|
1938 |
|
![]() |
Makale
:
Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar,
Öğretmen)
![]() Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU |
1938 KIŞLARI
(Makaleyi
Gönderenler : Bekir ALTINDAL ve Bekir AKSOY)
(Zaman Gazetesi -
13.03.1997
Perşembe Yazıları Köşesi'nde Yayımlandı.)
Sığırcıkların şehre indiği gün güz bitmiş, kış bütün üşümüşlüğünü yüklenip kapınıza dayanmış demektir. Güneş, güz boyunca adım adım alıp götürdüğü sıcağını uzun bir süre kimbilir nerelerde saklayacak, sarışınlığını ise hemen hemen hiç göstermeyecektir.
Süt beyazında bir donmuş hava, birazcık ısınacak olsa lâpa lâpa kar,
rüzgârlandığında tipileşmiş kar, daha da estiğinde borana koşuşan kar.. olacak,
en azından ayak bileğine sarılan soğuğu ile bir kalın kar beyazlığı yolları,
çatıların kiremitlerini örtecek, çıplak ağaçları akıl almaz güzelliklerde
donatacak, saçakları süsleyecektir.
Kıştır bu!
Şehire iniveren sığırcık kuşu sürülerinin soğuk kokusuyla titretici haberini getirdikleri kıştır ve hemen herkesin aklından üzüntülü bir çaresizlik içinde geçirdiği : "Allah yoğa yoksula yardım eyleye!" duacığı belki de o soğukların ilk önlemi, tedbirleri önceden alınabildiğince alınmış bir eve kapanıp çevreden kopma utancının ilk ödentisidir.
Kış soğuğunu ve çok kıt imkânlarını sobabaşı sıcağında çorba güvencesinde geçirirken yaşanabilecek bencilliğin bir tür ruh vergisi, yokların yoksulların da varlığını düşünerek Allah'a sığınma yoluyla ödeniyordur.
Olanın olmayana eğilmesidir bu da; evler evleri düşünürken sokaklar mahalleyi hatırlayacak, mahalleler semtlere yayılıp semtler kasabayı kucaklayacaktır. Artık veren elin alan elden daha mutlu, alan elin veren elden umutlu olduğu bir kapalı dünya, kasabanın kış zenginliğini oluşturacaktır.
Benim çocukluğumda, hatırladığım kışlar böyle gelir böyle yaşanır, bahara böyle ererdi. İlk sığırcık kuşu penceremize konduğu, sığırcık sürülerinden onlu - beşli kopuşlar karşı ağacın yaprakları yoksullaşmış dalcıklarına sıralandığı vakit babam: "Kış bu yıl erken göründü oğlum." demişti: "Soğuklara hazır ol, ansızın bastıracak!"
Babam bu sözü babasından duymuştu elbette; o da muhakkak ki kendi babasından işitmiştir. Halbuki kanatlarında kış ayazının haberini getiren sığırcık kuşları ne erken gelmiş ne gecikmişlerdir. Her yıl tam zamanında, kırlardan börtü böcük, yenebilecek ekin darı, kemirilecek yemiş kalmadığında, yani yiyecek vermez olunca kırlar artık, özgürlüğün tadına doyulmaz esirliğinden şehrin boğucu mahkûmluğuna ucu ucuna gelmek, acı da olsa, sığırcık kuşlarının kaderidir; çünkü ve vakti saati şaşmadan dönen kader zembereği onlara kanat açtırtır.
Zile'de Kış![]() (Yağlıboya Tablo 50X70 cm İlhan TRAK) |
Buna rağmen kasabaya inmektense kırların Allah'a sığınmış sonsuzluğunda özgürce uçabilmenin esrüklüğünü severek açlığa karşı direnen sığırcık kuşları da vardır elbette, gelgelelim bunlar, bu özgür ruhlar da bir gün, karlar diz boyunu geçince çaresiz ve aç, öbek öbek şehre uçacaklar, fakat eyvaah, ıslak kanatları onları ancak şehrin ilk evlerine kadar götürebilecek, oralarda o kuşlar, halsizliğin teslimliğiyle düşecekler, karlar üstünde iri kara gölge parçaları gibi serpileceklerdir.
O anda koş, topla toplayabildiğin kadar!
Yazık, henüz sıcacık ve korkmuş gözleriyle hırçınlaşmış can derdinde, neredeyse bir deri bir kemik kalmış, ellerinizden kurtulmaya çalışacaklar, kurtulamayacaklar; siz, onların çırpınan yüreciklerinin çaresiz atışlarını da avuçlarınızda duyarken biraz hüzünlenecek, biraz ürperecek, yine de sığırcık kuşlarının haşlamasından bir sıcak çorba düşüyle varlığınızı da araya katarak hissedeceksinizdir!
Yahut da, bir yaşlı insan gelecek yanınıza; bir nine sokulacak usulca sağınızdan.. orta yaştan giyimli kuşamlı biri veya bir taze gelin belki de; hangi yaşta hangi cinsten ise artık yüreği zengin biri gelip sizden her sığırcık için beş on kuruş ödeyip kuşları elinizden alacak, onları götürecek, kış boyunca bakacak, gözetecek, bahara erince salıverecek gözettiklerini : "Azat bozat, sen de beni Cennet'te gözet!.."
5 Kuruş (6 Ağustos 1332 tarihli kanun mucibince)
Darb-ı fi Konstantiniyye - Devlet-i Âli-i Osmaniye
Bekir AKSOY Koleksiyonu
Sığırcık kuşu bu sözlerdeki gizli sözleşmenin yeminlisiymişçesine ilkin acemi, az sonra güçlüce kanat çırpışlarında uçup dönecek, çevrenizde dolanıp eşine yoldaşına koşacaktır. Ne olursa olsun sığırcıklar yoğun yoksulun kış başlangıcında birkaç günlük de olsa can lokması yerine, Yaradan'ın yarattığına armağanı niyetine kabul görürdü.
Yine de kışın habercisiydiler.. kırların yiyeceği tükendiği için o tombul, yağlıca dolgun etleriyle göz doldurur kuşlar erim erim erimiş olsalar da, parlak kara tüylerini teleklerini parıltılı noktalar ile süslemiş nakışlı göğüslerinin boyunlarına doğru incelişi tirşeleşse de arkalarından muhakkak kışı sürükler getirirlerdi.
Kış gelince de 1937 yılının Zile'sinin Sepetçi Sokağı'nın evleri öteki bütün evler, bütün sokaklar ve mahalleler gibi kapısını penceresini sıkı sıkıya kapatır, pervaz aralıklarına kırık camlarına çirişe buladıkları gazete kâğıtlarını dikkatlice yapıştırır, yakacağını, yiyeceğini, giyeceğini ne kadar hazırlamış ise de o kadar vakit içinde, biraz kaygulu da olsa, bir sıcak mutluluğun buğusuna sarınır: "Allah fakire fukaraya acısın!" duacığında varlığının hicabıyla yaşar giderdi.
Sepetci Sokak![]() Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE - 10.02.2003 |
Çünkü yeterinden çok varlıklı olmak bir tür suç gibiydi; yeterince varlıklı olup da yoğu yoksulu hatırlamamak kabahat, düşünmemek suç, gözetmemek ise günah bilinirdi; var iken vermeyenin günahı ikiye katlanır korkusu vicdanlara yerleşmişti.
Yoksulu bir hayli, orta hallisi epeyce az, varlıklısı bir elin parmaklarınca seyrek, zengini eh işte, şöyle böyle sayılarda, çok zengini ise pek kı bir Orta Anadolu kasabasının kışları yine de o kadar korkulu ya da acıklı geçmezdi. Soğuklğuna soğuk, hattâ acımasız diyebileceğim kış vakitlerinin açıkta kalanlarına gerçekten Allah yardım eyleye!
Hele bir de karnı yarı aç yarı tok, midesi aş sıcaklığını az tadanlardan ise sıkıntısını ne ben anlatabilirim ne de sizler anlayabilirsiniz. Yaşamadıysanız yaşamadığınız elemli saatleri hangi tarif, yakın veya uzak etkileriyle size yaşatabilir?
Zile'de
Kış![]() Fotoğraf : Fikret TARHAN |
Baze o saatlerin elemini, nice zaman sonraları eğer biraz rahatlamış ise yaşayanı bile hatırlayamaz iken el bebek gül bebek büyütülmüş ve kuş tüyünce yaşamış yaşatılmışa neyi nasıl hatırlatabilsin! Yaşamayan, yaşayana karşı her vakit duygusuzdur...
Lâkin bizim kışlarımızın insanları günlerini varlıklı sayılmayacak orta halliliğin altında iken bile hal hatır yoklamasında yaşardı. Varlık da yokluk da büyük bir sessizlik içinde hayata karışır, hele o uzun kış gecelerinde yağışının siyiltisini rahatça duyabileceğiniz karlar, göklerden avuçlar dolusunda serpildikçe sessizlik daha bir zenginleşirdi. veren el uzanan eli çok defa tanımazdı. Yatsı ezanı o kış gecelerinin üşümüş sessizliklerini ağır ağır ısıtarak uykulara hazırlar, sabah ezanları, varlığında kaybolmuş bedenlerin sıcaklığını uyandırmak istercesine aynı sessizliklere usulca karışırdı, yardımlar işte bu iki ezan arasında gerçekleşirdi, belki ben öyle sanırdım.
Kışın Bedesten Câmîi![]() Fotoğraf : Necmettin ERYILMAZ |
Sabah ezanına uyanan bir yoksulun kapısında üç beş kucak kuru odun bulması, temizce peşkirlere sarılmış ev pişirmesi birkaç somun ekmek, bir torbada bulgur, bir toprak çanakta tereyağı; mercimek, nohut, fasulye türünden yiyecek, veya pekmez.. gibi öteberiyle karşılaşması imkânsızlar arasında düşünülemezdi, olağan davranışlardan idi ve hep o sessizliklerde, hep o görünmezliklerde gerçekleşir işlerdendi.
Çok daha sonraları büyük selâtin câmilerin kapıları girişinde özellikle yaptırılan ayaklı çukur taşların yapılış sebebini öğrenince pek fazla şaşmamıştım. Bu taşların çanağına varlıklı kişiler bırakabildiğince para bırakıyor, çanakta biriken paralardan yoksullar gereksinimleri ölçüsünde alıyorlardı, ne fazlasını ne eksiğini; ne kadar ihtiyacı varsa oncasını...
Yatsı ile sabah ezanı arasındaki sessiz ve hareketsiz kalmış zamanın zenginleşmesi diyebileceğim bir altın vakit ruh medeniyetinin temelini oluşturmuştur her çağımızda! Müslüman Türk dünyamızın bu küçücük anlayışı, Yaradan'ından ötürü yaradılanı sınırsız hoş görülerde gözeten, kollayan ve ona saygı duyan davranışı benzersiz hareketlerle bizim ruh medeniyetimizin çekici gücünü oluşturuyordu.
İslâm öncesi Türkler'de de beylerin her yıl, yılın belli günü belli saatinde çadırda ise çadırını, konakta ise konağını, içindeki bütün zenginliği ile bırakıp halkın yağmasına terk etmesi geleneği de benzer bir paylaşma örneğidir.
Hanımı ve çocukları ile birlikte bey, han yağması denilen halkın bey evi yağmasını huzur içinde seyrederlerdi. Halk ne denli çok alırsa bey ve ailesi o ölçüde çok sevinir, malına halkının o an için ortak olmasından onurlanırdı.
Bey olmayan fakat beye bağlı yönetenler ve zenginler, yine yılın belli bir günü belli bir saatinde konaklarındaki eşyayı olduğu gibi dışarı dökerler, isteyenin alıp götürmesini sağlarlardı. Mason derneklerinin belli toplantı gecelerinde elden ele dolaştırılan, adına Dul Kesesi dedikleri yardımlaşma torbasının nerelerden esinlenip alınarak nasıl geliştirildiğini açıklamaya gerek yok sanıyorum.
Fakat benim 1937 yılından beri seze sezinleye yaşadığım ve hissettiğim kış gecelerinin yatsı ezanı, sabah ezanı arası sessizliklerinde gelişen yardımlar yardımlaşmalar, ne İslâm öncesi Türkler'inin göz kamaştırıcı verişleri kadar hareketli; ne Müslüman Türk dünyasının gönül ehli yuvalanışında alçak gönüllü bir sessizlikte büyümüş ihtişamı ile zengin idi.
Ne de Masonlar'ın kalabalıklığındaydı. Bir yoksul zenginliğinde sessiz ve parıltısız gece sessizliklerine karışır giderdi. İhtişamı da buradaydı zaten. Çünkü bütün ölçüler kendi sınırlarında genişledikçe ölçüsüzlüğün karmaşasını doğurur ve mekân anlamını yitirir; ölçüler sınırlandıkça güzelleşir, anlam kazanır, zenginleşir.. mekân o vakit varlığa kavuşur da ondandır!
Kış gecelerimizin kar esintilerini dinlendiren sessizliğini sabah namazından sonraki, benim çocuk uyanışlarıma bir hayli ürpertiler gelen hareketlenmeler birdenbire ayaklandırırdı. Bunlar, câmiden dönen insanların ya kar buzlanmasında kayıp düşmelerine öfkelenmiş sesleri, ya da kaymamak için dikkatlice ayak sürüyüşlerinden olma kar sürtünmelerinin hışırtılarıydı.
Çoğunun kalın öksürükleri, kabaca sümkürmeleri, bazılarının hırıltılı konuşmaları, hattâ bazen pek üşümüş hohlamaları sık sık karlı hışırtıların aralarına karışarak garipçe yankılanırdı. Sonra, yine birdenbire, her şey susardı!
Açılıp kapanan kapılar ardında kaybolmuş ufak tefek gürültüler başlardı bu sefer. İnek dana böğürtüleri, ahırlarında arpa saman düşleri gören at eşek huysuzlanmaları.. sonra, yine sessizlik!
Veya kar! Yine kar...
Derken bir iki kapı, ancak duyulur, hattâ duyulmaz seslerde vurulur, öylece açılır veya aralanırdı. Köylülerin kaçak odun kömür getirişi ve kaşla göz arasında eşeklerden atlardan indirilen yüklerin boşaltılıp ev içine taşınması.. öylesine hızlı hareketlerde sona ererdi ki alışverişin tarifi ne mümkün?
Adeli ve Civan AKGÜL Yöresel
Giysileriyle/Küçüközlü Köyü![]() ![]() Fotoğraflar : Orhan YILMAZ - 06.01.2003 |
Çünkü köylü odunu yaş kuru dememiş, kesilmemesi gereken koruluklardan kesmiş, odun kömürünü yine kaçak meşeliklerden elde etmiştir. Yüz yıllardır kese söke kömürleştire orman denilen ağaç denizlerinin kökü kurutulduğu için hükûmet o yıllarda pek sıkı ve pek acımasız davranırdı.
Millî Şef İsmet Paşa'nın kolcularında bağışlama denilen duygudan eser göremezdiniz. Köyün zaten verimsiz topraklarıyla dağ köylerinde o derece yoksul yaşardı ki yazsam da inanan çıkmaz, inanmamakta da haklıdır. Çünkü ben gördüm onları, inanmayanlar görmedi ki!
Zile
Kuzeyi'ndeki Bayırköy Sırtları ve Birikinti Konileri Üzerindeki Bağlar ![]() Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982 |
Babam Zile'nin hemen yanı başındaki Büyük Bayır, Küçük Bayır denilen tepeciklerin ormanlık olduğunu, kendi çocukluğunda, yani 1910 yıllarında oraların da adının Ceren Tepeleri olduğunu söylerdi; ceylanların dolaştığı tepeler bana bile inanılmaz gelirdi, ben kelliğini seyrettim o tepelerin, şimdi üstlerine evler yapılmış, beton evler...
O ağaç denizinin varlığından bu çöl ağaçsızlığının yokluğuna kendi eliyle düşen köylü kaçak kesip yüklediği ve ancak geçimi için önce korkuyu göze alarak getirip sattığı odun yüküyle orman kolcusuna yakalandı mı ömrü de tükenmiş sayılırdı yoksulun.. eşeği elinden alınır, müsadere edilirdi; satılırdı. Hazine'ye gelir yazılırdı.
Odununa el konulur, ya satılır ya ormancıların sobasına ya bir başka sobaya yakıt olurdu. Odun kaçakçısı köylü ise, mahkûm; kaç yıl ise yatar, adı kaçakçıya mimlenir, siciline işlenir, izlenir de izlenirdi.
Daha sonraki yıllarda altı liralık yol vergisini ödeyemeyen köylülerin sıra sıra toplanılıp yol yapımına gönderildiğini de görecektim. Millî Şef İsmet Paşa'nın yıllarıydı o yıllar; köylüler Zenda Mahkûmları gibiydi, ellerinde kazma kürek yola sürüyorlardı!
1 LİRA - Tedavüle Çıkarıldığı Tarih : 25.04.1942
Bastırıldığı Yer : Bradbury - Wilkinson - İNGİLTERE
Altı liralık yol parasını ödeyemeyen vergi suçlularıydı! Bir dağ başında, Karayün Beleni denilen yamaç üstünde sabah vakti ayazında sıra sıra sıralanmışlardı. Ben bir kamyonda, şoförün yanında oturuyordum.
Zile Batısı'nda
Sivriçal Tepesi ve Karayün Sırtları'ndan Bir Görünüş ![]() Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982 |
Kamyon ya hurdalaşmış ya hurdalaşmak üzereydi. Geçtiğimiz yol ise yol demeye bin tanık ister bir eski zaman kalıntısıydı. Zenda Mahkûmları'nı andırır köylüler o yolun kıyıcığına dizilmişlerdi.
Sığırcık Şeyhi'ni de zaten yılın karlı bir gününde, oralarda bir yerlerde tanımıştım.
Sığırcık Şeyhi'ni Okumak İsterseniz
Tıklayınız!
|