ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 11 Ağustos 2006 tarihinde güncellenmiştir.)

.

 

TAVLA
(BİR YOL HİKÂYESİ)

Anı : Mehmet KUŞCU
(İBB Teftiş Kurulu Bşk. Müfettişi)
http://www.angelfire.com/me3/mmo/
mrkuscu@gmail.com

    

TAVLA
(BİR YOL HİKÂYESİ)


Mehmet KUŞCU / Doğ. Tar. : Ünye 01.05.1968

             Geçmiş zaman oldu.. senesini hatırlamakta güçlük çekiyorum, ama öyle sanıldığı kadar da uzak bir zaman değil.

             Sovyetler Birliği glasnost ve perestroyka depremi ile tuz buz olmuş, her bir parçada kalan insanlar da ekmek adına, geçim adına akın akın kısmetlerini dış dünyada arar olmuşlardı. Tercih ettikleri ülkelerden biri de Türkiye idi.

             Boylu boyunca inci taneleri gibi dizilmiş Karadeniz sahil kentleri, o dönemde yeni bir istilâyla karşı karşıya kaldılar :

             Ruslar…

             Yanlarında bir sürü ve birçoğunun ne işe yaradığını anlamak için uzman olunması gerekli malzemeyle Ruslar gelmişti. Bakmayın siz benim Ruslar dediğime, Kırım Türkleri, Gürcüler, Azeriler, Beyaz Ruslar eski Sovyetler Birliği ülkelerinin her yerinden geldiler devasa Ikarus marka otobüslerle…

             Karadeniz’in her inci tanesi gibi Ünye’ye de geldiler ve burada Rus Pazarı yerini hemen aldı. O zamanlar çoğu meraktan bir sürü insan sabah erken saatlerde pazara gelecek otobüsleri beklemeye başladılar. Sabırsızlıkla ve heyecanla. Çünkü çok farklı yönlere hitap eden çeşitlilikte malzemeler getiriliyor ve burada bazılarının da çok işine yarıyordu.

             Oysa yıkılan devletlerinin fabrika ve atölyelerinden yağmaladıkları araba parçası, dikiş makineleri, tırpan gibi hırdavat malzemeleri, nişan ve madalyalar, halı, kilim, ceviz içi ve papağanına varıncaya kadar çok geniş bir yelpazede ürünlerdi bunlar.

 Karadeniz Bakırcısı Raşit Kuşcu 1968 - 1970

http://www.angelfire.com/me3/mmo/

             Ünye’nin sebze ve meyve üreten insanları için yapılmış bulunan Yeni Hal’in yanındaki sundurmalı ve betondan tezgâhlı pazarına, şimdi uzak - yakın ülkelerden satış yapmak amacıyla gelen insanlar tezgâh açtı ve burası bir anda  Rus Pazarı adını aldı. Gürcistan ve Azerbaycan’dan gelenler ağırlıkta oldukları için iletişim problemi de yaşanmadı Türkler’le yabancı esnaf arasında. Pazarla ilgilenen herkes biraz Gürcüce biraz Rusça öğrendi bu sayede… Gerçi Ünye’de Gürcü asıllı vatandaşların bu iletişim hareketinde önemli bir yeri oldu. Yeni bir dil sentezi oluşuverdi birden : Türkçe, Gürcüce ve Rusça karışımından…

             -         Es ramitata bico? (ya da gogo)
            
-         Ati dolari
            
-         Esa?
            
-         Erti, ori, sami, othki, khuti, ekvsi, shvidi, rva, tskhra, ati.…
            
-         Minimum?
            
-         Da da!
            
-         Niyet
            
-         Aha bu kaç dolari bico? (!)

gibi kelimeler hayatımızın içindeki yerlerini aldılar çarçabuk…


Ünye Sebze Pazarı Girişi

             O sıralar ben de fırsat buldukça uğrar bakardım pazara sırf meraktan. O zamandan kalma bazı malzemeleri halâ kullanırım.

             Yine bir sabah erkenden gittim pazara şöyle bir piyasa yapayım diye.. bir grup gelmiş malzemelerini taşıyorlardı tezgâhlara, bekledim neler çıkaracaklar diye. Kendi aralarında anlamadığım bir şeyler konuşarak açıverdiler bir anda tezgâhı. Dikkatimi ceviz ağacından yapılmış, el oyması işli, büyükçe bir kutu çekti. Açtım baktım ki bu bir tavla...

             Sordum hemen :

             -         Es ramitata? (Bu kaça?)
            
-         Esa? ( Bu mu?)

             Kafamı evet anlamında aşağı yukarı salladım, eline bir hesap makinesi aldı yaşlı kadın satıcı bir şeyler yazdı, sildi, hesap yaptı, yanındaki adama gösterdi. Bu defa adam aldı makineyi ve bana uzatarak çıkan rakamı gösterdi.. 40 yazıyordu.

             -         Dolari

diye de ekledi.

             Bu pazar için çok fazla paraydı 40 dolar, ama çok beğenmiştim tavlayı, muhteşem el oymaları ile işlenmiş büyük boy ahşap bir tavlaydı. Pazarlığa giriştim tavla elimde.

             - Minimum minimum?

diyorum bir taraftan en son kaça vereceksin anlamında. Adam kurt anladı alıcı olduğumu ve baktı başka ilgilenenler de var..

             -         Minimum maksimum bu!

             Çaresiz verdim dediğini hemen oradan ayrıldım, iyi iş yapmış mutlu bir işadamı edasıyla. Yeri belliydi çünkü, hediye olarak almıştım bu tavlayı ileriki günlerde lâzım olacak diye…

             Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir yaz akşamı Liseler Mahallesi’ndeki evimizde otururken telefonun sesi duyuldu birden. Kalktım, ahizeyi kaldırdım, baktım Nurdan…

             -         Hafta sonu düğünümüz var bekliyoruz!
            
-         Öyle mi, çok sevindim hadi hayırlısı.
            
-         Önce Mucur’da kına, ertesi gün Torbalı’da düğün. Ona göre ayarla kendini. Bak sözün var mutlaka bekliyorum…
            
-         Kısmet!

dedim her zamanki gibi.

             -         Kısmet Nurdan’cığım. Her halde Torbalı'ya gelebilirim ancak.

Torbalı İlçesi (Metropolis)

http://torbali.pol.tr/sehrimiz.php

             -         Yaaa kınamda da istiyorum seniii..
            
-         Yok yok sen kınanı yak, ben Torbalı’da katılırım eğlenceye!
            
-         Tamam. Bak ama Torbalı’ya gelince Yılmaz’ın dayısı var, onu bulacaksın.
            
-         Kimmiş?
            
-         Mobilyacı Ali Rıza herkes tanırmış orada, onu bul o seni eve getirir.
            
-         Peki.

dedim, telefonu kapattım, Ali Rıza ismini hafızama kazıdım, mobilyacı diye de ekledim. Hemen hazırlıklara giriştim, emaneti kaldırdığım yerden çıkardım. Süslü ambalaj kâğıdı ile hediye haline getirdim bizim tavlayı…

             Nurdan Gazi’den okul arkadaşım. O Maliye Bölümü’nü bitirdi, ortak arkadaşımız olan, bizim sınıftan Yılmaz ile seviyorlardı birbirlerini. Bahçelievler’deki kahveye gittiğimiz zamanlarda ikisi hemen tavlanın başına geçip başlıyorlardı oynamaya. Ta o zaman diyordum onlara..

             -         Size düğününüzde alacağım hediye belli.

diye. Her türlü ısrarlarına rağmen, söylemiyordum onlara. Ama yapacaktım bir muziplik. Onlara almayı düşündüğüm hediye bir tavlaydı…

             İki akşam sonra, bir koltuğumda tavla, bir elimde bond çanta, Liseler Mahallesi, Rus Pazarı ve Ünye’yi ardımda bırakarak, Ankara’ya doğru yol alan Eray Turizm otobüsüne bindim.Tavlayı özenle yerleştirdim otobüsün üst rafına, yer kalmadı, çantayı da koltuğun altına koydum, Ya Allah Bismillah, ver elini Ankara…

             Amacım sabah Ankara’da olup hem bir iki arkadaşa uğramak hem de uzuuun İzmir yolculuğunu ikiye bölmekti. O günü geçirdim Ankara’da, akşam 23:30’u geçe geldim AŞOT’a. Bir iki firmaya sordum.. anladığım şuydu : İzmir otobüslerinin kalkış saatleri geçti, hepsi gitti. O sırada aradan biri fırladı;

A.Ş.T.İ. Ankara Şehirler Arası Terminal İşletmesi

http://www.asti.com.tr/modules.php?name=astidis

             -         İzmir mi abii?
            
-         Evet.

dedim gayri ihtiyari başıma gelecekleri tahmin ederekten.

             -         Gel abi!
            
-         Hangi firma?
            
-         Gel abii!
            
-         Ya, hangi firma?
            
-         Uşak Özlem abi gelll!

             Uşak Özlem iyi firmaydı. Sibel’i çok yolcu etmiştik zamanında.. Uşak’lıydı, hep bu firmayla giderdi. Aldım biletimi aracı beklemeye başladım peronda. Birazdan korktuğum başıma geldi tabii ki. Geldi bizimki!

             -         Ya abi araba bozulmuş, gel ben seni diğer otobüse vereceğim!
            
-         ?!!
            
-         Gel abi gel, çabuk ol!

             Mecburen gittim ardı sıra, bir de baktım Doğu Karadeniz firmalarından birinin Rize’den gelen otobüsü.

            - Ya bu ne, nerde Uşak Özlem?
            - Valla başka araba yok abi, bu da son araba, sen bilirsin.
            - !!

             Çaresiz ben, bond çanta ve tavla bindik yoldan gelen kötü kokmuş eski model 302 S otobüse. Bond çanta koltuk altındaki yerini aldı, tavlayı da gayet itinalı bir biçimde yukarıya yerleştirdim.Yoldan geldiği için otobüsün içi çok fena kokuyordu. O devirde şehirlerarası otobüslerde sigara içilebiliyordu, benden önce oturan çok dertli olmalı ki, bu konuda bayağı bir icraat yapmıştı. Küllük ağzına kadar doluydu. Yanımdaki adam uyuyordu. Sol tarafımda yaşlı bir kadın başını sıkı sıkı ikinci bir çemberle bağlamış, belli ki rahatsız, iki kişilik koltukta yalnızdı. Başını koridor tarafındaki kolçağa koymuş, iki koltuğa birden sığabildiğince uzanmıştı.

             Polatlı’da otuz dakika dinlenme ve çaylar şirketten molası verdikten sonra yolun kabasını almak üzere koyulduk yola, ama ne koyulma, söylenmeye başladım kendi kendime..

             - Bu gitmeler gitmek değil!

             Şoför sanki uçuracak eski model 302 S’i. Ne kasis dinliyor ne çukur. Dümdüz gidiyor, hızı da tabakhaneye malzeme götürenlerin iki katı…

Mercedes 302 S Yolcu Otobüsü

            Tangır - tungur giderken, bir yandan da bu sesleri dinleyerek uyuya kalmışım ta ki, düştüklerimizden çok daha büyük olduğu çıkan gürültüden belli olan çukuru atlayıncaya kadar. Güm diye bir ses peşinden kütt ve sonunda ahhhhh…

             Dingildedim bir anda! Ne oluyoruz derken yanda uzanan yaşlı kadın kalkmış ofluyor, bir yandan da kafasını ovuşturuyor. O anda yerde Tavla’yı görmemle anladım mevzuyu.

             -         Eyvah, ya yarıldıysa tavla!?

             Kalktım, kadim bir dostu düştüğü yerden kaldırırmışçasına itinayla aldım yerden. Sağını solunu yokladım. Bu kez onu da diğer koltuğun altına koydum, hiç olmazsa oradan düşemez. Ama aklım halâ onda, ya kırıldıysa?

             Tavlanın kırılıp kırılmadığını anlamadım ama beni izleyen yaşlı kadın bu hareketlerime bir anlam verememiş olmalı ki;

             -         Senun mu o?

             -         Benim teyze.

             -         Niye doğru koymayisun a oni oraya kafama duştii.

             -         TEYZE BUNU BANA SÖYLEME ŞU ŞEREFSİZE SÖYLE DE DOĞRU GİTSİN YOLUNA!

diye bağırmışım bir anda. Sesim otobüsün içinde yankılanınca herkes dikkat kesildi, bana bakıyor. Işıkları yaktı şoför, muavin geldi.

             -         Ne oldii?

             Yaşlı kadın anlattı olayı.

             - Zaten başum ağriydu!

diyerek bitirdi sözünü. Muavin bana döndüğünde şoförü biraz dikkatli gitmesi için uyarmasını söyledim. Seğirtti gitti ön tarafa lâmbalar söndü, bir sigara yaktım. Sinir katsayım dikkate değer oranda yükselmişti. Küllük dolu olduğundan başladım pis otobüsün koridoruna doğru atmaya külleri. Hızlı şoförün hızlı muavini damladı yanıma..

             -         Angaralu hemşerum ne yapiysun?
            
-         Sigara içiyorum.
            
-         Haçan niçin buraya ataysun?
            
-         Ne yapayım?
            
-         Küllüğe atsan ya!
            
-         Hıı, küllük?

SAMSUN 0. 80 216 Plâkalı Ünye - Samsun Seferi Yapan YENİGÜN Adlı Otobüs

Günümüze Ulaştıran : Eren TOKGÖZ (İnş. Müh.)

             Eliyle küllüğü gösteriyor bir yandan da..

             -         Aç bakalım?
            
-         ………
            
-         Niye boşaltmıyorsun bunu?
            
-         ………

             Uzaklaştı gitti geldiği yere. İnadına yapmıştım aslında. Her hareketi hatalıydı çünkü küllük boşaltmaz muavinin.

             Gece yarısı bir sesle irkildim, ışıklar yanmış ve durmuştuk.

             -         Huoppp, Afyon’da incek kimdu?

             Sırayla herkese sordu, uyuyanları da uyandırarak.. küllük boşaltmaz muavin. Neyse bulundu inecek olan, indirildi, yola devam ederken uyumuş olmalıyım ki yine bir ses :

             -         Huoopp, Uşak’ta incek kimdu?

             Bu bir kâbus olmalıydı, kendime geldim, sağa sola ve tavlaya baktım yok hayır kâbus değildi.

             Uzatmayalım İzmir’e gelinceye kadar neresi varsa, Kula, Salihli, Ahmetli, Turgutlu hepsinde aynı kâbusu yaşattı bana ve otobüstekilere.. küllük boşaltmaz muavin, adını sormadım, gerek de duymadım zaten. Büyük ihtimalle Ferdi’ydi, Fredy’nin Kâbusu gibi, Ferdi’nin kâbusu…

             Neyse ben, yol arkadaşlarım bond çanta ve tavla sonunda vardık İzmir otogarına.. hey güzel İzmir! Gözüme bu kadar güzel gelmemişti hiç. Çünkü benim ilk gelişimdi İzmir’e…

            Neyse kâbus bitmiş ve güzel bir gün beni bekliyordu Torbalı’da…

            Vakit kaybetmeden buldum Torbalı - İzmir arabalarını, atladık hemen, erken saatler olduğu için pek yolcu da yoktu. Bond ve Tavla’yı da yanıma oturttum bu kez. Ver elini Torbalı…

             Bir saat civarında sürdü yolculuğumuz veeeeeee buyurun Torbalı….

             Ohh be dedim serin bir Torbalı sabahında..

             -         Günaydın Torbalı, herkese günaydın…

             Neydi adı Ali Rıza, evet hemen bulmalıydım Ali Rıza’yı, mobilyacı olan, hani herkesin tanıdığı…

             Bir elimde bond, diğer kolumun altında tavla birlikte ilk gördüğümüz mobilyacıya girdik.

             -         Selamünaleyküm.
            
-         Aleykümselam buyurun.
            
-         Hayırlı işler!
            
-         Sağ olun.
            
-         Ya mobilyacı Ali Rıza’nın dükkânını arıyorum ben.
            
-         Kim?
            
-         Ali Rıza.
            
-         Valla çıkaramadım.
            
-         Eyvallah hayırlı işler..
            
-         ….

             Olabilir bu bilemeyebilir, belki de rakip diye söylemek istemedi mümkündür…

             Hah işte bir mobilyacı daha, daldık içeri ben, bond ve tavla, selâmlaşma diyaloğundan sonra sordum Ali Rıza’yı.Yaşlı amca düşündü düşündü..

             -         Hım, Ali Rıza?
            
-         ……
            
-         Mobilyacı mıymış bu?
            
-         Evet amca!
            
-         Valla yeğenim 38 yıllık mobilyacıyım ben, burada mobilyacı Ali Rıza diye birini tanımıyorum!
            
-         !!!?

             Aldın mı başına belâyı şimdi? Yılmaz’ın telefonu da yok, cep telefonu zaten yok o yıllarda…

             - Ne yapıcaz şimdi bond, tavla hı!?

             Önünde asmalı çardak olan kahveyi görünce hemen gidip oturdum. Tabii bond ve tavla da masanın üzerine konuşlandılar. Kahveci geldi, çay söyledim. Ve düşünmeye başladım. Nasıl bulacağım bunları? Amacım erken ulaşıp her taraftan gelecek olan ve fakat uzun süredir görüşemediğim arkadaşlarla birlikte olmak…

             Yoksa beklerim akşamı, saat 19’da başlıyor düğün Belediye Salonu’nda, daha on saat var ne yaparım buralarda? Derken aklıma Ali Abi düştü…

             Ali Abi biz okulda iken bir ara gelmişti Ankara’ya, Yılmaz’da alıp gelmişti bizim eve, balık ziyafeti çekmişti bize…

Serpme Ağıyla Ünye Derelerinde Balık Avı

             Ama soyadını sorsanız bilmem. Ali Abi idi o benim için, nerden bilirdim ki yıllar sonra lâzım olacak, almaz mıydım o zaman cemaziyelevvel ve cemaziyelahirini!

             Durun bir dakika, ne iş yapıyordu Ali Abi?

             Tabi biliyorum birahanesi vardı Torbalı’da…

             Kaç birahane vardır ki burada, hem kaç tanesinin sahibi Ali olabilir? Olsa bile biçare dolaşacağız Ali, Ali…

             Çıktık kahveden, biraz ileride bir meydan çıktı karşıma. Hiç düşünmemiştim, bir birahane gördüğümde bu kadar sevineceğimi…

             Yaklaştım dükkâna, kapı duvar! Tabi bu saatte açılır mı birahane? Bitişiği kahve önünde insanlar oturuyor. Gözüme kestirdim birini, yanaştım yamacına;

             -         Merhabalar..

             Bacak bacak üstüne atmış olan adam hemen bacaklarını indirdi, kaykıldığı sandalyeden doğrularak..

             -         Aleykümselam.
            
-         Dayı bu birahanenin sahibi kim?
            
-         Ne yapacaksın, niye soruyorsun?

             Bir tek umudum kaldı bu da olmazsa sen seyreyle bendeki feryadı diyerekten, düğüne geldiğimi, herkesin tanıdığını söyledikleri Ali Rıza’yı burada tanıyan bir Allah’ın kulu olmadığını anlattım.

             İçeriye doğru seslendi :

             -         Neydi la bunun adı?
            
-         Kimin emmi?
            
-         Şuranın sahibi ya?

dedi parmağıyla işaret ederek.

             -         Kim soruyor?
            
-         Ya bırak kimin sorduğunu, neydi adı Ali miydi?
            
-         Ali olacak Hasan emmi Ali.
            
-         Ali.

dedi bana gayet kendinden emin bir eda ile…

             -         Ama saat üçten önce açmaz bunlar.
            
-         Haydaaa…
            
-         Peki adresini, telefonunu bilen yok mu?
            
-         Biz bilmeyiz. Aha orda taksiciler var, onlar bilir.
            
-         Sağ ol emmi…Eyvallah..
            
-         Bir çay içseydin yeğenim?

             Cevap bile vermeden uçtum taksi durağına.. küçük bir kulübe önüne attıkları sandalyelere kaykılmış biri yaşlı üç kişi kendilerine doğru yöneldiğimi anlayınca düzelttiler oturuşlarını.

Ünye'nin Hakiki Uludağ Turizm Seyahat Otobüsü

             -         Selamünaleyküm.
            
-         Aleykümselam.

dediler bir ağızdan. Elimle mekânı göstererek..

             -         Şuranın sahibi Ali’yi bilir misiniz?

             Biliriz dediler hep birlikte yine…

             -         Ya evini bilir misiniz?
            
-         Bilirim!

dedi başını aşağı doğru sallayarak genç olanı. Tamam dedim çözüyoruz işi kendi kendime.

             -         Beni götürür müsün Ali’nin evine?

             Genç olan, biraz önce öne doğru eğdiği başını, bu kez tam tersi yönde olumsuz bir edayla yukarı kaldırarak..

             -         Götüremeyiz.
            
-         Hayda niye?
            
-         Götüremeyiz kardeşim. Ali ağabeyime yanlış yapamam ben!
            
-         Nasıl yani?
            
-         Ben sana bir şey diyeyim mi?
            
-         De bakalım
            
-         Valla ben senin tipini beğenmedim bilâder!
            
-         ………..

             -         Ne demek şimdi bu?
            
-         Boynunda kravat, elinde şu çanta sen sağlam adam değilsin.
            
-         ………..???

 
Beyoğlu Caddesi'nde Mehmet KUŞCU/2004

             -         Ya avukatsın, ya da maliyeci!
            
-         Yok kardeşim avukat filan değilim ben, maliyeyle alâkam da Sevda’yla sınırlı.

             Fakat adam Nuh diyor ama peygamber olmadığı konusunda ısrar ediyor…

             Bir tarihte götürmüş bu şekilde birini, avukatmış gelen, götürdüğü adama haciz için gitmiş, çok büyük yanlış yaptığını, bir daha da böyle bir şeyle karşılaşmak istemediğini anlattı.

             -         Bak, kravatı gördün, hadi bizim bonda da çanta dedin, e peki bu cicili bicili hediye paketini niye görmüyorsun? Taaaa Ünye’den geldim, kaç kilometre biliyor musun?

             Adam hiç oralı değil, nereliyse artık!

            O zamana kadar konuşmaya katılmayan yaşlı taksici;

             -         Delikanlı büyük ihtimalle doğru söylüyor, ama senin dediğin risk de var, bence sen bunu al götür, bir sokak aşağıda arabada otursun Ali’ye haber ver gelsin baksın, doğruysa teslim edersin, doğru söylemiyorsa beraber bir güzel ıslatırsınız!

diyerek  raconu kesti…

             Ben atıldım hemen :

             -         Hattâ ben gelmeyeyim, oturayım burada, paranı da vereyim, git sen bul Ali’yi ve Yılmaz’ın düğünü için Kuşcu gelmiş de, O zaten gelecektir buraya.

             Kabul görmedi benim önerim, tamam dedi sıkıntılı bir şekilde.. hadi gidelim…

             -         Ama arabadan inmeyeceksin!
            
-         …..

             Kalktık ben, bond ve tavla kurulduk sarı renkli TSW Renault’un arkasına.

             Biraz gittikten sonra durdu, “sen burada bekle, sakın inme!” diyerek gitti.

             Birazdan Ali Abi, uykusu, kollu beyaz atleti ve çizgili pijamasıyla birlikte döndüler…

             Sarıldık birbirimize.

             -         Hoş geldin Kuşcu!!

             -         Zor bulduk!

             Dedim, hoş bulduk yerine.

             -         Ne ulaşılmaz adam mışsın?

             Hikâyeyi ona da anlattım, çok güldü halime. Güler tabii dedim. Ne çektiğimi bir ben biliyorum bir Allah, bir de bond ve tavla ikilisi…

             Hemen Yılmaz’ın baba evine götürdü beni ve emaneti teslim etti bir anlamda. Çok sevindiler, arkadaşlar da gelmişti, sarmaş dolaş olduk. Çağırdım Nurdan’ı..

             -         Al kızım şunu, başına bir belâ daha gelmeden teslim edeyim sana!

diyerek hediyesini verdim. Hemen açtı oracıkta, görünce bayıldı.

             -         Tavlaaaa!!!

             Gelelim herkesin tanıdığı Ali Rıza’ya, bir mobilyacının yanında çalışıyormuş sadece, Nurdan’a öyle söylüyorlar, o da bana, kızın da bir suçu yok aslında, Ali Rıza’nın da…

Ahşap ve Bitkisel Ziraî Ürünler

             Ha bu arada tavlada herhangi bir hasar da yok şükür, Nurdan’ın salonun bir köşesinde duruyor. Evlendiler mutlular iki kızları var. Bahtları açık olsun!!!

            “Ruslar mı?” onlar da gelmiyorlar Ünye’ye artık eskisi gibi…

                                                                                                                  Haziran 2006 - İzmit
 

Ünye Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

 

YAZDIR