ancak bilmezlik ve bilmezliğini de bilemeyenlerin bönlüğü aynasında açıklanabilir. Sırf saat doldurmak uğruna bohçalanmış gösterim zamanlaması, zamanlama denilebilecek bir ölçü de yok aslında, tutturuşa göre uyarlanmış bir takım hazırlanışların adı Frenkleşerek programcılık oluyor!

            Bunu TRT başlattı vaktiyle; ustaları da, ana kaynakları da, ağababaları da TRT. Kimbilir hangi heyecanlar uğruna, üstelik yabancı paraların en pahalılarından birinin akıtılmasıyla alınan Brezilyalı cıvık pembe dizilerin her birinde bir ayrı yozlaşmış aile ve genç kızlık örneklenmesinin yaygınlaşarak yerleşeceği nedense hiç düşünülmedi.

            Özellikle satın alınmışçasına pek sık gösterime sokulan evli kadınların evli erkeklerle, evli erkeklerin benzerleriyle aşk meşk oyunlarını konu edinmiş filmlerin, bir tür yaban hazzı duyuyormuşçasına, oynatılmasının çoğu ortaokul cahili genç karı kocalara nasıl bir örnek oluşturacağı akıllara bile getirilmedi. Belli bir yöneticiler dönemiyle birlikte başlayıveren yozlaşma, köklenebildiğince köklendi.

Amasya Şevk Tarikından...Kislik Mahallesi'nden Bir Sokak

http://www.zile.gen.tr (Zile – 1909)

            Sonra?

            Sonrasının düşünülmesi bile iyiye işâret değil! Belki de bu yüzden olmalı, öylesi günahlardan aklanmak istercesine kutsal Ramazan ayının gelişiyle birlikte başlatıverdikleri Ramazannâmeleri modalaştı!

            Sanki Ramazan sadece İstanbul'da yaşanıyormuş gibi, Ramazan ayı ile birlikte ayrıca kutsallaşan koskoca bir ülke bir tek İstanbul'dan oluşmuşçasına, hem de, İstanbul Ramazannâmeleri!..

            Hadi ne ise İstanbul cihan imparatorluğuna başkentlik etmiş bir koca örnektir diyerek İstanbul Ramazanları'nı anlatmakla bir ülke genellemesine gidilebilir.. diyelim; velâkin onu da diyecek hâl bırakmadılar. Çünkü Ramazan, örneklendirile örneklendirile İstanbul'un tek bir semtine, o semtin tek bir bölgesine, o bölgenin de tek bir yoluna indirgeniverdi : Vezneciler'de, Direklerarası..nın eğlencelikleri!..

            Orada Ramazan tiyatro, gülüncüyle; orta oyunu, yol üstü kahvelerindeki meddah, kukla, Karagöz ve.. kanto! Binde bir incesaz, arada fasıl... Koca bir imparatorluğun Ramazan-ı Şerîf'idir bu! Damıtılmış İstanbul kültürünün gösterile gösterile sunulduğu levanten bile olamamış Pera'nın Rum ve Selânik, Paris döküntüsü Eskanazi kırması eğlenmeliklerini geçmiş zaman Ramazanları deyip allama pullama ustalıklarıyla süsleyerek avanak camında satmak! Satabildiğine satmak elbette.

            Ramazan bir ibâdetler ayı, ibâdetlerin yoğunlaşarak uhrevîliği daha bir ruh dinlenmesine sardığı ay; arınma ayı, niyâzlar ayı, hoşgörünün ve bir başkasını daha çok düşünmenin yağmurlaşmasında bereketler muştulayan ay! Sen getire getire getir kantolarda cıvıt bu ihtişâmı!

            Ve en kötüsü, İstanbul'dan gayri bir şehirde, Anadolu ve Rumeli topraklarımızın herhangi bir köşesinde Ramazan yokmuş, Ramazan da yaşanılan hayat, hayat dışıymış havasını uyandır, bir unutuşun gafletine düş. Öyle ya, pek çok sevdiğimiz şu bizim Batılı dostlarımızdan biri gelse : "Arkadaş bu Ramazan hep İstanbul için midir? Sadece İstanbul'da mı Ramazan vardır..?" dese sorsa, ne denecek?

            Kem küm elbette!

            Ben de bir vakitler, sanırım 1982 yılı Ramazanı idi. TRT'nin o tür oyunlarından birine düştüm. İsmet Paşa'mızın ünlü Millî Eğitim Bakanı rahmetli Tahsin Banguoğlu Bey'in kendi istemesi üzerine bir Ramazan programına TRT beni de çağırdı. Galiba yarım saatlik bir karşılıklı konuşmada Ramazan üzerine söyleşilecekti. Ben o vakitlerde avanak camında görünmeyi pek sevmez idim; fakat Tahsin Banguoğlu Bey'in isteğini de geri çeviremedim, kabul etmek zorunda kaldım.

            Tahsin Bey merhum, ailece Konya'dan Rumeli topraklarımıza göçmüş evlâd-ı fâtihân neslindendi. Drama'da doğmuştu, İdadîye kadar orada okumuş, sonra bu yana dönmüştü, bir hoşça insan idi. Benim sorum üzerine başladı konuşmaya ve İstanbul Ramazanlarından söz açtı o da. Halbuki Rumeli Ramazanlarını pek bilmiyorduk, o günlerin Rumeli Ramazanını anlatması hepimiz için bir güzel zenginlik olacaktı, yapmadı, anlatmadı. İstanbul Ramazanlarının dışında bir başka Ramazan yok ya o da bu modaya uydu gitti.

Şehir Suyu Mecrası (Su Akan Yer, Kanal) Ameliyatından (Zile – 1909)

http://www.zile.gen.tr

            Bana konuşma fırsatı da bırakmıyordu pek. Bir ara sözü yakalayıp Anadolu'nun bir kentindeki benim çocukluğumun Ramazanlarını anlattım. Konuşurken kameracıya ve yöneticiye baktım, ilgilenmişlerdi, konuşmamı sürdürdüm. Canlı yayında değildik, kayıt yapılıyordu. Yayınlandığında baktım, benim sözlerimden tek bir sözcük yok. Tahsin Bey'in İstanbul Ramazanları ise hep bilinen, bilindiğince ezberlenmiş Ramazan dizisi...

            Halbuki Ramazan bizim oralarda, gerçekten bir ruh didinişi idi. Muhtemel bir geçmiş günahın veya olası bir gelecek kabahat bulutunun defedilmesi, bağışlanması, işlenmemişe yazılması gibi insanların hak edeni olabilmek umudu için bile çaba istendiğinin bilindiği ve o çabanın yakalanacağı ay idi!

            Kiraz ile başlayan üzüm ile biten ayların pek uzun saatli günlerine gelmiş bir Ramazan ise oruçlunun özüne karşı bir sabır uğraşması da olur çıkardı. Kiraz toplarken oruçlunun ya susuz, ya aç bir deminde parmakları allı ballı kirazlar ile sürekli elleşiyorken ve üstelik sepet sepet toplamış iken.. yiyemeyeceksin!

Öküz ve Kağnı Resimli 1 Türk Lirası

Üzeri Gazi Atatürk El İmzalı / Osmanlıca - Fransızca

            Elma vakti, o vakitler henüz Amerikanlaşma hastalığıyla karşılaşmadığı için alı allığınca albenili, ısırıverdin mi su şakırtısı şırrak deyip var şekerini ağız içine fışkırtıveren misket elmaları toplarken her elini uzatışta bir ayrı şeytanlaşıverirdi; mayhoşu bir başka, ekşisi bile o anda şeytan sıyırmasında ürpertili çağırışlarla orucuna hücum etmektedir! Sen, yiyemiyeceksin, oruçlusun!

            Toplamasan elma dalda kalacak, çürüyecek; toplasan oruç oruç o sıcakta kocaman ağaçlara çıkması bir zahmet inmesi ayrı dert, fakat iş vaktidir, iş vakti de beklemeye katlanamaz vakitlerdendi, oruç da olsan o işi bitirmek zorundasındır. Lezzetini gözlerinde bile düşleyemeyeceğin elmaları toplarken aklında hep iftar vakti...

            Ya aylardan Ağustos ise? Ramazan Temmuz'un cehenneminin sonundan sarkıp da Ağustos'a inmiş ise..? Fırınlara girmişçesine günlerin terleyiverecektir. Çünkü Ağustos en zor, en zahmetli işlerin başındaki hasat ayıdır. Ekin biçilecektir, sap yığınlanacaktır, harman başlayacaktır. Yığını harmana taşımak bir ayrı işkence, harman dövmek, harmanı sürmek, tınazlamak, savurmak, çeçlemek ayrı işkence.. ısı kırka dayanmış, incecik mızrak uçlarından betere dönmüş başak kılçıkları, savruldukça terli bedenine açık bulduğu mintan boşluklarından, yırtıklarından girivermiş, daladıkça dalamakta...

Saman Balyası Yapan İşçiler İstasyon TMO Siloları Önünde

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

            Yel iftara yakın eser olduğundan, esme süresi de iftarı aştığından bir yudumcuk su ile ağzını çalkalayıp ister istemez savurmaya giriştiğin saplı samanlı ekin savruldukça bir ayrı yakar savrulamadıkça bir ayrı; bedenini de ciğerini de. Yetmez, bir de tersine dönüverirse esiş, bir yaba dolusu sapı samanı ekini yüzüne yüzüne serpiveren yel tozcuklarıyla soluğunu da kesiverir!

            Ve sen oruçsun!

            Açlığı düşünmesen de susamışsın o cehennem sıcağında, tozda, samanda susamışsın! Oruçluğun tadına erebilmenin gücüyle iftarı da geçiriyorsun.. yel esişi durduğu anda elin böğründe kalacak çünkü...

            Ancak işin sona erdiğinde iftar gelecek. Bulgur pilâvı, bolca ve mis kavurmasında bir tereyağ dolanıvermiş üstüne; kırmızı biber ile! Domatesli acurlu soğanı ekşili suluca bir salata, cacık veya düz ayran...

Hamsili Ekmekli, Baklalı Dolmalı, Kabak Tatlılı, Pancar Sarmalı Ünye ve Zile Sofrası
Nesrin ŞEN, Gülây ÖĞRETİM, Seval ŞEN, Yüksel ŞEN, M. Ufuk MİSTEPE, F. Saliha MİSTEPE
   
Fotoğraflar : E. Nihan ve M. Ufuk MİSTEPE - TMO Güvercinlik Lojmanları Ankara/Şubat 2005

            Sıcacık pide değil, ne arasın, arasan bulamazsın zaten o İstanbul'a hastır; harman yeri kasabanın epeyce uzağındadır, yıllar savaş yıllarıdır zaten, arpa unu çokça işgefe denilir yufka ile yemeğin tadına varacaksın, Allah'a şükredeceksin! Çok şükür.. dediğin an, mutlusun artık; dünyalar senindir.

GATMER - Küçüközlü (Küçük İsa) Köyü Hamur İşi

Fotoğraf : Orhan YILMAZ - 12.11.2003
İşgefe

Fotoğraf : M. Adnan ŞAHİN Arşivi - Murat ORUÇ

            Ortakçı Hüseyin Ağa'yı o günlerin öyle bir Ramazan vaktinde tanıdım; iki atı, beş oğul üç kız, sekiz çocuğu, biri imam nikâhlı iki karısı vardı. Ev kendisinin idi, babaevi! Sahiplenebileceği başkaca bir varlığı yoktu yeryüzünde. Tarlası olup da işleyemeyene ortaklık eder, tohum tarla sahibinden eker, biçer, harmanlar, savurur ve paylaşırdı. Ürünün yarısı kendinin.. kimselere muhtaç olmadan yaşadı, yarıcılık dedin mi ortakçı Hüseyin Ağa'yı bileceksin.. derlerdi.

            Hüseyin Ağa'nın harman vakti sıkıntılarını yakından bilirim; susuzluktan çatlamış dudaklarının kurumuş morartısını görmüşümdür. Harmanın yorgunluk üstüne yorgunluk isteyen zahmetli günlerinde Ramazan'a sabrın doruğunda başlar, sabrın şahlanışında bayrama ererdi.

            Dönem İsmet Paşa dönemi; yıllar savaş yılları, öyle deniliyor. Şu vergisi bu vergisi çökmüş milletin kabağına, derken, bir de Âşar Vergisi adıyla bir eskiden kalma hayalet vergi yenilenmiş salınıvermiş ki katlanabilene Allah acısın! Lâkin verilecek, buyruk İsmet Paşa buyruğu, ne karşı gelebilirsin, ne kötüleyebilirsin; uyacaksın, sadece uyacaksın! Çünkü savaş var, çünkü asker beslemek zorundayız, çünkü karnımıza dayanmış sonu bilinmez bir savaş uğruna herkes özveride bulunacak, varından verecek, olası açlıklara karşı hazır bulundurulacak her yenilenebilir giyinilebilen nesne toplanılacak, biriktirilecek!

            Özellikle yeyimde başta tahıl, ekilip biçilen, toplanıp derlenen her ürünün onda biri karşılıksız olarak devlet buyruğuna teslim edilecek, kalan ürünün de dörtte biri günlük değerinin yarısı karşılığında, Devlet Mahsulleri Ofisi'ne satılacak, götürüp sen teslim edeceksin, kalan ürününü güle güle kullan! Toprak Mahsulleri Ofisi o yıllarda yeni yeni gelişiyor, yeni siloları ile devleşmekte bir devlet kuruluşu, çok sonraları KİT'leşecek...

İstasyon ve Solda TMO Hububat Siloları

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

            Ekin daha yeşildeyken, çoğu ekini kitaptan bile bilmez yeni yetme, özellikle seçilmiş partililer tarla tarla dolaşır, yanlarında ya korucu, ya kır bekçisi olduğu halde yeşilden üreyecek ürünün ne kadara ulaşacağını hesaplarlardı. Meselâ dönüm başına on ölçektir, denildi ve tarla da on dönüm ise, ekinden yüz ölçek beklenmekte, on ölçeği parasız, yirmi iki ölçeği yarı fiyatına yazılır, tarla sahibine bildirilir yazıyla, beklenilirdi.

            Harman zamanı, vergi salınan kişi, üzerine borç yazılanı çuvallara doldurur, beş kilometre uzaklıktaki Ofis'e götürürdü. Orada sıraya girerdi, sıra dediğin de en azından beş altı yüz metreden kısa olmazdı, beklemek zorundaydın. Sıran geldiğinde, belki birkaç gün sonra götürdüğün ürün azıcık taşlı topraklı ise veya elenmemişse firesi hesaplanırdı. Fire hesabından düşülür, yarı paraya satacağın ekinden noksanı tamamlar, onun firesini de ayrı öderdin.

Kınalı Çal Tepesi'nden İstasyon'un Görünüşü

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

            Yarı paraya satacağın ürün de azalmış olacağından ve onun da firesi hesaplanacağından, sıran bile gelse malını teslimde terler dururdun. Senin malını senden yarı fiyatına alanlar, parasız teslim zorunda olduğun kısmın karşılığını para ile ödetebilirlerdi ve senden tam fiyat üzerine hesap istenirdi.

            Düşününüz ki yüzlerce köyün köylüsü de aynı Ofis'e teslime gelmiştir. O durumda kantarcı tartıda kesinlikle kendine yontar, alımcılar ağırdan alır kılı kırk yarar, fireyi çokça tutar.

            Kimi köylü, Ramazan ise oruçlu, ekmek peynir ile sahur, ekmek peynir ile katığında su iftar açar, ya sabır çeke çeke beklerdi. Savaş var ise âmennâ, asker beslenecekse helâl ü hoş olsun kardaşım, eyvallah!

İstasyon'daki TMO Çelik Siloları

            Fakat gözü açıklar o durumda bile hazırdır. Kantarcıyla anlaşır, alımcıyı ayarlar, fireciyi cepler; beklemekten usanmış bezgin köylüyü üçe beşe pazarlar malını kotarır. Sıra öne alınmış, fire en azdan kollanmış, kantar devlet aleyhine ibrelenmiştir, avantalar cepte, bezmiş, usanmış köylü köyünün yolunda, alan hoş satan...? Boş, bomboş!

            Çünkü bunca zahmetten eziyetten sonra eline verilen bir kâğıt parçasıdır, adına makbuz denilmiştir. Alacağı, yazılmış ise eğer, günün birinde ödenecektir. Kâğıt ise ne yenilir ne içilir, lâmbalara fitil yahut gazyağı olur. Çoğunluğun attığını görmüşümdür.

T.C. Zile Zabıta Âmirliği
Çay ve Şeker Fişi - 30.06.1954

Bekir AKSOY Koleksiyonu

            Bir de, asıl acı yanı yürek yakan yanı buraya onca eziyetler, acılar, onca işkenceler pahasına toplanılmış ekin silo yetersizliğinden topraklara gömülmüş, çoğu acemice örtülmekten bir haylisi gereksiz yere bekletilmekten çillenmiş, küflenmiş, kömürleşmiş idi. "İmha" edildiğini gördüm bir yıl sonra, tepeleme yığılıp yakılmış, küfü dumanı savrulmuş yok olmuştu. O yıllarda İstanbul arpa ekmeğine muhtaç, İzmir, Ankara karneli ekmek kuyruğunda bunalıyordu. Biz Zile'de buğday ununa üçte iki arpa unu karıştırmış ilk defa onu yemeye alışmaktaydık.

Tedavüle Çıkarıldığı Tarih : 26.06.1944

Bastırıldığı Yer : Reichsdruckerei - Berlin - ALMANYA

            Ertesi yıl Âşâr Vergisi'nin (Ondalık Vergi) yeşilden belirlenmesi yerine harmanda çeç üzerinden salınması buyuruldu. Aynı oyunlar bu sefer de harmanlarda oynanır oldu. Bir Ramazan günü gökte de par par yanar bir dolunay taçlanmıştı, ışığı damıtıla damıtıla gelmekte iken ortakçı Hüseyin Ağa'nın sap saman karışımı buğdayı çuvallara doldurup ağızlarını sıkıca bağladığını gördüm. Sırtlayıp götürüyor, ilerdeki saman tınazına gömüyor, üstlerini örtüyor, gizliyordu.

            Ne yaptığını sordum. Gülüşü acı geldi bana, cevabı da : "Ne olacak kendi malımın hırsızlığını yapıyorum. Öşürcüden kaçırıyorum. Verdiğin yetmez, üstelik ayaklarına götüreceksin, rezil olacaksın, sonra da yakacaklar kül edecekler."

İstasyon ve Solda TMO Hububat Siloları

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

            Bir insanın kendi malının hırsızı olmasının anlamını o Ağustos sıcağı Ramazan'ında bir tek gün olsun orucunu bırakmayan harmancı Hüseyin Ağa'dan öğrenmiştim. İsmet Paşa'nın reisicumhurluk yılıydı.

            Gel gelelim aynı Hüseyin Ağa savrulmuş samanından ayrılmış tahıldan, ürünü çuvallara dolduruyorken üstüne gelen, durup başında bir fâtiha okuyan kim olursa olsun bereket duacılarını boş göndermezdi, bir iki avuçcuk da olsa torbalarına "Harman berekettir, dökülene saçılana bakılmaz, herkes hakkını almalıdır." der, dökerdi, yüksünmezdi, kaçınmazdı.

            Yoksulu çok, yoğu halince insanlarımızın harmanlar, hele Ramazanlar'da umut kapısı olurdu, veren verdiğince alan aldığınca huzurlanır idi. Bereket duacılarından birine pek ayrıcalıklı davranırdı lâkin; o göründü mü iki eli kanda bile olsa işini bırakır, yüzü güleçleşir keyfi yerine gelirdi ve bir tek onun torbasına sayısını şaşırmışçasına avuçlar dolusu tahılı döker, boşaltır, doldururdu.

Hüseyin Gazi Tepesi'nden İstasyon'un Görünüşü

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

            Bir gün davranışının sebebini öğrenmek istedim. "O bir başka insandır. Topladıkları özü için değil, o topladıklarının hamallığını yapar ancak, kime kimlere dağıtılacağını da bilir..." "Kim o? Necidir?"

            "Sığırcık Şeyhi derler biri işte.. herkes bilir."

            Ben, o gün bilmiyordum. Ramazan Bayramı gelince öğrendim.

YAZARDAN :
Nice Ramazanlara ve bayramlara kavuşmak
ve öylece yaşamak niyâzı ile lütfen saygılarımı kabul buyurunuz.

Sığırcık Şeyhi'ni Okumak İsterseniz Tıklayınız!

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR