ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 07 Eylül 2007 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

TURNA KUŞU VE
TÜRKÜ TÜRKÜ
ANADOLU

Makale : Remzi ZENGİN
(Elektrik Mühendisi - Şâir - Yazar)

TURNA KUŞU VE
TÜRKÜ TÜRKÜ ANADOLU

                 

            Temmuz 1971 tarihli Tercüman Gazetesi'nin İnci İlâvesi’nde Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU'nun muhterem eşleri Muazzam Neriman SEPETÇİOĞLU'nun "Türkü Türkü Anadolu" adlı bir makalesi ve Zile'ye ait olup olmadığını bilemediğim bir düğün resmi yayımlanmıştı.

            Arşivciliğe büyük önem verdiğimden olsa gerek o makaleyi de saklamışım. Derginin özel sayısı gündeme gelince, bir kez daha okudum, o günleri hatırladım. Bu yazıyı bulmak belki de farklı bir hayra da sebep oldu. Yirmi yıldır biriktirdiğim tüm gazete koleksiyonlarımı üyesi bulunduğum Tokat Şâirler ve Yazarlar Derneği'ne hediye ettim.

            Bu yazıda Zile yöresinde turnalarla ilgili bir efsaneden bahsediliyordu. Türkülerimiz ve onların pek çoğuna konu olan turnalar, Türk folklorunun da vazgeçilmez güzelliklerinden birisidir. Hikâyelerde, destanlarda ve efsanelerde karşımıza çıkan turnayı SEPETÇİOĞLU da bazı eserlerinde özellikle işlemişti.

            O büyüklerinden dinlediği turna türküleri ve hikâyelerinin dışında turnanın Türk kültüründe kutsal sayılan birçok kuş türü içinde apayrı bir yeri olduğunu da öğrenmişti. Çünkü, göklerin özgürlük sevdalıları olarak bilinen turna kuşlarının Gök Tanrı'yı temsil ettiği varsayılmış ve ona kutsal bir görev yüklenmişti. Aynı kutsal kimliğin İslâm tasavvuf geleneği erisinde de sürdüğünü görmekteyiz. Belki de bu yüzden destan gelenekleri içinde turnayı bizim de karşımıza çıkarmıştı. Zira gururlarına düşkün, son derece sade bir hayat tarzını seçen turnalar gökyüzünün engin maviliklerinde uçarken, her bir kanat vuruşları müzik notaları gibi ahenkli, şiirin sözleri gibi armoniktir.

            Turnalar kimi zaman güzel bir coşkunun, kimi zaman hüznün, bazen de beklenmedik bir acının, matemin habercisi olmuşlardır. Pek çok halk şiirinde, özellikle halk türkülerinde olayların anlatımında turnayı aracı olarak görürüz. Konservatuarda öğretim elemanı olan Muazzam Hanımefendi çalışma alanı içindeki turnayı bu yüzden işleme gereği hissetmiş, Zile'ye kadar bu makale vasıtasıyla uzanmayı düşünmüştü.

            Eşi, Mustafa Necati de onun için bu gökyüzündeki turnalar kadar bağımsızlığa tutkun bir insandı. Üniversite yıllarında neredeyse başka katarlara katılacakken kanat çırpıp yuva kurmuşlar, uçsuz bucaksız maviliklerde birlikte uçuşmuşlardı.

            Yıllar geçmiş onlar türkülerde, hikâyelerde haber götüren, haber getiren turnaların dışında kendileriyle dertleşilen turnalar olmuşlardı. Ama gün geldi onlara da acı haberler getiren turna katarları çıktı. Erzurumlu Emrah'ın dost turnalar için söylediği :

            "Uğrar isen yâr yanına
                Eyle sel
âmı selâmı
"

sözlerini turnalar koro halinde hüzünle söyleyip gittiler. Mesaj alınmıştı bu yâr başka yârdı. Mustafa Necati'sini, Muazzam Neriman Hanımefendi’den istiyorlardı. Ne desin ne eylesindi biçare. Göç göç oldu turnalar, acıyla kanat çırptılar gökyüzünün bilinmeyen derinliklerine...

     

            Kilitler paslandı, kapılar kapandı, anahtarlar kırıldı, çatılar parçalandı kırklar yediler, Sarı Hocalar, Somuncu Babalar, Emir Sultanlar, Saçlı Hafızlar ve daha niceleri... 1071’lerden, 1453'lerden sonra yeniden büyük bir mâtem içinde İstanbul’a geldiler. Tarih 8 Temmuz 2006’yı gösteriyordu. Bir Çanakkale mahşeriydi sanki Boğaz. Turna kalmamıştı başka yuvalarda, haber almışlardı büyük turna kuşunun bu dünyadan bir daha dönmemek üzere olan göçünü.

            Onu, turnalar Muazzam Hanım’ın :

            "Telli turnam selâm götür, Sevgilimin diyârına
            Üzülmesin ağlamasın
            Belki gelirim yarına, cananıma"

sözleriyle birlikte kanatları üzerinde götürdüler hakiki dünyasına.


http://onpunto.com/Files.aspx?FileType=Picture&BId=8272

            Şimdi o yazıya bir göz atıp 1971'lerden, 2007'lere uzanalım.

            "Zile'nin dört bir yanı örme duvar gibi dağlardır : Bir yanına bakarsın Deveci Dağı derler bir hörgüçlü dağdır, öte yanı Karayün Beleni’ne doğru vurur gider. Honor Boğazı’ndan aşağı Pazar Nahiyesi’ne doğru bir açılır gider solukluğu vardır, bir de Turhal'dan Yeşilırmak yatağına varıp uzanan düz yolu. Onun ötesi Dere Boğazı’na da Çekerek Vâdisi’ne de gitse hep dağ çıkar, yokuş tırmanır...

            TURNA KUŞUNDAN BİR FARKI

            Bir de telli turna derler, bir çeşit turna kuşu daha vardır. Turna kuşundan bir farkı gözlerinin yanından aşağıya doğru birer beyaz tüy demetinin sarkmasındandır. Gözlerinin yanlarından aşağıya doğru sarkan bu beyaz tüy demetleri artık birer damla gözyaşının donup yumuşamasından mı olmuştur, yok yoksa hınzır bir sevdanın tuzlanışı mıdır bilinmez. Bulutlardan sıyrılıp geçerken, alıp bir kuru toprağa dökmek istediği nem buğularıdır diyen de vardır; yeni açmış ürkek alıç çiçeklerinden kalma menevişler diyen de. Her neyse...

            Bir zamanlar, bir zamanlar desem de pek o kadar uzak da değil.. İşte bu turna kuşları ile ovasının üstünden Eylül dedi mi takım takım uçup giderlerdi. Ok gibi, bir sıralı saf olup katarlanmış hışırtılarla bulutlara yakın, uzak ve ağlamaklı gıdaklamalarla ötüp, Zile Ovası’nın hiçbir yerine konmadan geçip küskün ve sitemli uzaklaşırlardı. Şimdilerde yine öyle midir bilmem ama, bana dertli bir uzun havayı bütün yanıklığıyla, bütün derdiyle tıpkı içindeki turnalar misali yükseklerden okuyan Kepez Köyü’nün ihtiyar çobanı tam da üstümüzden bir dizi turna kanat çırpıp geçerken şöyle anlatmıştı :


http://www.hlasck.com

            Aha gızım, has gızım, hanım gızım, şu gördüğün bütün ova pırnakıl yem yeşil ağaçtı benim bildiğim. Benim bildiğim dersem, çocukluğumdan bildiğim. Hele bizim köy dersem, hâkeza. Gelgelelim, fidan demediler, tomruk demediler, filiz sürgün - kocamış demediler, dayadılar baltayı, kör olmayasılar. Şimdi böyle, aha avuçlarımın içi gibi pütür pütür bir toprak ne işe yarar ki?

            Bizim köyün bir imamı vardı, günlerden bir gün geldi, imamın kızının sümüklü it kocası - sümüklü it dediğime bakma sen, herif irileşmiş, gebeşin biri olmuştu - Evi yıkıp daha büyütmek istedi, ilk önce de, hani kızın geldiği gün kapıya diktiği söğüt vardı ya, onu kesmeye sıvandı. Kadın yalvarıp yakardıysa da fayda etmedi. Hâlbuki daha ötede daha güzel ev yeri vardı. Zaten kadına dirlik düzenlik göstermeyen herif, kadının yalvarıp yakarmasını da fırsat bildi, dur şuna iyi bir eziyet edeyim diye, aldı eline baltayı: madem bu söğüdü kesmeyin diyorsun, göreyim seni söğüdün gövdesine sarıl, benim baltamı kaldırıp vurunca seni kesmezse söğüt de kurtulur dedi. Keserse söğüt de gider, sen de, ikinizden birden kurtulurum dedi. Ha şunu da deyim ki sana gızım, bu söğüt, köydeki en son ağaçtı artık. O da kesilirse gölge yüzü göremeyecekti kimse. Köyümüzün tek şenliği idi.

            Kadın hiç bir şey demeden vardı kuyudan zar - zor bir helke su çekti. Zar - zor diyorum, kuyular bile kurumağa yüz tutmuştu çünkü.. Neyse kadın çektiği sudan bir abdest aldı, herifin teneke gibi gülüp sırıtan gözlerinin önünde, gitti söğüdü kucakladı. Herif herhal, ben baltayı vuracakken kadın korkup kaçacak sanıyordu. Öylece kaldırdığı gibi baltasını vurdu, baltasını vurmasıyla da bir aaahh çıktı ki, sorma gayri. Duyan kulak dayanmaz oldu, o sırada da bir kuş pır diye uçtu dolandı. İşte o kuş turna kuşuydu. Hem de telli turna denen cinsinden.

            Şimdi siz ihtiyar çobanın bu hikâyesine inanmayacaksınız, inanmayan inanmasın, zaten onlar neye inanır ki, çobanın inanmış olması bana yeter. Hiçbiriniz inanmasanız bile. Ha şunu söyleyeyim sadece :

M. Necati SEPETÇİOĞLU Gençlik Merkezi'nin Açılışını Yaparken (Niksar 1995)

            Baltayı vuran adam birden donup kalmış öylece, eli ayağı sapır sapır titremeye başlamış, ondan sonra da vurup gitmiş, köyde bir daha gören olmamış. Yaz gecelerinde her yan sıcaktan terlerken uzaktan, pır pır yıldızlara karşı bir türkü duyulur olmuş, şöyleymiş :

      Aşıp aşıp karlı dağlar gelirsin.
      Sarı da turnam gelirsin,
      All
ı sunam gelirsin.
      E
ğlen turnam eğlen haber sorayım,

      Beyler beyler sorayım.

   

  Elâ gözlerini sevdiğim dilber,
  Ben senin derdine yanar ağlarım,
  Kime arz edeyim garip kalbimi,
  E
ğlen turnam eğlen haber sorayı
m,

  Beyler beyler sorayım.

EY KOCA TÜRK
M. Necati SEPETÇİOĞLU'na

Dağ yücesi hedeflerin vardı
Dağlar taşırdı omuzların
Her yiğit taşıyamazdı bunu
Böylesi kutsal yükü omuzlayamazdı
Yük ağır mı ağır istihabını aşar kantarların

Bu yük, yük değildi sana kutsal görevdi
Bu kutsal yolda devleşti adımların
Korkut Ata güç kattı bedenine
Pir-i Türkistan nefes verdi
Hayır duaları üstüne oldu hep
Ak sakal ak pürçek Ataların

KİLİTLİ KAPI'larını açtı anahtarlar
ÜÇLER YEDİLER KIRKLAR misafiri KONAK'ların GEÇİDE GİDEN ATLILAR’a
KARANLIKTA MUM IŞIĞI yeterdi EBEMKUŞAGI’ysa gök kubbende SABIR'la
GECE VAKTİNDE GÜN DÖNÜMÜNDE İSTANBUL'un FETHİ’'nde
Süsledi senin ufukların

VE ÇANAKKALE ve KUTSAL MAHPUS
SABIR AĞACI mekânıydı SESLER ve IŞIKLARIN
Sesler âtiden gelirdi ışık âtiden vururdu
YUNUS EMRE gönlüne destur verdi
Yüreğinde aşkın mağması
Senin aşkın BİR'di, Milletindi, Dilindi ve de VATANIN

R'e bağlamıştım Özünü
Güç verirken MİLLETİNE Kalemin satırların
DİLİN kutsaldı ak sütü gibiydi Anaların
VATANIN : KIZILELMA’ydı
Vasiyetiydi EY KOCA TÜRK sana
OĞUZ ATA'nın

                                                                                  Ahmet DİVRİKLİOĞLU
 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR