ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 06 Ağustos 2006 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

SOFRALAR

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)


Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

SOFRALAR
(Zaman Gazetesi - Pazar Yârenliği, 19 Ekim 1997 Pazar)
(Makaleyi Gönderen : Bekir AKSOY)
 

     

            "Fous gras de Strasbourg truffe" Strazburg türü füme kaz ciğeri demekmiş : "Homard à la Parisien" ise Paris işi istakoz.

            "Bar du Bosphore en bellevue" doğru dürüst târif edilmeden "kocaman bir levrek belvü" diye belirtilmiş. Bunlar, çağırılı konukların iştehâlarını açıp görünüşleriyle de ağızlarını sulandıran zengin yiyecekleri. Sıralandıkları masalarda yalnız da değiller, yanlarında füme somon, füme mersin, karides buketi gibi "kurala uygun" başka ağız sulandırıcı ve iştah açıcılar da var.

            Üstelik içecekleri de bunlara göre ayarlanmış, dizim dizim dizilmişlerdir, şerbet türünden değil elbette; limonata, portakal suyu benzeri içeceklerden de değil. Özene bezene ve belli bir özlem içinde yazanına bakılırsa zaman, henüz İstanbul görmüş geçirmişi zenginlerin "Hacı Ağa" söyleyişinde horladığı taşra zenginlerinin ortalığa taşımadığı vakitler olmalı; "o yıllar henüz viski, pastırma kültürü yok" diyerek taşra zengini görgüsüzlüğü göze batırılmak istenildiğine göre ellili yıllar yeni başlamış olabilir veya başlamak üzere...

            Şimdi bile adı sözüm ona şarküteriye yükseltilmiş mezecilerde ve büyük alışveriş merkezlerinde bolca görünmesine rağmen herkesin alıp kolayına yiyemediği somon ve mersin balığı işlemeleri ile karides, istakoz, kaz ciğeri gibi alışılmışın dışındaki yiyecekler o tarihlerde büsbütün "lüküs" iken geçenlerde bir satışı çok gazetenin benim gibi eskimiş yazarı, bugün bile özleminden esrükleşmiş arzularda ballandıra ballandıra ve Frenkçe'nin gösterişinden de yararlanmasını unutmadan, nerede, kimlerle, nasıl yenildiğini yazıyor... O günlerdeki çağdaşlığın çizgilerini çiziktiriyordu.

     

            Taşralı genç, yetenekli bir oyuncu hanımın, sanırım İstanbul sosyetesine tanıştırılması için düzenlenmiş bir davette, o yazar davet değil parti diyor, orada, konuklar için hazırlanılmış sofrada yenilenler ve içilenler bir yana, davetin sahibi ile çağrılı konuklar benim ilgimi çekti. Çoğu sanat hayatının adı gazetelerden eksik olmaz kişileri idi. Hemen hepsi ya Marksist ya ateist idi, bu da olağandı zaten. Çünkü çağa uygun, onların deyişiyle yazarsak sanatçı olabilmek için en azından sosyalist olman, eylemli eylemsiz Marksist düşüncelerin tutkunu görünmen, bu da yetmezse milletlerarası komünizmin kepçesinde bir asker havasına bürünmen şart sanılırdı. Yoksa sanatçı olunamaz, yazar çizer onurunu hak edemez, ilericiler arasında kabul göremezdiniz.

            Kimi bu yüzden Marksizm'e bel bağlar, kimi komünizme inanır görünür, kimi şeytanca sosyalizm ticareti yapmayı kârlı bulurdu. İşin ırgadı, hamalı, el ulağı durumundaki ayak takımı inancının açlığını çeker, boş midesinde yaşarken geçimcileri de öylesi davetlerde sıkça boy gösterir, çokça tıkınırdı. Yedikleri içtikleri ise o vakitler pek duyurulmazdı herkese. Arada bir, yıllar sonra bu eskimiş yazarın özleyiş depreşmesi gibi yazıya dökülüp duyulsa bile çabucak geçiştirilirdi.


http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=169720

            Çünkü, ellili yılların başlarında kendine gelir gibi olan millet, ne kadar Şeflik acısından uzaklaşmış olursa olsun, Millî Şef'in baskılı, vurdumduymaz yönetiminin ürkekliğindeydi henüz ve hâlâ yoksul idi. Çoğunluk kıt kanaat bir ömrün yorgunluklarından ve sıkıntılarından başka bir şey olmayan hayatını yaşardı. Değil öylesi kaz ciğerleri böylesi levrek belvü'ler veya istakozlar, bulgur pilavı öncesi bir çorbayı fazlalık sayıyordu. Bu insanları o party'nin (davetin) Frenkçe süsleriyle zengin yiyecekleriyle doyan Marksist, ateist, en yumuşağı sosyalist; fakat hepsi de Sovyetler'den etkilenmiş babayiğitleri kurtarmak üzere kollarını sıvamışlardı. Ellili yılların başlarında bu hareketlenmeler de cephesini düzeltme düzenleme çabalarındaydı.

            Ne var ki yediği ayrı içtiği ayrı; inanışı, düşünüşü apayrı tok insanlar açlıktan zor kurtulmuş yurt yuva düşkünü inançlı insanlara kurtarıcı olabilmek oyununa hazırlanırken yalanı, yasalarının baş maddesi yaptılar. Kendi karınlarını kaz ciğerleri, istakozlar, levrekler şunlar bunlarla doyururken kurtaracakları milleti yalanla doyurmaya kalkanlar ateş yakmaya kalkışmamalıdır, çünkü dumanı önce kendi gözlerini yakar.

            Nitekim örneklendikleri Nazım Hikmet de, sofraları hep tok sofrası olduğu halde açlıktan dem vurduğu için inandırıcı olamadı.. idi. Bir sabah kahvaltısı 1920 yılında Bolu'da şöyleydi : Bolca gül reçeli, yumurta çeşitlemeleri, peynir çeşitlemeleri, taze ekmek, yoğurt, bal, çay!.

     Ben, bir insan,
     ben, Türk şâiri komünist Nâzım Hikmet ben,
     tepeden tırnağa iman,
     tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben
...

            Bu sabah sofrası bugün çoğumuza olağan bir sofra gibi gelebilir ve yine bazılarımızın gözüne yoksulca bile görünebilir, lâkin 1920 yılını düşünürseniz o sofranın bir kral sofrası görünümünde olduğunu fark edebilirsiniz. Kendi deyişine inanan çıkarsa, - ki ne yazık ki hâlâ çıkabiliyor. - Nazım Hikmet sözüm ona değil böyle bir sofra yüzü, bir dilim ekmek, birkaç yudum çorba görmemiş, görememiş, açlıktan çaresizleşmiş yoksul köylüleri görmeyi insanlık anlayışına yediremediği için komünist Rusya'ya gitmiş ve orada insanlığa ışık olacak bir yöntemi, komünizmi, öğrenmek istemiştir.

            Türk köylüsünün yokluğun da ötesinde bir yoksulluğu yaşadığını görmeye yüreği dayanamayan bir soylu şâir?.. Açlığını gördükçe ağladığı yine kendi köylüsünün elindeki sepet dolusu, 36 yumurtayı beş kuruşa satın alırken yürek sızısı hissetmiyordu.

         
1327/2 Reşat 5 Kuruş - 5 Kuruş 1341 -5 Kuruş 1939
http://www.gittigidiyor.com/php/urun.php?id=1571869#aciklama

            Bir sepet yumurtayı beş kuruşa satacak kadar güçsüzleşmiş; bezgin, yorgun ve bıkkın; fakat okumuşa yazmışa saygılı köylünün acısını düşünmeden üstelik Vâlâ Nureddin ile birlikte oturup kadeh tokuştururcasına : "Şerefe!" diye diye ve bir oturuşta hepsini içmekten çekinmiyorlardı.

            Nasıl olsa Hâlide Edip ile kocası Ankara'dan zarf içinde para göndermişler Bolu'ya, nasıl olsa meteliğe kurşun atacak yoksullar içinde zorlukla yenilenmekte olan devlet, "gelişlerinde yarar vardır" umuşuyla yolluklarını ayaklarına kadar yollamış o yokluklarda; Nazım Hikmet ile arkadaşı ise beden beslemekte, Bolu'daki eski komünistlerle içli dışlı söyleşmelerde...

            Aynı günlerde Ankara'da Mehmed Akif üç kuruşluk aylığını yoksul devlete bağışlamanın yollarını arıyor...

            Fakat aydınlar değil aslında halkı satanlar, aydın geçinen, öyle görünenlerdir; aydınlar pazarında aydınlığın parayla değiş tokuşundan aydınlığa yazılanlar bir türlü "münevver" olamadıkları halde her dönemde kaymaklandılar; fakat hiçbir zaman halkın gönlüne seslenemediler. Derde deva olmak şöyle dursun derde dert katmanın ustası olup çıktılar. Sonra da oturdular : "Biz neden geriyiz, niçin adam olamıyoruz?" deyip durdular.

            "Mesleksizlerden toplanmış halktan ne beklenir? Hazine'den geçinme heveslisi millet.." gibilerinden sıfatlar buldular; az geldi bu sıfatlar, en sonunda : "Bu milletin yüzde şu kadarı aptaldır!" deyip kendilerini yine alkışlattılar.

            Bu milletin gerçekten yüzde şu kadarı aptal mıydı?

            Bilemiyorum.

            Belki öyleydi, belki değildi. Bildiğim, bunların ağababası Nazım Hikmet'in Rusya'da, Moskova'da bile kendisini beslettiği, besletme imkânlarını bulabildiğidir. Bozulmuş Yeniçeri aydınlarının ve Acem bozması münevverlerin yakıştırdığı "etrâk-ı biidrak" olan akılsız Türkler'i sattıkça para kazanıldığını yüzyıllardan beri bilmeyen yok!

            Nazım Hikmet ise böylesi satışların en ustası idi. Her yerde ve her vakit özünü besletmenin yollarını bulur, bunu pek iyi bilirdi.

            Moskova'da, hafif yiyecekler yemesinin hekimlerce istenildiği günlerdeki sabah kahvaltısı şöyleydi : "Yoğurt, salata, yemiş, çay..."

            Bu hafif kahvaltıdan sonra, yukarı kata çıkıyordu. Yazın camekânlı verandada, kışın uçsuz bucaksız yazı odasında bir saat çalışmak, yarım saat sırtüstü yatmak... Bir buçuğa kadar sürüyor bu çalışma. Bir buçukta öğle yemeği : Yüz gram yağsız et, balık, sebze, yoğurt, yemiş, meyve suyu.

            Ya Rus işçisi, köylüsü, memuru ne yiyor, nerede oturuyor, nerelerde yatıyordu acaba? Ya Türk köylüsü, Türk işçisi, Türk Memuru?

            O tarihten yirmi beş yıl sonra bile ben Moskova'da, Bakü'de, Taşkent'te, Almaata'da bir ekmek alabilmek için kuyruklarda bekleyen binlerce insan gördüm. Bir göz odaya sığınmış aileler, yıkanma yerleri üçlü beşli ortaklaşa kullanılan mekânlar, artık toplama peşinde koşuşturan canlar tanıdım. Ve yine o tarihlerde Rusya'nın en gözde aktörünün açlıktan süründüğünü, Dünya'nın en ünlü bestekârının Stalinci olabilmek uğruna nelere katlandığını herkes biliyor. Buna karşı Rus bile olmayan Nazım Hikmet'in bir eli yağda, öteki balda...

            Günümüzde yetmiş yaşın üstünü yaşayan o eski vurdumduymaz aydınların özlem yanışlarında hatırlayıp hatırlattıkları eski kaz ciğerli, havyarlı, istakozlu şölen sofralarının yağmalandığı yıllarda, günlerden bir gün, ben bir tarlada, Temmuz Güneşi'nin altında pancar otu ayıklayan bir kadına rastlamıştım.


Ressam : Atanur DOĞAN

            Şeker pancarı tarlası alabildiğine büyüktü ve kadıncağız alabildiğine zayıftı... Tek başınaydı ve o tarlayı o tek başınalığı ile otlardan arındıracaktı.

            O kadını tanıyordum. Aslında varlıklı bir aileden idi. Kocası ikinci bir kadın ile yaşıyor. Bunu bezdirmek için hor görüyordu; belki de kadının kadınlık onurunu yok sayarak bir tür öç alma çabasındaydı.. bilemiyorum, bildiğim, kadının ezik ve çaresiz bir hayata çocukları yüzünden katlanmasıydı, tarlada işçi yerine çalışmak da dâhil!

            Onu, o durumda, o alabildiğine geniş tarlanın ortasında gördüğümde öğle vaktiydi, yeni yetmeliğe ilk adımlarımı atmaktaydım, acıkmıştım. Yanına vardığımda kadıncağız açlığımı hissetti sanırım. Küçücük azık çıkını vardı, hemen açtı; oracıktaki küçücük toprak testisini uzattı. Suyu ya yanında şehirden getirmişti ya da uzakça bir gözeden taşımıştı, yakınlarda su yoktu çünkü, olsa içerdim.

            Ufacık azık çıkınından bir domates çıktı, küçük boy bir salatalık; yanında kuruca bir dürümlük yufka katlanmıştı, incecikten!

            Hepsini bana verdi, hepsini! Aldım. Düşünmeden yedim, suyunu düşünmeden içtim.. tıpkı, şu yukarıda anlattığım aydınların yiyişi gibi yedim içtim; ona bir parçacık olsun bırakmadım, bir yudumcuk olsun.. bırakmadım!

            Benim yediklerim, içtiklerim kadıncağızın varı yoğuydu, her şeyiydi. Yediklerimi o yiyecek, suyu o içecekti; yitik gücünü şuncacığına artırabilecekti.

            Ben yedim içtim, o aç susuz kaldı!


Ressam : Atanur DOĞAN

            Bu yazıyı bir bilmece niyetine okuyun; bilmeceyi çözmek için beni aydınlarımızın yerine koyun; kadıncağızı yurt veya millet sayabilirsiniz...

            Ben o kadıncağızın ekmeğini, suyunu nasıl tükettim, onu aç susuz bıraktı isem, aydınlarımız da öyle yaptılar.

            Fakat ben yaptığımdan utandım hep; aklıma geldikçe utancımdan hâlâ terlemekteyim, hâlâ yüreğime yumruk gibi oturmuş bir sızının yükünü taşıyorum. Ya aydınlarımız?..

            Aydınlarımız ne âlemde acaba?

            Ve ne yapıyor.. hâlâ ne yapıyor?

            Üç gün sonrasının ne getireceğini, ne götüreceğini göremeyenlere aydın denilseydi, Türkiye'de gecelerin çoktan sonu gelir, ışıl ışıl aydınlıklar rûhumuzu ferahlatırdı; ne yazık ki gündüzlerimizi bile karartmanın didişmesindeler...

          
(1932 Zile - 08.07.2006 İst.)
 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR