|
TOPRAK |
|
Makale
:
Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar,
Öğretmen)
Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
TOPRAK
SATICILARI
(Makaleyi
Gönderenler :
Bekir ALTINDAL ve Bekir AKSOY)
(Zaman Gazetesi -
23.11.1997
Pazar Yârenliği Köşesi'nde Yayımlandı.)
TGRT Keşif Programı - Sunucu Yeliz Pulat 12.09.2003
"Bir millet dili ile vardır, dili yok ise milletin varlığından söz edilemez" derler; inanırım. Bir dil de edebiyatı ile vardır, edebiyatı bulunmayan dile dil denilmez, denilse denilse milletleşememiş toplulukların anlaşma aracı denilir; bu da çok dar sınırlara sıkışır kalır.
Bizim dilimiz, Türkçemiz, birkaç bin yıldan beri sözlü edebiyat çağını oluşturacak kurallarını geliştirmiş, yazılı çağlarını birkaç alfabenin söz dağarcığından da süzerek benimsedikleriyle beslemiş, bugünümüzü oluşturmuştur.
Gelgelelim özellikle aydın bilinenlerimizin sapkın hevesleri yüzünden, en güçlü dönemlerini yaşaması gerekirken hem de, yoğun yabancı etkilenmelerine açık tutulmuş, duygu ve düşünce yapısı bakımından bütünü ile Türk; fakat söyleyişte yabancı ortaklıklarla aksak bir edebiyatı bile üç dört yüzyıl taşıyabilmiştir.
Belkaya Tepesi'nde Önünde
İncir Ağaçlı Mağara Ağzı![]() Fotoğraf : Prof. Dr. Ali Özçağlar 1981 - 1982 |
Hüseyin Gâzi Tepesi -
Ardıç Çalıları / Geride Hacılar Sırtları ![]() Fotoğraf : Prof. Dr. Ali Özçağlar 1981 - 1982 |
Divân Edebiyatı dediğimiz döneminde dil hareketi Türkçe, süslemesi Farsça ağırlıklı bir Arapça kırması olmasına rağmen hayaller, duygular ve düşüncelerin Türk olması bakımından gücünü aldığı milletten kopmamış, kopamamıştır.
Buna rağmen aydın bilinenlerimizin her vakitki sapkın heveslerinin bilgilisi olduğu için millet, hem hareketiyle hem süslemeleriyle bozulmamış Türkçe'nin edebiyatını da aynı yüzyıllar içinde ve aynı güçte, aynı güzellikte düzenlemiş, Halk Edebiyatı dediğimiz eş edebiyatı da geleneğin akışında güçlendirerek âşıklarıyla birlikte bizlere ulaştırmıştır.
Gerek Divân Edebiyatı, gerekse Halk Edebiyatı, Türkçe'mizin bütünleştirdiği bir milletin varlık hazinesidir. Ben bu hazinenin son büyük ustası Âşık Veysel'i 1950 yılı başlarında, belki 1949 idi, tanıdım. O günleri anlatmaya başladığımda gördüğüm, tanıdığım, konuştuğum Âşık Veysel'i de bir iki nüktesiyle, tutumuyla, davranışıyla yazmaya çalışacağım.
Âşık Veysel - Zile'de
Zahireci Selaattin Zorlu ve Bir Arkadaşı
T.C. Kültür Bakanlığı/Dostlar Seni Unutmadı
Bu Pazar Yârenliği Yazısı'nda böyle bir girişe aracı olması, rahmetlinin bir dörtlüğünün son günlerde sık sık aklıma düşmesi yüzündendir. Bu dörtlük, sanırım birçoğunuzun bildiği o ünlü : "Benim sâdık yârim kara topraktır" kavuştak mısraı ile sona eren dörtlükleri arasındadır :
Yüzün yırttım tırnak ile el ile
Karnın yardım
kazma ile bel ile
Yine beni
karşıladı gül ile
Benim sâdık
yârim kara topraktır
Arasında yetiştiği milletin bütün değerlerini sevişi ve o değerlerden kopamayışı ölçüsünde bir gerçek toprak sevgisinin Âşık Veysel'de de yerleştiğini deyişlerinden kolayca anlayabilirsiniz; toprak, onun da baştâcıdır.
"Topraktan geldiğini, toprağa gideceğini ve oradan aslına döneceğini" daha çocukluğunda öğrenen bizim neslimiz, insanlarımız, öylesi bir teslimlik güvencesinde bu dünyayı bir geçit sayıp geçme hazırlığını yaşamanın hazzını tatmışlardır hep.
Etnoğrafik Materyal
Fotoğraf : Orhan Yılmaz - 20.09.2003/Küçüközlü Köyü
Toprağın, "kara toprak" diye belirlenmesi toprağın bahtsızlığından değil insanımızın özüne karşı isyancı mizah anlayışından olsa gerek. Yeşerttikleriyle yıllarca kendisini besleyip büyüten ve yaşatan aynı toprağın günü geldiğinde aynı bedenin cansızlığını sarıp sarmalaması ve çürütmesi elbette aklığın açıklığıyla benimsenemezdi; karanın kapanık ve saklı yüzü toprağın insan bedenine olan açlığına daha çok yakışıyor olmalı!
Lâkin ben Âşık Veysel'in kara dostu olan topraktan değil ak topraktan söz etmek istiyorum, bir de kızıl topraktan. Daha doğrusu toprak avcılarını ve satıcılarını anlatacağım.
İstanbul'da yirmi otuz yıl önce, belki daha yakınlarda toprağın torbalanıp satıldığını herkes biliyordur. Son yıllarda bahçe ve çiçek meraklıları için bu tür toprak satıcıları çoğaldı, özel torbalarda ve türüne göre hazırlanmış özel topraklar modalaştı, meraklıları uzak yakın demeden gidip alıyor. Hattâ çarşılarda yalnız bu iş ile uğraşır yerler de açıldı. Benim toprak avcılarım ve satıcılarım bunlar değil.
Tevsian
Küşat ve Ekmekçiler Arastası Namı ile Yâd Olunan
Cadde-i Umumi Manzarasından (Zile –1909)
(Uzun Çarşı'nın 4 Şeritli Arnavut Kaldırımı Etrafında
Zile Esnafı ve Eşrafı)
Elli altmış yıl öncesinin, çocukluğumun toprakçılarından söz etmek istiyorum ben; belli mevsimlerde eşeklerine yükledikleri ak toprak çuvallarıyla sokak sokak gezer, bağıra çağıra topraklarını öğerler, alıcısını bulur satarlardı.
Veya gerektiğinde, önceden peylenerek yeterince para ödeyenler için bağlantı yapılıp en iyisinin getirilmesi uğruna yollara düşülür, dağ tepe aşılır, varıp yeri bulunur ve oraya ancak kendilerinin bilebileceği özel işaretler konularak yeri gizlenilir, çuvallanır, ortalık ışımadan alıcıya getirilir, teslim edilirdi. Bunlar öllükçüler idi, getirdikleri toprak ak değil kızıl idi; bu kızıl toprağa bizim oralılar öllük derlerdi.
TGRT KEŞİF Programı - Sunucu Yeliz PULAT - 11.09.2001
Ak toprağa pekmez toprağı denirdi; sanırım kireçli kalsiyum ağırlıklıydı. Pekmez için kaynatılan üzüm şırasının kıvamı için üzümler şınavatta çiğnenmeden önce üzerine serpilirdi, kararınca.
Kızıl toprak, öllük ise daha çok kiremit, tuğla yapımında kullanılır; fakat o tür toprağın da yumuşağıydı. Kundak bebekleri için bez yerine geçerdi. Şimdi, avanak camı televizyon çığırtkanlarının tombul toraman bebekler için boy boy, soy soy bezler, altlıklar, üstlükler satışında özene özendire, bezdire bezendire çığırdıkları nesnelerin yerini bizim bebekliğimizde bu öllükler alırdı.
Öllük, yılın her mevsiminde satılırdı. Genellikle yaşlı kadınlar, arada bir yaşlı erkekler eşeklerine yükledikleri kıl heybelerin gözlerini öllük ile doldurur, daha çok dış mahallelerde sokak sokak dolaşırlardı. Çoğunlukla cılız, yarı yarıya öksürüklü sesleriyle : "Öllükçü! Öllükçü!. Öllükçü geldi!" çığırışları ne kadar zayıf olursa olsun alıcısını o saatte yakalardı.
Kiremidimsi kızıl öllük toprağının bulunduğu yerleri herkes bilemez, her kiremidimsi kızıl topraktan da öllük olmazdı. Bir tür toprak avcıları diyebileceğimiz insanlar öllüklük toprağı kıvamından, kokusundan, damarlı renginden ayırdeder, bulunduğu yeri iyice beller, başkalarının gözüne çarpmayacak bir biçimde kazıp heybesine doldururdu.
Halk türkülerimiz arasında yer etmiş bir güzel ağıtta : "Eledim eledim öllük eledim - Aynalı beşikte bebe beledim" deyip ağlayan geçmiş zaman gelinleri heveslerini ve arzularını dillendirir iken aynı anda da öllüğün ve beşiğin ayrılmaz bütünlüğünü söylemekte, öllüğün kundak bebeğinin altına serilmeden önceki son işlemini anlatmaktadır.
Dağdan getirilen öllük toprağı çoğu zaman topak topaktır, getiren çoğunlukla böyle satar, ezip eleyip satanı da vardır elbette ve ona göre alır parasını. Velâkin yoksul evin gelininin parası yetişmiyor ise ucuzunu, dövülüp elenmemişini alır ve topakları çul üzerine serer, tokaç ile hafif hafif döver, ince elekten geçirir, kabasını bir kere daha tokaçlar, eler, işe yaramayanı atar.
Elekten geçirilen öllük temiz ve kuru bir yerde saklanılır. Gerektiğinde birkaç avuç alınır, çukur bir tavada ısıtılır; çok hafif kavrulur, kundak bezinin üzerine serilir. Bebek bu toprağın üzerine yatırılarak kundağı özene bezene sarılır, bağlanır. Çocuk artık sıkıntı çekmeyecek, anne çocuğunun sıkıntı çekmeyeceğini bilmenin mutluluğunu yaşayacaktır.
Buna rağmen Türkçe'mize : "Öllüğün körü; öllüğün köründe.." gibi terslenme deyimlerinde söylenir durumda kullanılması öllüğün yararsız bir nesne oluşundan değil de zor bulunur yerlerden zahmetlice elde edilmesi sıkıntısı yüzündendir.
Çünki 1940'lı yılların tamamını yokluklar yoksulluklar içinde ve önemsenmez insanlar durumunda yaşayan bizim oralılar para ile alınan her nesnenin sıkıntıyla beraber alınıyor demek olduğunu bilirdi.
Para kazanmak zor, çok zordu. Para kazanmak için elde edilmesi gereken ürün de emekler, zahmetler, yorgunluklar istiyordu ve verim o kadar az, o kadar düşük idi ki bol yağmurlu bir yıla insan yarı ömrünü kolayca verebilecek hallere düşerdi.
Şimdi oralarda yine öllükler öllükçüler var mı?.. Bebecikler yine ince elenmiş ve yeterince ısıtılmış öllüklere kundaklanıp aynalı aynasız beşiklere yatırılıyor mu?. Bilemiyorum. Velâkin 1960'lı yıllara doğru bile öllük, altını ıslatan bebeklerin tek lüksü idi ve ılıcak öllüklere kundaklanmış çocukların gülücüğü daha bir huzura açılırdı.
Şimdi avanak camı televizyonlarda biri söyünmeden ötekinin ışığı yanan çocuk bezlerinin bolluğuna bakılırsa öllük de öllükçü de ayağını sokaklardan çekmiş, birçok eskinin ve eskilerin karıştığı zamanın eskimişlik mahzenlerinde kayıplara karışmış olmalı. Ve artık sokaklarda, özellikle bahar başlarında, güz ayları boyunca sokak sokak dolaşan : "Öllük!. Öllükçü!" sesindeki cılız, yoksul ve halsiz kadıncıklar da almış başlarını gitmişler, alışveriş ettikleri eski zamanların kasabalı gelinleri yerlerini artık türkülerin ağıdımsı hüzünlerine bırakmışlardır.. zâten onların dolaştıkları o daracık sokakların da o sesleri saklamış olabileceğini sanmıyorum; çünkü o sokaklar da yok, o evler de, o evlerin öllükçü gözleyen pencereleri de!.
Fakat pekmez toprağı getirenler, satanlar hâlâ var olabilirler. Her ne kadar el işi emek işi pekmezlerin yerini makinamsı motorumsu pekmezler almış ise de evlerde belki henüz el emeği alınteri pekmez kaynatıldığı, küpte pekmez çalınarak aklanıp katılaştırıldığı eski yöntemler uygulanıyordur ve bunun için de yüzde yüz pekmez toprağına muhtaçtırlar; onsuz ne pekmez pekmezliğini bilir çünkü ne de pekmezi tadan tatlıdaki kekremsi burukluğun damağa hücum edişindeki lezzetin ayrıntısına varabilir.
Pekmez toprağı öllüğün kızıl renginin aksine aktır. O da uzakça dağ yamaçlarında, gizli saklı koyakların bir uçlarında bulunur; ancak ve o da tıpkı öllük ve öllükçüler gibi bir av - avcı bağlantısı sonucunda üç beş kuruş kazandırır veya ihtiyaç giderir. Onun da yerini öllükçünün öllüğü bilişi gibi bilişlere sahip olabilen bulur.
Öyle ya da böyle, ak ya da kara yahut kızıl toprağın bile bilene, emeğini esirgemeyene karın doyurucu kazançlar kapısı olması, anlayana hikmetler söyler ammaaa çoğumuz farkına bile varamayız, nedense?...
Daha da ilginci ak pekmez toprağının da kızıl öllük toprağının da birbirinden uzakça aralıklarla aynı dağın iki ayrı beleninde bulunabilmiş olmasıdır. Bizim orada, hemen şehrin yakınında, Hüseyin Gâzi Tepesi denilir bir dağ oturmuşluğunda ağaçsız tepe vardır, tamamı kayalıktır, zor çıkışlı bir yığıntıdır.
Hüseyin Gazi
Tepesi ve Yatırı
Fotoğraf : Mustafa BELDEK - 01.05.2005
Öllükçüler de oradan geçimini sağlar, pekmez toprakçılar da nafakasını çıkarır.. idi. Battal Gâzi'nin babası diye tanınmış olan Hüseyin Gâzi'nin mezarı o dağımsı tepenin en ucunda, şöyle böyle iki adam boyu eninde ve epeyce geniş bir yere yerleşmiştir.
Şehri bekleyen, şehrin sahipleri arasında baş yeri edinmiş bir erenin mezarı o dağı da sahiplenmişti ve bana göre de kasabanın Türk tapusu idi, alınamaz ve satılamaz Türk tapusu!
Hüseyin Gazi Tepesi'nde Yalnızlığın Yeşil
Doğası
Fotoğraf : Mustafa BELDEK - 01.05.2005
Hâlâ da öyledir.
Toprağından insanlar karın doyurur; bebeler altını ıslatma korkusu çekmeden büyür, pekmezler ak rengine bulanarak ballanırdı.
Şimdilerde medeniyiz, böyle şeylere ihtiyacımız kalmamış olabilir; bu sebepten inanmayabiliriz de.
Fakat haklı sayılabilir miyiz?