ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 17 Şubat 2007 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

SIĞIRCIK
ŞEYHİ

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)


Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

SIĞIRCIK ŞEYHİ
(Makaleyi Gönderenler : Bekir ALTINDAL ve Bekir AKSOY)
(Zaman Gazetesi - 20.05.1997 Perşembe Yazıları Köşesi'nde Yayımlandı.)

            Odasını ilk gördüğüm gün yedinci yaşıma yeni basmıştım, demek ki yıl halâ 1930'larda aylardan Ekim değilse Kasım olabilir, çünkü oda silme elma kokuyordu. Bütün Yaz sonu güneşini emmiş, Ağustos'un ballanmış sıcağında rengini yeşilden ala doğru döndürerek buğulu kırmızılarda karar kılmış bir yığın elma, sanki emdiği güneşi usul usul odaya sızdırmakta, yeşilden ala dönmüş buğulu kırmızılarda kararlı bütün ara renklerini ağır ağır köşeye bucağa damıtmaktaydı.

            Fakat elmaların bir teki bile görünmüyordu, nerelerde iseler oralarda bir yerlere gizlenmişlerdi, odada sadece kokusu vardı; elmalar, böylece, sızdırdıkları güneş ve damıttıkları ara renklerin görünmez kuşağıyla varlıklarını belli ediyorlardı. Halbuki oda hiçbir nesneyi saklayamayacak kadar çıplaktı ve yoksuldu. Fakat temizdi, tertemizdi!

            Görünmez eller yerdeki yıpranmış döşeme tahtalarını gıcır gıcır silmiş olmalıydı, sarımsı bir eskimiş tahta silinmişliğini yıpranmışlığı daha çok artırıyordu. Yine görünmez eller duvarlarda enine boyuna gezinmiş, böyle odalarda pek sık görünen örümcek ağı, sinek tersi, öldürülmüş sivrisinek kalıntıları gibi göz çirkini kirleri aklamış paklamıştı. Boz bir yıllanmışlık dört duvarın dördünü de düşündürücü suskunluklara itmekte idi ve o itiş halâ sürüyormuş gibi geliyordu dikkatlice bakıldığında...

            Baktığımda, beni korkutan bir eskiliklerde eskimiş duvar hareketlenmesinin açılıp kapandığını, kapanıp açıldığını görür gibi oldum; sanki sürekli olarak sızmakta ve damıtılmakta olan elmaların kokusu ile ara renklerini duvarlar, o görünmesi zor açılıp kapanma hareketlenmesiyle solumaktadır!

            Odanın tavanında da aynı görünmez eller gezinmişti, veya halâ gezinmekteydi. Ormandan yeni getirilmiş ve taze kesilmişliğinde acındırıcı odunsuluğuyla ağaçlığı henüz canlı hatıllar, aradan onca zaman geçmiş olmasına rağmen yeşilimsi karalığını o günkü gibi saklıyor, insana hayli garip gelen odunumsu parıltılarıyla baktığınızda gözlerinizi kolayına bırakmıyordu.

            Her iki üç karışlık hatıl aralığını kapayan mertekler üstlerini örten çamur sızmalarının kurumuşluğunda bile o görünmez ellerden nasibini almış, tahta perdelerin eğri büğrü yontulmuşluklarını göze hoş gösterten bir temizlikte odanın bütün uyumuna, belki de uyumsuzluğuna, ters düşmeyen görüntüsüyle tepemizden aşağıya garip bir güven duygusu yağdırıyordu.

            İçeride bir tek demir karyola, demiri kimbilir kaç yıl yemiş bir bugünden uzak zamanın düşüne yorgunca dayanmıştı, bayatlamış zeytin yeşilindeydi, solgun ve durgun. Bir tek bu karyolanın altı görünmüyordu.

            Karyolada yatan, Sığırcık Şeyhi Ethem Efendi!

            Oda, Sığırcık Şeyhi Ethem Efendi'nin odası; tahta dolaplı kuyusuyla geniş bahçeli evin başka birkaç odası, kileri, mutfağı, bölmesi, tavan arası gibi bir odasıydı, bahçeye bakıyordu, güller vardı orada fakat ya pencere kapalı ya da güller mevsimlik güllerden olmalıydı ki gül kokusu yoktu ortalıkta; elmalar, sadece elma kokuları vardı!

            Odada, o tek karyoladan başka iki iskemle bulunuyordu. Zileliler iskembi diyorlardı; lifleri ha döküldüm ha döküleceğim diyen bir hasır örgüden oturulacak yeri, iskeleti sarı çam.

            İskemlelerden birinde annem oturuyordu, ötekinde babaannem, hastayı ziyarete gelmişlerdi. Sığırcık Şeyhi'nin bir yakınımız olduğunu sanmıyorum, akrabamız da değildi. Lâkin pek sevilen ve sayılan bir gönül eri olmalıydı ki dedemin de izniyle annem ve babaannem bu odada idiler, yiyecek getirmişler, belki giyecek de; belki biraz da para! Çünkü bir ara babaannemin eli, hastanın yastık altına gitti, yastığı düzeltiyormuşçasına oracığa, avucunda sakladığını usulca bıraktı ve çarçabuk çekti elini.

            Bu odayı yıllar, çok yıllar sonra adının Vincent Van Gogh olduğunu öğreneceğim Hollandalı ressamın tablosunda gördüm. Aynı acı sarılar, aynı zehirimsi yeşiller, aynı çıplaklığın yürek burkan yalnızlığı; bunlara rağmen, hattâ acıların ve zehirimsiliklerin yoğunlaştırdığı hüzün yüklerinin arasından fışkırıvermiş bir garip huzur ve belirsiz sahiplenme duygusu...


Ressam : Atanur DOĞAN

            Sığırcık Şeyhi'nin hasta odasında da öylesine serili duruyordu. Fazladan elma kokuları, o tarifsiz ara renk damıtılması... Sığırcık Şeyhi ile Vincent Van Gogh'u birbirinden ayıran ruh çizgileriydi.

            Elmaların sazdan örme bir sele içinde karyolanın altında olduğunu anlamakta gecikmemiştim o gün de, velâkin el vurup alamamıştım. Alırsam arsızlık yapmış olacaktım. Çocuklar, götürüldükleri evlerde hiçbir şeye el süremezler idi, izin verilse dahi!

            Zaten biz de fazla kalamamıştık; başka komşular, başka ziyaretçiler, tanıdıklar ya da tanımadıklar gelmişlerdi, bize ayrılmak düşmüştü. O gün, öylesi bir odada, sarı balmumu rengindeki yüzünde aklığı iyice beyazlayarak pörsümüş bir sakal halinde fakat elma kokularına sarınmış sandığım ve gördüğüm Sığırcık Şeyhi Ethem Efendi kısa sürede eski sağlığına kavuştu, konu komşunun belli etmez imecelerinde evi silinip süpürüldü, aşı pişirildi, kirlisi yıkandı arındı. Eskisi gibi dinç, eskisinden sağlıklı bir insan, yeniden, eski işinin başına döndü.

            Ne idi eski işi? Neden Sığırcık Şeyhi deniliyordu? Ne sığırcık kuşları görüyordum ortalıkta, ne şeyhlerin çevrelerindeki insanlardan herhangi birine rastlıyordum. Kalabalıksız, sazsız sözsüz, neredeyse hareketsiz bir şeyh!

            Sorarsan cevaplayan, sormazsan susan, fakat hep gülümseyen gülümseyen hep gülümseyen bir güzelim yüz! Bahçedeki gülleriyle uğraşır gördüm birkaç defa; bir keresinde bir gül dalcığıyla konuşurken de gördüm. Sanki taşhanlardan yapılar yükseltir gibiydi; yolları yollara ekleyen bir hendeseci hesabında sonu gelmez rakamları hatırlatıyordu.. geçilmez derelere köprü kuruyora benziyordu.

            Hastalıktan kurtulunca sakalını da kesti. Zaten kısacıktı. Kesince güven veren yüz olanca dostluğuyla açığa çıktı; daha da babacanlaşmış bir post bıyık o yüzü süslüyordu. Belki hastalığın pörsüttüğü ve titrekleştirdiği bir sıkıntı sanmıştı hastalık sakalını, bu yüzden, iyileşince o sıkıntıdan da kurtulmak istemişti herhalde. Sorduğumda : "Temizlik olsun oğulcuk" dedi. "Hastalandığın vakit sakal yüzünde kirlenirse kesmek iyidir. Sana bakan yüz senden irkilmemeli de incinmemeli de! Sana bakan göz sendeki görünüşten arınmalıdır."

            O gün Sığırcık Şeyhi'nin hastalıktan kalkışının haftasıydı ve bu sefer ziyaretine dedem ile birlikte gitmiştik. Bir ara, neden gerekti bilemeyeceğim, beni elimden tuttu, aldı götürdü, bahçenin öte ucunda durdurdu. Orada, biri kurumuş iki kavak ağacı görünüyordu. Onların bulunduğu yeri gösterdi : "Bak şu kavağı ben kuruttum" dedi; "Kendim, elimle, isteyerek kuruttum. Şunu da böylesine süğlünleştirip geline döndüren yine benim."

            "Neden?" demişim :

            "Çünkü insanlarda kurutan damar da vardır, süğlünleştiren damar da. Lâkin ben o gayreti gütmedim. İnsanlara örnek olsun istedim sadece. Kuruyanın kabuklarını soyuyorum hep, çıplak gövdeyi güneşe bırakıyorum. Bak, dibine bak, kazma vursan kesmez bir katı toprak, köklere nefes aldırtmıyor. Gövde cılızlaşmış, yanık; kurtçuklar yuvalanmış, yaprakları besleyemiyor gövde ve kökler, uyuzlamış bir zavallı ağaç bu. Yanındakine bak, görkemli mi görkemli. Kök salabildiğince salmış bir yumuşacık topraktan besleniyor; gövde tam kavak gövdesi kıvamında, yapraklar geleceğe açık.. yemyeşil, güneşle yarışıyor!"

            Ne diyecekti acaba? Veya ne demek istemekteydi? Çocuk aklım bu sözlerin altında bir şeylerin saklandığını sezinliyor; fakat çıkaramıyordu. Saklı bohçayı yine o açtı : "Kökleri yapraklardan nefeslenmeyen ağacın gövdesinde börtü böcük yuvalanır oğul; köklerinden güçlenmeyen yaprak vereme döner, sarısına bakamazsın. Hele dibini çimentolaşmış toprakla bastırmışsan..? Köke güneş göstermiyorsan, ışık sızdırmıyorsan ağaçta ağaçlık mı kalır? Özünü kurutmuş olursun önce; insanlar da birer ağaçtır, bilene! Geçmişini çimentolamış, geleneklerini göreneklerini kabuk gibi soymuş isen o insan geleceğin rüzgârını alsa ne olur almasa ne olur? Beslenemiyor ki rüzgârlanabilsin! Ben hasta iken bana kaşıkla sıvı yiyecek verdiler, işte böyle, kökünü kurutmuş isen sana da birileri bir şeyler verir belki, ölmemen için, o kadar. Fakat hiçbir gün şu görkemli kavak ağacı gibi gelişemezsin, dallanıp budaklanamazsın, çevrene gölge sakamazsın. Çünkü bunun kökleriyle bağlantısı sağlam ve kabuklarını kendisi yeniliyor, kendisi tazeliyor."

            Bunları, tam tamına böyle olmasa bile buna yakın söylediği gün güz vaktiydi, çabuk geçiverdi. Karlar, kışın en ağır soğuğunu estirip savuran fırtınaların hemen ardından sökün etti. Karlarla birlikte sığırcık kuşu sürülerinin akını da!

                            

            Sığırcık Şeyhi Ethem Efendi'ye neden Sığırcık Şeyhi denildiğini, neden herkesin sevip saydığı bir aziz insan bilindiğini de zaten o amansız kar yağışının ardı sıra görünüveren sığırcık kuşlarının yüzünden anladım. Kuşlar, kırlar nimet kıtlığına uğrayınca açlık derdinden, ilk karlarla birlikte şehre akarlar; şehirlerin saçağı bol çatısı bacası çok, sığınacak nice bin kovuğu bulunması bakımından kır kuşlarının can attığı yer olur.

            Eh, ne de olsa yiyecek üç beş kırıntısı döküntüsü de bulunmaktadır. Ne var ki bir kötü kış oyununu hatırlarına getiremezler; karlar kuşların kanadına ıslak ve sinsi ağırlıklarıyla biner de biner, kanatlar ıslanır, yorgunlaşır, halsiz ve perişan çırpınışlara dönüştürür uçuşu.

            Ve bir süre sonra çırpınışlara da yetmez olur.. kuş, pat!.. der, düşer; pat!.. der düşer, pat der düşer. O anda düşen sığırcık kuşunun gözlerini görebilseniz yüreğinizin eridiğini hissedersiniz. Çaresiz, umutsuz, uçuşsuz bir soluma o gözlerin birbiri üstüne binmiş bakışlarıdır...

            Velâkin kimileri de işte tam bu ânı bekler; bildikleri için bekler. Çoktan hazırladıkları torbalara, yerden dut toplarcasına topladıkları sığırcık kuşlarını doldurabildiklerince doldururlar. Çoğunluk o kuşçukları pişirir, yer; çoluğunun çocuğunun birkaç günlük karıncıklarına lokma olur.

                        

            Kendi yemeyenler pazara götürür satar. Benim topladıklarımı benden Sığırcık Şeyhi Ethem Efendi aldı, tanesine yirmi para verdi. Beş sığırcık kuşu toplayabilmiştim, yüz para ediyordu, Ethem Efendi cebinde parası kalmadığını, yanı sıra yürürsem evine vardığımızda parayı verebileceğini söyledi : "Hem bana da yardım etmiş olursun böylece!.." dedi.

            Yardım dediği, içlerinde cikirdeyip duran yüze yakın, hepsi de korku kumkumasına dönüşmüş sığırcık kuşu doldurulmuş üç kafes idi, ikisini Sığırcık Şeyhi taşıdı, en büyükleriydi; en küçüğünü bana taşıttı. Yerlerinde duramayan kuşların hareketi yüzünden kafes olduğundan da ağırlaşmıştı. Zor taşıdım.

            Lâkin Ethem Efendi alışıktı. Eve vardığımızda büyük bahçenin sonundaki upuzun, epeyce geniş yapının ne işe yaradığını da anlamış oldum. Yüzlerce sığırcık kuşu uçuyor, konuyor, kaçıyor ya da yerlerde geziniyordu, yemleniyordu. Yemlikler, suluklar, otlar, dalcıklar oraya buraya serpiştirilmişti. Tepeye yakın pencerelerin hiç birinde cam yoktu; kuşların yüzlercesi giriyor ve yüzlercesi çıkıyordu...


http://www.balca.net

            Sığırcık kuşlarının kışlık barınağıydı burası, geçici barınakları. Hemen hepsi de, benden nasıl alındıysa, şundan bundan, öylece satın alınmış, buraya getirilmiş, burada hürlüklerine bırakılmıştı, azad edilmiş canlıların parası Ethem Efendi'nin cebinden ödenmişti hem de, son meteliğine kadar. Birçoğunu da karlar üstünde halsiz yatarlarken yakalayanlar kendiliğinden getirip barınağa salıvermişlerdi.

            O vakit, hasta yatağında iken ziyaretine gittiğimizde babaannemin avucundakini gizleye saklaya hastanın yastığının altına sokuştuğunu, oracığa bir şeyler bırakışını hatırladım, bir miktar paraydı. Herkes gibi babaannem de Sığırcık Şeyhi'ne o kuşlar için para bırakmıştı.

            Çünkü Şeyh yoksuldu, bir hayli yoksuldu hem de, hiçbir geliri yoktu! "Bu ev, bu bahçe, şu koskoca kuş barınağı bana babamdan kaldı. Babam rahmetli, varlıklıydı; varını kuşlar için harcadı, başka bir nesne bırakmadı. Lâkin eş dost çok, eksik olmasınlar, kuşları da hatırlıyorlar." diye söyleyerek, içerde bir yerlerden bulup getirdiği yüz parayı avucuma sıkıştırdı. O paraya, belki de donarak ölebilecek beş sığırcık kuşunun hayatını satın almıştı, onların özgürlüğünü!..

            Yüz para, avucumun ortasında korlaşmış gibi duruyordu. O paraya o günlerde bir kebapçıda üstüne ayran da içerek, yahut karadut şerbeti yudumlayarak, kebap yiyebilirdiniz. Ve çok iyi biliyordum ki Sığırcık Şeyhi Ethem Efendi henüz karnını doyurmamıştı, doyurmak istese bile yiyeceği ya peynir, ekmek ve su yahut sade su sade ekmek!.. olacaktı.

            Kimse, lâkin kimse, hiç kimse onu o işe zorlamamıştı, zorlamıyordu, zorlayamayacaktı. O, babasını tamamlıyordu. İster istemez kökünden güçlenerek yapraklarında geleceğini; geleceğinden zenginleşerek köklerini güçlendiren kavak ağacını da düşünmüş idim o anda.

            Öyle bir ağaç olabilmek Türkiye için.. çok mu?

 

           

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR