|
TURNA KUŞU VE |
|
Makale : Remzi ZENGİN
(Elektrik Mühendisi
- Şâir - Yazar)
TURNA KUŞU VE
TÜRKÜ TÜRKÜ ANADOLU
Temmuz 1971 tarihli Tercüman Gazetesi'nin İnci İlâvesi’nde Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU'nun muhterem eşleri Muazzam Neriman SEPETÇİOĞLU'nun "Türkü Türkü Anadolu" adlı bir makalesi ve Zile'ye ait olup olmadığını bilemediğim bir düğün resmi yayımlanmıştı.
Arşivciliğe büyük önem verdiğimden olsa gerek o makaleyi de saklamışım. Derginin özel sayısı gündeme gelince, bir kez daha okudum, o günleri hatırladım. Bu yazıyı bulmak belki de farklı bir hayra da sebep oldu. Yirmi yıldır biriktirdiğim tüm gazete koleksiyonlarımı üyesi bulunduğum Tokat Şâirler ve Yazarlar Derneği'ne hediye ettim.
Bu
yazıda
Zile yöresinde
turnalarla ilgili bir
efsaneden bahsediliyordu. Türkülerimiz
ve onların
pek çoğuna
konu olan turnalar, Türk
folklorunun da vazgeçilmez
güzelliklerinden
birisidir. Hikâyelerde,
destanlarda ve efsanelerde
karşımıza
çıkan
turnayı
SEPETÇİOĞLU
da bazı eserlerinde özellikle işlemişti.
O büyüklerinden dinlediği turna türküleri ve hikâyelerinin dışında turnanın Türk kültüründe kutsal sayılan birçok kuş türü içinde apayrı bir yeri olduğunu da öğrenmişti. Çünkü, göklerin özgürlük sevdalıları olarak bilinen turna kuşlarının Gök Tanrı'yı temsil ettiği varsayılmış ve ona kutsal bir görev yüklenmişti. Aynı kutsal kimliğin İslâm tasavvuf geleneği içerisinde de sürdüğünü görmekteyiz. Belki de bu yüzden destan gelenekleri içinde turnayı bizim de karşımıza çıkarmıştı. Zira gururlarına düşkün, son derece sade bir hayat tarzını seçen turnalar gökyüzünün engin maviliklerinde uçarken, her bir kanat vuruşları müzik notaları gibi ahenkli, şiirin sözleri gibi armoniktir.
Turnalar kimi zaman güzel bir coşkunun, kimi zaman hüznün, bazen de beklenmedik bir acının, matemin habercisi olmuşlardır. Pek çok halk şiirinde, özellikle halk türkülerinde olayların anlatımında turnayı aracı olarak görürüz. Konservatuarda öğretim elemanı olan Muazzam Hanımefendi çalışma alanı içindeki turnayı bu yüzden işleme gereği hissetmiş, Zile'ye kadar bu makale vasıtasıyla uzanmayı düşünmüştü.
Eşi, Mustafa Necati de onun için bu gökyüzündeki turnalar kadar bağımsızlığa tutkun bir insandı. Üniversite yıllarında neredeyse başka katarlara katılacakken kanat çırpıp yuva kurmuşlar, uçsuz bucaksız maviliklerde birlikte uçuşmuşlardı.
Yıllar geçmiş onlar türkülerde, hikâyelerde haber götüren, haber getiren turnaların dışında kendileriyle dertleşilen turnalar olmuşlardı. Ama gün geldi onlara da acı haberler getiren turna katarları çıktı. Erzurumlu Emrah'ın dost turnalar için söylediği :
"Uğrar
isen yâr yanına
Eyle selâmı
selâmı"
sözlerini turnalar koro halinde hüzünle söyleyip gittiler. Mesaj alınmıştı bu yâr başka yârdı. Mustafa Necati'sini, Muazzam Neriman Hanımefendi’den istiyorlardı. Ne desin ne eylesindi biçare. Göç göç oldu turnalar, acıyla kanat çırptılar gökyüzünün bilinmeyen derinliklerine...
Kilitler paslandı, kapılar kapandı, anahtarlar kırıldı, çatılar parçalandı kırklar yediler, Sarı Hocalar, Somuncu Babalar, Emir Sultanlar, Saçlı Hafızlar ve daha niceleri... 1071’lerden, 1453'lerden sonra yeniden büyük bir mâtem içinde İstanbul’a geldiler. Tarih 8 Temmuz 2006’yı gösteriyordu. Bir Çanakkale mahşeriydi sanki Boğaz. Turna kalmamıştı başka yuvalarda, haber almışlardı büyük turna kuşunun bu dünyadan bir daha dönmemek üzere olan göçünü.
Onu, turnalar Muazzam Hanım’ın :
"Telli turnam selâm götür,
Sevgilimin diyârına
Üzülmesin ağlamasın
Belki gelirim
yarına, cananıma"
sözleriyle birlikte kanatları üzerinde götürdüler hakiki dünyasına.
http://onpunto.com/Files.aspx?FileType=Picture&BId=8272
Şimdi o yazıya bir göz atıp 1971'lerden, 2007'lere uzanalım.
"Zile'nin dört bir yanı örme duvar gibi dağlardır : Bir yanına bakarsın Deveci Dağı derler bir hörgüçlü dağdır, öte yanı Karayün Beleni’ne doğru vurur gider. Honor Boğazı’ndan aşağı Pazar Nahiyesi’ne doğru bir açılır gider solukluğu vardır, bir de Turhal'dan Yeşilırmak yatağına varıp uzanan düz yolu. Onun ötesi Dere Boğazı’na da Çekerek Vâdisi’ne de gitse hep dağ çıkar, yokuş tırmanır...
TURNA KUŞUNDAN BİR FARKI
Bir de telli turna derler, bir çeşit turna kuşu daha vardır. Turna kuşundan bir farkı gözlerinin yanından aşağıya doğru birer beyaz tüy demetinin sarkmasındandır. Gözlerinin yanlarından aşağıya doğru sarkan bu beyaz tüy demetleri artık birer damla gözyaşının donup yumuşamasından mı olmuştur, yok yoksa hınzır bir sevdanın tuzlanışı mıdır bilinmez. Bulutlardan sıyrılıp geçerken, alıp bir kuru toprağa dökmek istediği nem buğularıdır diyen de vardır; yeni açmış ürkek alıç çiçeklerinden kalma menevişler diyen de. Her neyse...
Bir zamanlar, bir zamanlar desem de pek o kadar uzak da değil.. İşte bu turna kuşları ile ovasının üstünden Eylül dedi mi takım takım uçup giderlerdi. Ok gibi, bir sıralı saf olup katarlanmış hışırtılarla bulutlara yakın, uzak ve ağlamaklı gıdaklamalarla ötüp, Zile Ovası’nın hiçbir yerine konmadan geçip küskün ve sitemli uzaklaşırlardı. Şimdilerde yine öyle midir bilmem ama, bana dertli bir uzun havayı bütün yanıklığıyla, bütün derdiyle tıpkı içindeki turnalar misali yükseklerden okuyan Kepez Köyü’nün ihtiyar çobanı tam da üstümüzden bir dizi turna kanat çırpıp geçerken şöyle anlatmıştı :
Aha gızım, has gızım, hanım gızım, şu gördüğün bütün ova pırnakıl yem yeşil ağaçtı benim bildiğim. Benim bildiğim dersem, çocukluğumdan bildiğim. Hele bizim köy dersem, hâkeza. Gelgelelim, fidan demediler, tomruk demediler, filiz sürgün - kocamış demediler, dayadılar baltayı, kör olmayasılar. Şimdi böyle, aha avuçlarımın içi gibi pütür pütür bir toprak ne işe yarar ki?
Bizim köyün
bir imamı
vardı,
günlerden
bir gün
geldi, imamın
kızının
sümüklü
it kocası
- sümüklü
it dediğime
bakma sen, herif irileşmiş,
gebeşin
biri olmuştu
- Evi yıkıp
daha büyütmek
istedi,
ilk önce de, hani kızın
geldiği
gün kapıya diktiği söğüt
vardı
ya, onu kesmeye sıvandı.
Kadın yalvarıp
yakardıysa da
fayda etmedi. Hâlbuki
daha ötede
daha güzel
ev yeri vardı.
Zaten kadına
dirlik düzenlik
göstermeyen herif, kadının
yalvarıp
yakarmasını
da fırsat
bildi, dur şuna
iyi bir eziyet edeyim diye,
aldı
eline baltayı:
madem bu söğüdü
kesmeyin diyorsun, göreyim
seni söğüdün
gövdesine
sarıl, benim baltamı kaldırıp
vurunca seni kesmezse söğüt
de kurtulur dedi. Keserse söğüt
de gider, sen de, ikinizden birden kurtulurum
dedi. Ha
şunu
da deyim ki sana gızım, bu söğüt,
köydeki
en son ağaçtı
artık.
O da kesilirse gölge
yüzü
göremeyecekti
kimse. Köyümüzün
tek şenliği
idi.
Kadın hiç bir şey demeden vardı kuyudan zar - zor bir helke su çekti. Zar - zor diyorum, kuyular bile kurumağa yüz tutmuştu çünkü.. Neyse kadın çektiği sudan bir abdest aldı, herifin teneke gibi gülüp sırıtan gözlerinin önünde, gitti söğüdü kucakladı. Herif herhal, ben baltayı vuracakken kadın korkup kaçacak sanıyordu. Öylece kaldırdığı gibi baltasını vurdu, baltasını vurmasıyla da bir aaahh çıktı ki, sorma gayri. Duyan kulak dayanmaz oldu, o sırada da bir kuş pır diye uçtu dolandı. İşte o kuş turna kuşuydu. Hem de telli turna denen cinsinden.
Şimdi siz ihtiyar çobanın bu hikâyesine inanmayacaksınız, inanmayan inanmasın, zaten onlar neye inanır ki, çobanın inanmış olması bana yeter. Hiçbiriniz inanmasanız bile. Ha şunu söyleyeyim sadece :
M. Necati SEPETÇİOĞLU Gençlik Merkezi'nin
Açılışını Yaparken (Niksar 1995)
Baltayı vuran adam birden donup kalmış öylece, eli ayağı sapır sapır titremeye başlamış, ondan sonra da vurup gitmiş, köyde bir daha gören olmamış. Yaz gecelerinde her yan sıcaktan terlerken uzaktan, pır pır yıldızlara karşı bir türkü duyulur olmuş, şöyleymiş :
Aşıp
aşıp karlı dağlar
gelirsin. Beyler beyler sorayım. |
|
Elâ gözlerini
sevdiğim dilber, Beyler beyler sorayım. |
EY KOCA TÜRK
M. Necati SEPETÇİOĞLU'na
Dağ yücesi
hedeflerin vardı
Dağlar taşırdı omuzların
Her yiğit taşıyamazdı bunu
Böylesi kutsal yükü omuzlayamazdı
Yük ağır mı ağır istihabını
aşar kantarların
Bu
yük, yük değildi sana kutsal görevdi
Bu kutsal yolda devleşti
adımların
Korkut Ata güç kattı bedenine
Pir-i Türkistan nefes
verdi
Hayır
duaları üstüne oldu hep
Ak sakal ak pürçek Ataların
KİLİTLİ
KAPI'larını açtı anahtarlar
ÜÇLER YEDİLER KIRKLAR misafiri KONAK'ların
GEÇİDE GİDEN ATLILAR’a
KARANLIKTA MUM IŞIĞI yeterdi EBEMKUŞAGI’ysa
gök
kubbende SABIR'la
GECE VAKTİNDE GÜN DÖNÜMÜNDE İSTANBUL'un
FETHİ’'nde
Süsledi senin ufukların
VE ÇANAKKALE ve KUTSAL MAHPUS
SABIR AĞACI mekânıydı SESLER ve IŞIKLARIN
Sesler âtiden gelirdi ışık âtiden vururdu
YUNUS EMRE gönlüne destur verdi
Yüreğinde aşkın mağması
Senin aşkın BİR'di,
Milletindi, Dilindi ve de VATANIN
BİR'e
bağlamıştım
Özünü
Güç verirken MİLLETİNE Kalemin satırların
DİLİN kutsaldı ak sütü gibiydi Anaların
VATANIN : KIZILELMA’ydı
Vasiyetiydi EY
KOCA TÜRK sana
OĞUZ ATA'nın
Ahmet
DİVRİKLİOĞLU