ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 05 Eylül 2007 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

MUSTAFA NECATİ
SEPETÇİOĞLU

Derleme : M. Ufuk MİSTEPE
(Araştırmacı - Orman Endüstri Yüksek Mühendisi)


Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

MUSTAFA NECATİ
SEPETÇİOĞLU
ÇAĞIMIZIN DEDE KORKUT'U

(TOŞAYAD KÜMBET Dergisi - Temmuz - Eylül 2007, Yıl : 1, Sayı : 6 + 3, Sh. 39 - 43'de yayımlandı.)

(1932 - 08 Temmuz 2006)

            Türk Edebiyatı'nın en mümtaz şahsiyetlerinden biri olan Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU 1932 yılında Zile'de aynı isimle - Sepetçioğlu Sokağı - anılan sokaktaki mütevazi evlerinde Dünya'ya gözlerini açmıştır.

Sepetci Sokak

Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE - 10.02.2003

            Zile, Samsun, Sivas, Bursa ve İstanbul'da ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türkoloji ve Sanat Tarihi Bölümleri'ni 1956 yılında bitirdikten sonra, Millî Eğitim Bakanlığı Basımevi Müdürlüğü görevini, daha sonra da Tercüman Gazetesi "1001 Temel Eser" dizisini yönetmiştir.

            Hemşehrimiz hikâye, tiyatro, roman ve destan dallarında eserler yazmıştır. Bunlar arasında Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı piyes yarışmasında derece almış olan Mehmed'in Beklediği, Sevgisizler, Zehirci Cehennem'de, Gün Işığı, Trampacılar, Büyük Otmarlar - Ki bu eser Avrupa Üniversitelerarası Tiyatro Festivali'nde "en iyi eser" seçilmiştir. - Köprü, Son Bloklar, Çardaklı Bakıcı, Her Bizans'a Bir Fatih gibi tiyatro kitapları;


TGRT KEŞİF Programı - Sunucu Yeliz PULAT - 12.09.2001

            Abdürrezzak Efendi ve Menevşeler Ölmemeli isimli hikâye kitapları; millî bir eser olan "YARATILIŞ VE TÜREYİŞ" isimli destan kitabı ile Türk Destanları, Destanlar Efsaneler ve Dede Korkut isimli kitapları;

            Çağlayanlı Vâdi, Kilit, Anahtar, Kapı, Konak, Çatı, Üçler - Yediler - Kırklar, Bu Atlı Geçide Gider, Geçitteki Ülke, Darağacı, Cevahir ile Sadık Çavuş'un Buğday Kamyonu isimli romanları çok ünlü olup, bunların büyük bir kısmının 3., 6. baskıları yapılmıştır.

  

            Hemşehrimiz eserlerinde hep 'İyiye ve güzele gönül vermiştir.' Bu konudaki son sözü yazarımızın bizzat kendisine bırakıyoruz. O, "Sanat adamlarının Dünya'yı değiştireceği veya yeni bir nizam tesis edebilecekleri fikrine inanmıyorum. İnancım sanat adamlarının ancak yeryüzünü güzelleştirebilmek uğrunda, çirkinde bile mevcut olan bütün güzellikleri insanların gönül gözünde yerleştirmek için çaba sarfetmek mecburiyetidir.

            Bu güzellikler dünün, bugünün veya yarının güzellikleridir. Dünkü güzellik olmadan bugünkü güzelliğin tadına varılamaz. Ve yarın ki güzellik yaratılmadan da bugünkü ve dünkü güzelliklerin kıymeti kalmaz.

 

            Yeryüzünün güzelleşmesi dünkü, bugünkü, yarınki çabaların senteziyle olur. Mesele bu üç çabanın sentezini yapabilmek, bugün bütün maddî zenginliklerine rağmen ruh yoksulluğunda bunalan insanlara yarının sentezini gösterebilmektir. Bu böyle olunca da insan ve güzel mefhumları bir araya gelmiş olur. Güzel mefhumunu bütün nüansları ve muhtevaları ile duymak, anlamak ve kabul etmek lâzımdır. Bu görüş açısından da insanın varlığının sebebi olarak, ortada, sadece güzellik kalır. Güzel aynı zamanda insanın huzurudur, umududur ve mutluluğudur. Sanat adamının görevi huzur, umut ve mutluluk içindir. Bu üç şeyi yıkmak isteyen veya bu üç şeyi tutsak etmek isteyen sanat adamıyım diyemez." diyor.

Yazarımız Sayın M. Necati SEPETÇİOĞLU'nun
Yayımlanan Eserleri

I. DÜNKÜ TÜRKİYE DİZİSİ

  1. Kilit
  2. Anahtar
  3. Kapı
  4. Konak
  5. Çatı
  6. Üçler - Yediler - Kırklar
  7. Bu Atlı Geçide Gider
  8. Geçitteki Ülke
  9. Darağacı
10. Sabır
11. Ebem Kuşağı
12. Gece Vaktinde Gündönümü

ROMANLAR

1. Çağlayanlı Vadi
2. İstanbul'un Fethi
3. ... Ve Çanakkale 1 - 2 - 3
4. Kutsal Mahpus
5. Sabır Ağacı
6. Benim Adım Yunus Emre
7. Bir Ömür Boyu Kıbrıs
 

OYUN

1. Trampacılar
2. Büyük Otmarlar
3. Çardaklı Bakıcı
4. Köprü
5. Son Bloklar
6. Her Bizans'a Bir Fatih
7. Mehveş Hanım
8. Meragati Abdülkadir
9. Yunus Emre

İNCELEME

1. Türk Destanları

II. BUGÜNKÜ TÜRKİYE DİZİSİ

1. Cevahir ile Sadık Çavuş'un Buğday Kamyonu
2. Karanlıkta Mum Işığı
3. Güneşin Dört Köşesi

III. KÜLTÜR DİZİSİ

1. Rusya Rusya Dedikleri
2. Can Ocağında Pişen Aş
3. Sonsuza Uyanan Taşlar

IV. ÇOCUK KİTAPLARI DİZİSİ

  1. Çadırların Çocuğu
  2. Baskın Hazırlığı
  3. Baskından Sonra
  4. Dost Yardımları
  5. Göç Yolları
  6. Kervansaray Soyguncusu
  7. Beyaz Güvercin
  8. Kutsal Kaya
  9. Demir Dağlar Sıra Sıra
10. Şarkı Söyleyen Dev
11. Hamur Kız, Çamur Oğlan
12. Fındık Mehmet
13. Ateş Çiçekleri
14. Keloğlan'ın Oyunu
15. Tembeller Padişahı
16. Sabır Sabır Sabırcık

DESTAN

1. Yaratılış ve Türeyiş
2. Dedem Korkut'un Kitabı

HİKÂYE

1. Abdürrezzak Efendi
2. Menevşeler Ölmemeli
3. Bir Büyülü Dünya ki

Sepetci Sokak

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU ve Âşıkoğlu Necati AKYUNAK'ın
bu sokaktaki evleri karşı karşıyadır.

VEFAT VE DERİN TEESSÜR
Duyuru : Nurhan Buhan GİRGEÇ

            Zile'nin yetiştirdiği en büyük insan, Mustafa Necati Sepetçioğlu'nu kaybettik. Allah'tan rahmet diliyorum. Hepimizin başı sağ olsun. O her nefesinde Zile diye yaşıyordu. Zile'ye böylesine sevdalı bir insanın cenazesinde toplanarak vefamızı gösterelim.

            Hayattayken kendisine gösteremediğimiz değeri bari cenazesinde gösterelim. Lütfen çevrenizdeki Zileliler'e duyurun. Cenazesi yarın (10.07.2006) Üsküdar İlâhiyat Fakültesi Vakfı Câmîi'nde İkindi Namazı sonrası kılınacak Cenaze Namazı sonrasında defnedilecek.

   

            Selçuk Üniversitesi’nin fahrî doktorlarından Romancı - Hikâyeci Mustafa Necati Sepetçioğlu vefat edince İstanbul’da yayımlanan gazeteler Sepetçioğlu’nun “Selçuk Üniversitesi Fahrî Doktoru” olduğundan bahsetmedi. Eşi Neriman Muazzam Gürşen Sepetçioğlu da Selçuk Üniversitesi’nin marşının sözlerini yazdığı için ona da üniversite tarafından fahrî doktorluk payesi verildi. Bir aileden iki kişiye ve “karı-koca”ya, bir üniversiteden aynı anda doktora payesi verilmesi her kişiye nasip olmaz.. bunların başında da Sepetçioğlu Ailesi gelmektedir.

M. Necati SEPETÇİOĞLU'nun Zile'de Gıyabında Kılınan Cenaze Namazı - 10.07.2006
  
http://www.zile.bel.tr

Mustafa Necati Sepetçioğlu
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=565

ÇAĞDAŞ DEDE KORKUT Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
    
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/newsdetail.asp?NewsID=2295
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=169720

            1932 Zile doğumlu. İlk ve ortaokulu Zile'de okuduktan (1947) sonra, İstanbul'da Haydarpaşa Lisesi'ni (1950) ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1956). İstanbul Belediyesi şubelerinde memurluk, Türkiye Kızılay Derneği'nde Neşriyat Müdürlüğü (1962), İstanbul Sosyal Sigortalar Kurumu Hukuk İşleri Müdürlüğü'nde Şeflik, Millî Eğitim Basımevi (1968) ve Derleme Müdürlüğü (1974) yaptı.

            İlk hikâyeleri Sivas'ta çıkan Hakikat Gazetesi'nde yayımlanmıştı (1948). Daha sonra hikâyeleri İstanbul, Yol, Türk Yurdu, Türk Dili (1955 - 59), Türk Edebiyatı Dergileri'nde yer aldı. Çağlayanlı Vadi adlı romanı Vatan Gazetesi'nde tefrika edilmişti (1964).

            Nehir roman denilebilecek bir grup romanında Malazgirt Zaferi'nden (1071) başlanarak Osmanlı'nın fetret devri ve İstanbul'un fethine kadar Türk tarihi konu alınırken, diğer romanlarında günümüz Türkiye'sinde yaşanan toplumsal değişim ve sonuçları işlenmiştir. Trampacılar adlı oyunu İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda (Mart, 1968) sahnelenen Sepetçioğlu'nun, oyun yazarlığında en önemli başarısını gösterdiği Büyük Otmarlar, önce İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu'nca sahneye konuldu (1967), ardından Avrupa Üniversitelerarası Tiyatro Festivali'nde en iyi oyun seçildi (1968).

         

            Gece Vaktinde Gündönümü ve Karanlıkta Mum Işığı adlı kitaplarıyla "Türkiye Millî Kültür Vakfı Kültür Armağanı"nı (1980) kazandı. 1994'te İLESAM Üstün Hizmet Beratı verildi. 1998'de Atatürk Dil - Tarih Kurumu şeref üyeliği' ne seçildi. Hikâye : Abdürrezzak Efendi (1956), Menevşeler Ölmemeli (1972), Bir Büyülü Dünya ki (1972).

            Roman : Kilit (1971), Anahtar (1973), Kapı (1973), Konak (1974), Çatı (1974), Üçler - Yediler - Kırklar (1975), Bu Atlı Geçide Gider (1977), Karanlıkta Mum Işığı (1978), Darağacı (1979), Sabır (1980), Ebem Kuşağı (1989), Cevahir ile Sadık Çavuş'un Buğday Kamyonu (1980), Gece Vaktinde Gündönümü, İstanbul'un Fethi (1980); Geçitteki Ülke (1980). ...Ve Çanakkale 1 / Geldiler (1989), ... Ve Çanakkale 2 / Gördüler (1989), ...Ve Çanakkale 3 / Döndüler (1989). "Bu eserler Türkiye Yazarlar Birliği'nin "Yılın Romanı" ödülünü aldı (1980)." Kutsal Mahpus (1990), Sabır Ağacı (1992) - 8 ciltlik bir roman (Kıbrıs'ın 4000 yıllık tarihini anlatan bir roman), Benim Adım Yunus Emre (1994), Bir Ömür Boyu Kıbrıs... (Rauf Denktaş'lı Kıbrıs'ın son dönemini anlatan bir roman çalışması. Halen devam etmektedir.)

            Destan : Yaratılış ve Türeyiş (1965), Dedem Korkut'un Kitabı (1990), Sonsuza Uyanan Taşlar (1973)

            Oyun : Büyük Otmarlar (oyn. 1967, bes. 19789), Trampacılar (oyn. 1968), Çardaklı Bakıcı (1969). "Bu eser MEB ödülünü aldı." Köprü (1969). "Ankara'da Türk Ev Kadınları Derneği ödülünü aldı." Son Bloklar (1969), Her Bizans'a Bir Fatih (1972), Mehveş Hanım (1984), Meragati Abdülkadir (1986), Yunus Emre (1995)

            İnceleme : Türk Destanları (1986)

SEPETÇİOĞLU'NUN ROMANLARI
«Üçler Yediler Kırklar - M. Necati SEPETÇİOĞLU, İst./1975, sh 394 - 399'da yayımlandı.»
Yılmaz GÜRBÜZ
«Bu yazı Ortadoğu Gazetesi'nde yayımlanmıştır.»

            Türk çocuğuna Türkçe düşünme şuuru verebilmek için milliyetçi Türk ediplerinin eserlerini okutmalıyız. Türkçe'yi canlı şekilde öğretmek ve düşünce ufuklarını açmak için seçkin parçalar yanında edebiyatımızın tarihle yoğrulmuş eserlerini de bütünüyle tanıtmalıyız.

            Tarih, Türkçe, Edebiyat ve Sosyal Bilgiler derslerindeki kuru bilgiyi mânalandıracak, değerlendirecek; hayata bağlayacak ve bunları diğer dersler gibi sıradan ve sırf bir ders olduğu için okutulduğunu zanneden öğrencinin bu yanlış psikolojisini düzeltecek, ona bu derslerin millî hayatın canlı birer parçası olduğunu öğretecek millî romanlar, millî eserlerdir. Öğrenci bu edebî eserlerle diline, tarihine, örf ve âdetine mevzuun akıcılığı ve çekiciliği ile sevgi ile bağlanacaktır.

            Türk yazarlarının güzel Türkçe ile yazılmış millî eserleri ile öğrencinin kendi lisanına, kendi milletine ve şahsına güveni artacak, düşünce ve hayal ufku da müsbet yönde genişleyecektir. Öğrenci ve genç kadar diğer bütün insanlara da örnek hayatı, ideal insanı, hayatın manâsını, mazi istikbal bağı içinde cemiyete karşı vazifesini, sanat endişesi kadar millî düşünce kaygısını da taşıyan eserler gösterecektir.

            Öğrenci gibi okuyucu da öğüt ve yüksek ülkülerin nutuk ve ders havası içinde verilmesini değil; içinde millet, insan ve vatan gibi ulvî aşkların kendi farkında olmadan yöneltilmesini, yükseltilmesini istemektedir. Böylece o edebiyatçının eserinde kendini bulacak eser kahramanlarıyla yaşayacaktır. Orta okulda üç yıllık bir sosyal bilgiler öğreniminin tam olarak veremediği millî tarih şuurunu bir BOZKURTLAR romanı bir lâhzada verebilmektedir. Böylesine güzel canlı Türk dili ve Türk kültürüyle yoğrulmuş romanlar genci millî ülküye, millî tarihe hassasiyetle bağlamaktadır.

            1960'dan beri öğrencilerime Türk insanını, Türk milletini yaşatan; örnek Türk idealine örnek Türk insanına ulaştıran Kürşatları, Alpaslanları, Necatileri, Orhanları Atsız'ın, Şapolyo'nun, Safa'nın romanlarıyla öğretiyordum.

            Her Şubat ve yaz tatilinde verilen roman ödevleriyle sene içinde öğretilen bilgilerin millî şuur ve muhakemeyle roman cazibesi içinde verilmesinin daha sonraki sınıflarda öğrencinin gelişmesi bakımından çok müessir olduğunu gördüm. Ama öğrenciye tavsiye edilecek edebî, millî, tarihî romanlar mahduttu; vazifeler Ö. Seyfettin, A. H. Müftüoğlu, N. Atsız ve P. Safa gibi değişmeyen isimleri tekrar etmeye başladı. Cengiz Dağcı ve Tarık Buğra'nın da bulunduğu bu seçkin Türk edebiyatı kervanına 1971'den sonra büyük ve sıcak bir nefesle M. N. Sepetçioğlu da katıldı.

            Kilit'i Selçuklular konusunu öğretirken haftada bir saat okutmaya başladım. Öğrencilerin tarihe ilgisi, konuya tecessüsü daha çok arttı. Muhtelif sınıflarda roman kahramanlarının eserin en güzel yerlerinin konuşmaların tahlillerin, tasvirlerin ayrı ayrı üzerinde durduk. Türkçe ile tarihi beraber öğreniyorduk. İkisi birleşmiş hayat olmuştu; Öğrencilerimle birlikte hepimiz birer roman kahramanı olmuş, Türklük aşkı ile bilenerek Anadolu'nun fethine başlamıştık. Kilit'i, Anahtar, Kapı, Konak takip etti. Şimdi bu büyük eserlerin sonuncusunu beklemeden edebiyatımıza yeni bir üslûp yeni bir hava getiren bu kıymetli eserleri yeniden okuyorum. Düşüncelerimde belki öğrencilerimin vermiş olduğu ev vazifelerindeki tenkitlerin tesiri olacaktır. Zaten en samimi münekkit okuyucu değil mi?..

       

            Diğer neviler gibi roman da edebî ve edebî olmayan diye tasnif edilir. Gazetelerde neşredilen bir çok tarihî roman vardır. Fakat bunların çoğunun hiç bir edebî kıymeti yoktur. Günlük aktüalite gibi takip edilir, okuyucuyu sadece oyalar, hoş vakit geçirtir. Edebiyatımıza da millet hayatımıza da hiç bir müsbet tesiri yoktur.

            Bizde edebî endişe ile ilk tarihî romanı  Namık Kemal yazmıştır. Daha sonra konusu tarihten alınmış bir çok romanlar yazılmıştır. Fakat bunlardan sadece birinin, Nihal Atsız'ın eserleri gerek edebiyatımız ve gerekse gençlik üzerinde müessir olmuş, tarihe edebî bir şekilde hayat vermiştir. Onda hareket hâkimdir. Buğulu tarihimizin derinliklerindeki millî mücadeleyi melâl içinde hayalleştirerek anlatır.

            Atsız'ın romantik üslûbu M. N. Sepetçioğlu'nda zaman zaman katı bir hakikatçiliğe bürünür. Sepetçioğlu Türkiye'nin doğuşunu hazırlayan bir tarih bölümünü romanlaştırmaktadır. O, dünün unutulmuş, toprak olmuş insanını ve cemiyetini değil, dünden bugüne, ölürken hâlâ yaşayan, topraklaşırken şimdi gözümüzün önünde uyanan vatan parçasının insanlarını canlandırıyor. 900 - 1000 yıl önceki Türkler'in ruh ve inancını, üslûbunu, edasını şahsiyetini hâlâ içimizde duyamıyorsak millet olmadan bahsedemeyiz. Sepetçioğlu bu duyguyu, milletin devamlılığı, ölmezliği fikrini romanlarında canlandırmaktadır.

            Sepetçioğlu'nun romanlarında şimdi Anadolu'nun dört bir yanında yaşayan insanların bu toprakları nasıl aldığını, nasıl yerleştiğini, yurt edindiğini, nasıl hem toprakla hem de düşmanla mücadele ederek bir devlet kurduğunu görürüz. Tarihî romanı romantizmden kurtarıp hakikatin, hayatın içinde yoğurmasını bilen yazar kahramanlarını bugünkü cemiyetimizin içinden seçmiş, onlara tarih içinde birer rol vererek, sahneye çıkarmıştır. Bugün aramızda olmayan erenleri, imanlı rehber insanları ise ustalıkla yaşatmıştır. Romancı içimizden birini alıp roman sahnesine çıkarırken onun oynadığı roldeki tarihi şahsiyetin hususiyetlerine meziyetlerine ve roman içindeki vazifelerine azami itinayı göstermiştir.

            Onun dört eserinde aynı karakteri aynı vazifeyi ifa eden devam ettiren başka isimlerde kahramanlar görürüz. Kilit'in Sarı Hoca'sı Anahtar'da Kapı'da İltutmuş, Küpeli Hafız'ı da Ersagun olur. Konak'ta bunların yerini Kumral Dedeler, Edebaliler, Dursun Fakih'ler alır. Bu eserlerde Alpaslan, Kılıçaslan, Ertuğrul Gazi, Osman Bey etten kemikten insanlar olarak aramıza girmekte, çevrelerindeki insanların zaafları, ihanetleri, çekememezlikleri, kibirleri, ihtirasları içinde Türk devletinin ezelî ve ebedî varlık mücadelesini vermektedirler. Bu bitmeyen dünya kavgasında büyük şahsiyetler kadar lâalettayin insanların da büyük rolleri vardır ve Sepetçioğlu'nun romanlarında bunlar vazifeleri nisbetinde başarıyla temsil ettirilmiştir. Sepetçioğlu'nun romanlarında milletimizin asıl felsefesi, devletimizin temel müesseseleri, doğuş kendini buluş ve kuvvetleniş sebeblerimiz cilt cilt tarihten, tarih felsefesinden süzülmüş canlı bir hayat olmuştur.

"Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU - Çağımızın Dede Korkut'u" Makalesinin Yayımlandığı Dergi Kapağı
    
(TOŞAYAD KÜMBET Dergisi - Temmuz - Eylül 2007, Yıl : 1, Sayı : 6 + 3, Sh. 39 - 43.)

            Sepetçioğlu da her büyük romancı gibi önce mütefekkirdir, O da eserleri ve eserlerinin anlattığı ruh gibi kıraç bir bozkıra düşen tohumdan hayat bulmuştur; uzun ve ciddî bir gayretin, çilenin, millî tahsilin meyvesidir. Her bakımdan 150 yıldır kökümüzden koparılmak istenmemize büyük bir dirayet, celadet ve millî şuurla karşı koymuş, milliyetçi devlet adamlarının, yazarların, profesörlerin, tarihçilerin fikirleri Sepetçioğlu'nun romanlarında hayat bulmuştur. Ülkü müşterektir. Gökalplerin, Safaların, M. Turhanlar'ın, Danişmentlerin, Osman Turanların ilmî, edebî ve felsefî çalışmaları meyvesini verecek, bir Türk Felsefesi tarih, devlet, millet, roman ve hayat görüşüyle doktrinleşecektir. Sepetçioğlu'nun eserlerini böyle ulvî bir gayenin başlangıçlarından biri ve en önemli rüknü olarak görmekteyim. Romancımız Türk tarih felsefesini, Türkiye'nin hayatını ve kültürünü romanlaştırmanın mukaddes bir vazife olduğunu idrak etmiş, fakat bu sevabı kazanırken millet mesuliyet şuuru içindeki edibe büyük bir tarihî vebalin de yüklendiğini unutmamıştır.

            Sepetçioğlu millî ve tarihî bakımlardan olduğu kadar san'at açısından da edebiyatımıza büyük bir güç ve incelik getirmiştir. Onun romanlarının kuruluğunda gösterdiği ustalığı cıvıl cıvıl yeni deyişleri Selçuklu havası içinde renkli bir uslûbla kullanışında görürüz. Sepetçioğlu yetiştiği Anadolu bölgesinin ağzını konuşma edasını kahramanlarına vermekte çok başarılıdır. Yazar dokuzyüz yıl önceki Selçuklu Türkçesi'nin hususiyetlerini roman akışı içinde birer motifle hatırlatmağa çalışmış, bu çığırdaki bir denemenin katı tarihî dilinden sıyrılmıştır. Buna rağmen bazı kelimeleri sık sık kullanmak istemesi, gayri ihtiyarî okuyucuyu romanın akışından dil meselesine çekiyor. Meselâ öğsek, ınçkınnıak, ikincik, yalabuklanma, ivecen kelimeleri Türkiye'de umumiyet kazanmamıştır. Şüphesiz romancı dili zenginleştirir ve ona yeni kelimeler, deyişler hattâ kavramlar kazandırma gayreti içinde olacaktır; lüzum görülürse tarihî olay zamanındaki yaşayan, fakat bugün ölmüş birkaç kelimeye can verecektir; fakat bunun ölçüsünü herhalde taşırmamalıdır.

            Sepetçioğlu'nun kelimeleri kendine has bir kullanışı vardır. Meselâ  (Konak, s. 81); «Yıllar yılı alışık olduğu hiç yadırgamadığı bir at sırtı, kaba etlerinin altında yekindi, bir su akışında ama dört nala, düğüsü aksamalı oldu, topallamadı» cümlesinde gibi edatını kullanmamak için ismin de halinden istifade etmektedir. Konuşmaları eski Anadolu ve Rumeli Türkçesi'yle verme gayretindeki yazarın dilimize yeni girmiş bazı kelimeleri kahramanlarının ağzında iğreti kalıyor, yadırganıyor (misal : Konak, s. 36 «daniska» kelimesi.)

            Şüphesiz romancının dünyası kadar bu evi yaparken seçtiği kelimelere de karışamayız. Fakat okuyucu ile yazar arasında devamlı bir temas olduğuna göre edebiyatçı sanatıyla kendine bağladığı cemiyetin değer ve kelimelerine bağlıdır. Bu millî bağı çok iyi idrak etmiş olan Sepetçioğlu'nun romanlarında yaşayan dil hâkimdir.

            Tarihî romanda hareket daha fazla olması icap ederken, tahlil ve tasvir hacmi Sepetçioğlu'nun eserlerinde olay anlatışından daha çok yer tutmaktadır. Bu zaman zaman tezli romanın zarurî bir icabı ve mütefekkir romancının da fikren rahatladığı bir melce oluyor.

            Dört romanda da tasvirler renkli, tahliller yerinde ve kuvvetlidir. Bazen konuşmalar tiyatro gibi uzar gider. Bu hal atalarımızın «az konuş, çok iş yap» düsturuna ve meziyetine aykırı görünür. Ama biz milliyetçilerin her sanat eseriyle okuyucuya halka söylemek istediğimiz, anlatmamız şart olan bir çok hususlar var. Mütefekkir romancı, cemiyetine aşkla bağlı yazar bunları bir vesileyle muhakkak izah etmek ister.

            Romancının anlatacağı bazı olayları, fikirleri roman kahramanlarının diline bırakmak büyük maharet ister. Aksi halde okuyucuyu sıkar. Eserin gerilimi akışı kesilir. Okuyucuyu devamlı meraklı tutmak, tecessüsünü bir sonraki cilde bırakmak, edebî eseri gazetelerdeki tefrika romancılığına düşürüp düşürmeyeceği çok eskiden beri tartışma yapılan bir mevzudur.

            Kısa zamanda yaşayan üç büyük romancımız arasına giren, hattâ ele aldığı millî tarihin millî felsefeyi izah edilmemiş sahasında en kıymetli eserler vermeğe başlayan Sepetçioğlu'nun Türkiye'nin kuruluşunu anlatan romanlarından sonra münferit bütünlüğü olan romanlarını beklemekteyiz.

            Orhun Âbideleri'nde canlandırılan Türk'ün ebedî ruhu, büyük dâvâsı, ibretli dersi Alpaslanlar'ı  yetiştirmiş, bu büyük ülkü bize Orta Asya'dakilerden daha büyük devletler vermiştir. Aynı asil ruhla dolu yeni edebî eserlerimiz de gençlerimizin hayal ufuklarında böyle büyük meyveler verecektir.

            M. N. Sepetçioğlu'nun romanları, ilk nazarda basit, fakat düşündükçe manâsının hikmetinin derinliği anlaşılan «Ey Türk titre ve kendine dön» emrinin her yeni eserle daha da şiirleşip büyüyecek, dimağlarımızda durmadan yankılar yapacak destanlaşmış şeklidir.

            Kilit,  Anahtar,  Kapı,  Konak; bu yurdun ne büyük güçlükler ve mücadelelerle karış karış Türkleştirildiğinin, Türk'ün kapalı denizden açık denizlere doğru çıkış ve ebediyen müstakil yaşayacağı yurdunu seçişindeki dehasının, kısaca Türkiye devletinin felsefesinin romanlarıdır. Her öğretmen öğrencilerine, her anne baba çocuklarına bu büyük eserleri okumalı okutmalıdır.

BÜYÜK VE GERÇEK BİR SANAT ESERİ HAKKINDA DÜŞÜNCELER
«Üçler Yediler Kırklar - M. Necati SEPETÇİOĞLU, İst./1975, sh 378 - 393'de yayımlandı.»
Şemsettin KUTLU
«Bu yazı Ortadoğu Gazetesi'nde yayımlanmıştır.»

            Bilindiği üzere edebî neviler içinde roman - şiir ve tiyatroya oranla - çok daha yeni bir türdür. Ötekiler milletlerin en eski dönemlerinde bile - şöyle veya böyle - birer sanat dalı olarak mevcuttular. Romanın belirli ve kendini kabul ettirmiş bir edebî nevi olarak ortaya çıkığı Rönesans'tan da epey sonradır. Zamanla pek çok talî dallara bölünen romanın bu dallarından biri bulunan «Tarihî Roman»ın geçmişi ise bir iki yüzyılı geçmez.

            Tarihî romanın, romanın öteki çeşitlerine göre de, daha değişik bir karakteri vardır veya böyle bir karaktere sahip olması gerekir. Bu değişik karakter tarihî romana büyük sorumluluklar yükler. Bu sorumluluklardan özellikle ikisi çok önemlidir :

            l - Tarihî roman yazarı, her şeyden önce, bir tarihçi değildir; bir sanatkârdır. Roman yazdığına göre sanatkârdır ve böyle olduğu için de sanatın haysiyetini koruyacaktır. Böyle yapmadığı takdirde ortaya iki sonuç çıkar : Eseri ya kuru kuruya bir tarihtir; o zaman o kimse artık bir romancı, bir roman sanatkârı sayılmaz, bir tarihçi sayılır. Ya da - eğer tarih yönünden de kısırsa - hattâ tarihçi bile sayılmaz, tarihe sataşmış bir kişi olarak ortada kalır. O halde tarihî roman yazmaya yönelen bir yazarda mutlaka sanat kaygısı ve kabiliyeti de bulunacaktır.

         

            2 - Tarihî roman yazarı, her şeyden önce bir sanatçıdır ama, onun güçlü bir sanatkâr oluşu kendisine tarihin gerçekleriyle ve olaylarıyla keyfince oynamak yetkisini vermez. Başka bir ifade ile tarihî roman yazarı, sanatkârlık gücüne dayanarak tarihi - maksatlı veya maksatsız - ters yorumlayamaz. Gerekir ki konu edindiği tarih çizgisini bizzat tarih ilminin ve gerçeklerinin paralelinde, fakat sanatın ışığında aydınlatsın...

            Nefsinde bu iki sorumluluğu bir araya getirmiş bir kimsenin ortaya koyacağı «tarihî roman» elbette ki hem namuslu, hem güçlü, hem de sanatlı olacaktır. Ama ortada öyle bir gerçek vardır ki tarihî roman alanında -değil bizde - hattâ Batı'da bile tarihî romanın bu sorumluluğuna ve bu onuruna fazla önem verilmemiştir. Bir iki istisna dışında pek çok Batılı yazar tarihî romancılığı çok değişik şekillerde -yine maksatlı veya maksatsız - kötüye kullanmışlar, yozlaştırmışlardır.

            Türkiye'de on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başlayan romanın hemen ilk günlerinde, öteki çeşitlerle birlikte, tarihî roman da kendisini gösterir. Başka bir ifadeyle bizde tarihî roman, aynı zamanda genel romanımızın da ilk örnekleri arasında yer alır. ilk iki Türk romancısından biri olan (ikincisi Ahmet Mithat Efendi) Namık Kemal, sosyal meselelerimize eğilen ilk eseri «İntibah»tan hemen üç dört sene sonra, tarihî romanı olan «Cezmi»yi yazmıştır. Kendisiyle aynı zamanda yine tarihî roman denemeleri yapan Ahmet Mithat Efendi üzerinde fazla durmayı gerekli görmüyoruz. Çünkü Ahmet Mithat Efendi - Türk diline, edebiyatına ve basınına büyük hizmetler etmiş biri olmakla beraber - esasen iddialı bir romancı değildir. Durum böyle olunca, öteki romanlarıyla birlikte, elbette tarihî romanları da belirli bir önem ve anlam taşımaktadır.

            Bu durumda, ilk tarihî Türk romanı sayılması gereken «Cezmi»de gördüklerimiz şunlardır : Namık Kemal sanatkârdır, fakat usta bir roman sanatkârı değildir. Tarihe kargı sevgili ve saygılıdır: fakat bu sevgi ve saygısı da kendisini tarihin gerçeklerine sadakatle bağlı tutamaz. Roman tekniğinden, roman sanatının gerektirdiği dil ve anlatımdan yoksundur ve Namık Kemal bu romanında, bir romancıdan fazla, bir şâirdir. O halde Namık Kemal'i Türk edebiyatında ve edebiyatımızın bu konusunda öncü kabul etsek bile «başarılı bir öncü» olarak kabul etmemiz zordur.

            Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi'nin dışında Tanzimat Edebiyatı'nda, Tanzimat'ı izleyen Servetifünun Edebiyatı'nda ve bundan sonra gelen Millî Türk Edebiyatı (Fecriâti ve İkinci Meşrutiyet) döneminde roman türü Türkiye'de bir hayli gelişmiş ve ilerlemişse de bütün bu dönemlerde «tarihî roman» örneği hemen hemen yok gibidir.

            Cumhuriyet dönemine gelince : Bu dönemin ilk yıllarında birdenbire ve çok sayıda tarihî romanlar yazılmaya başlanmıştır. Ancak bu tarihî romanlarda iki özellik göze çarpar. Birincisi, bunların hiç bir sanat değeri taşımayan ve kaba saba birtakım maceralar dizisinden ibaret oluşu; ikincisi Osmanlı -Türk tarihine karşı belirgin bir saygısızlık içinde bulunuşu. Meselâ bunların tipik bir örneği Nizamettin Nazif'in «Kara Davut»udur. Nizanıettin Nazif, on dokuzuncu yüzyıl Fransız tarihi - macera romanlarından esinlenerek yazdığı bu yükte ağır, pahada hafif eserinde, romanının uydurma kahramanına - hem de gık dedirtmeden - Fatih Sultan Mehmet'e tokat attırır. Hem de divanhanede, bütün vezir vüzeranın hazır bulundukları bir ortamda...

            Cumhuriyet döneminde bu ve benzeri yazarlardan sonra, M. Turhan Tan gibi, tarihî roman yazarları da yetişmiştir. Ancak M. Turhan Tan ne başarılı bir sanatçı, ne de usta bir tarihçidir. Her iki konuda da orta çaplı bir kişiliği bulunmaktadır; ancak iyi niyetli bir yazar karakterinde gözükür.

            Daha sonraları" tarihî romanlarıyla büyük bir ün sağlayan Feridun Fazıl Tülbentçi, elbette usta bir yazar ve iyi bir tarihçidir. Zaten kendisini romanlarında haklı bir üne ulaştıran da bu özellikleridir. Eserlerinde tarihî gerçeklerin ve olayların en yakın paralelinde bulunmayı daima göz önünde tutan Feridun Fazıl Tülbentçi'nin en belirgin eksiği yeterince sanatkâr bir ruha ve kaleme sahip bulunmayışıdır. Yani onun tarihî romanlarını bir terazinin kefelerine koyacak olursak, bunların tarih tarafı roman sanatı tarafına oranla, daha ağır basar.

            Son yıllarda tarihî roman alanında ilk büyük merhaleyi yapan sanatkâr - hiç şüphe yok ki - Kemal Tahir'dir. Kemal Tahir «Devlet Ana»sı ile, Tanzimat'tan ve ilk roman denemelerimizden bu yana, tarihî romanın ilk yeterli ve değerli örneğini veren sanatkârdır. Burada, lehinde ve aleyhinde pek çok söz söylenmiş, yazılar yazılmış olan «Devlet Ana»nın tahlilini yeniden yapacak değiliz. Ancak şu kadarla yetinmek isteriz : Bu romanda tarih bütün özdenliği - ve içtenliği ile vardır; fakat vakanüvis tarihlerinde hangi havada ise o havada vardır. Madde ve ruh vardır; fakat bu madde ve ruh ustalıklı bir sentezle sonuca ulaştırılamamıştır. Eserin yazarı bu çok önemli konular üzerinde biraz daha titizlik ve biraz daha çaba gösterseydi, «Devlet Ana» elbette şimdiki yapısından daha da güçlü bir «tarihî roman» örneği olacaktı...

            «Tarihî Roman» meselesi üzerinde oldukça uzun bir açıklama yapmamızın sebebi, bugün artık Türk edebiyatında bu türün gerçekten dörtbaşı mamur bir örneğinin ortaya konulmuş olduğunu belirtmek içindir. Bizim samimi kanaatimiz odur ki yüz yıllık Türk romanının, tarihî roman türünde, birbirini izleyen dört ciltlik bir dizi halinde, en güzel ve en yeterli ürününü Mustafa Necati Sepetçioğlu vermiştir.

            Bu dört ciltlik dizi - her cildi ayrı adlar ve ayrı olaylar taşımakla beraber - bir bakıma tek bir romandır ve tek bir konudur. Konu genel olarak, Türk tarihinin Selçuklular'dan başlayıp günümüze doğru akan hikâyesinden ibarettir. Türk tarihinin maddesini ve ruhunu çok iddiasız, fakat çok bilgili ve duyarlı; gerçeklerin ve olayların sadık paralelinde, fakat sanatlı ve sancı bir üslûpla dile getirip cidden ustaca bir sentez yapan Mustafa Necati Sepetçioğlu bizi önce bir KİLİT, sonra bir ANAHTAR vasıtasiyle şerefli bir KAPI'dan içeri buyur etmekte ve nihayet görkemli bir KONAK'ta ağırlamaktadır. Yani dizi halindeki romanın her cildi tarihimizin bir evresi, bu ciltlerin adları da o evrelerin sembolüdür. Yazarın sadece bu buluşu ve düzeni bile başlı bağına bir anlam taşımaktadır.

     

            KİLİT'te dünyaya yeni bir uygarlığın ışıklarını serpmeye çalışan ve bunun sancıları içinde kıvranan bir kavmin bir bütün halindeki kalp atışları dile getirilmektedir. Ancak hemen ilâve etmek gerekir ki bu kalp atışlarının anlatılışı elbette basit bir fizyoloji açısından ve rasgele bir hekim gözüyle yapılmamıştır. Burada fizyolojinin yerini zekâ ve ilim almıştır; inceleyen de sevgi ve inanç dolu bir ruhtur.

            Daha küçük bir Türkmen aşireti halinde bulunan Selçukluların yüreklerinde engin ve kutsal bir özlem yatmaktadır: Yurt tutunma ve devlet kurma özlemi. Bu özlem kısa zamanda giderek bir ülküye yönelecektir. Ülkü ise elbette çabaya dönüşecektir. Çünkü özlem ülküyü, ülkü ise çabayı doğuran kutsal bir sancıdır. ANAHTAR'da nifakın zehirli elemleri, şan ve şerefin engin pırıltıları arasında, yer yer hafif gölgeler gibi kendisini hissettirir.

            KAPI'ya gelince : Bu üçüncü cilt ve üçüncü romanda, artık uzunca bir süreden beri bir gerçek halinde ortada var olan, fakat yeni ve müşahhas olaylar halinde kendisini gösteren Türk - Batı kavgası bütün boyutlarıyla gözler önüne serilmektedir. O dönem Anadolu'sunun üç belirgin sancısı Kapı'da son derece ustalıkla etüd edilmiştir : Anadolu'nun Türkleşme ve Müslümanlaşma'sının keskin bir yoğunluk kazanması, Türkleşen ve Müslümanlaşan Anadolu'ya yöneltilen Hıristiyan ve bağnaz Batı'nın maddî, manevî saldırıları; bu dönem Anadolu'sunda kendini gösteren çok çeşitli sosyal ve kültürel çalkantılar.

            Artık Büyük Selçuklu Devleti yıkılmış, onun yerine Anadolu Selçuklu Devleti kurulmaya başlanmıştır. Kılıç Arslan - ki gerçekte Anadolu Selçuklu Devleti'nin asıl kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman'ın oğludur - bu yeni devletin sultanıdır. Ersagun Bey, Çaka Bey gibi büyük ve ülkücü yardımcıları vardır.

            Ancak ne var ki Kılıç Arslan biraz bencildir: o ana baba yüzyılında bin bir engeli ve kötülüğü tek başına kendisi yenmek ister. Fakat ötekiler yine de onu desteklemek büyüklüğünü kendisinden esirgemezler. Öte yandan bu hakanın ruhunda hâlâ Şamanlığın izleri ve izlenimleri yaşamaktadır. Oysa fethedilen yerlerin Türkleşmesi için Müslümanlaşması da gereklidir. Çünkü gerek Bizans, gerek öteki bütün değişik Avrupa milletleri tek bir bayrak altında, Hıristiyanlık bayrağı altında, Anadolu Selçuklu Devleti'nin karşısındadır. Fakat bereket versin ki fetih ülküsünün ve çabasının yanında bir de ülkücü dervişlerin çabası vardır. Küpeli dervişler, onların bir devamı sayılan Yesevî, Kurt Baba dervişleri ve yeni yeni oluşan Ahî Teşkilâtı Anadolu'nun manevî kuruculuğu görevini üstlerine almışlardır.

            Kapı, Kılıç Arslan'ın ve arkadaşlarının - ve Danişmentlilerin - cidden barbar Haçlı sürülerine karşı sürdürdüğü gerçek ve kâmil kahramanlık destanlarının - çok belirgin bir tarih dekoru içinde - pek ustaca romanlaştırılmış bir örneğidir. Yazık ki Kilit'in sonunda Alpaslan'ın, Anahtar'ın sonunda Kutalmışoğlu Süleyman'ın haksız ölümleri gibi, Kapı'nın sonunu da Kılıç Arslan'ın haksız ölümü bağlar.

            Ama ne gam! En isimsiz erinden en namlı sultanına kadar ülkü uğruna verilmiş olan bu hadsiz hesapsız kurbanların mübarek kanları boşuna akmamıştır. O zamanın çıldırmış Hıristiyan ve Haçlı Dünyası'nın bütün çabalamalarına rağmen Anadolu'da Türk birliği ve egemenliği gerçekleştirilmiştir.

            KONAK'ta, Osmanlı İmparatorluğu denilen, tarihin gelmiş geçmiş çağlar içinde o en görkemli anıtının inşasının hikâyesi edilmektedir. Namık Kemal'in : «Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten» diye özetlemek istediği devletin kuruluş hikâyesi.

            Anadolu'da büyük Türk tarihinin en şevketli, en uzun ömürlü devletini kuran, bir iki yüzyıl içinde Anadolu'ya Türklüğün ebedî damgasını vuracak olan bu aşiretin, bu Kayıhanlılar'ın ve akıncı ruhlu Osman Gazi'nin efsaneden de daha güzel ve daha heyecanlı bir destanıdır Konak. Osman Gazi bu destanın bir mihrak noktasıdır; fakat elbette yalnız değildir yarattığı bu kutlu destanda. Çevresinde Kara Mürseller, Saru Yatular, Samsa Çavuşlar, Akça Kocalar, Gündüz Beyler, Konur Alplar, Turgut Alplar... gibi som ülkücü yiğitler vardır. Bunlar son büyük Türk devletinin maddesini karıp, harcını koyup, temellerini atarlarken, öte yandan o maddeye, harca ve temele mübarek bir ruh nefheden din - ilim - tarikat zümresi vardır. Yesevî Tarikatı'nın son şeyhi tarafından yetiştirilip Anadolu'ya salınan Kumral Dede - ki yazarın cidden büyük bir ustalıkla ifadelendirdiği bir tiptir - Şeyh Edebali, Yunus Emre, Sarı Saltuk, Barak Baba, Taptuk Emre, Geyikli Baba, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa, Karaca Ahmet bu zümrenin belli başlı temsilcileridir.

            Kilit'ten Konak'a kadar - birbirini izleyen ve tamamlayan bu dört romana - genel bir açıdan bakıldığı zaman ortaya, yine genel olarak, şöyle bir sonuç çıkar : Kilit'te Alpaslan ne salt kılıçlı kalkanlı bir alp tipi, ne de kitaplara kapanmış bir mistiktir. O kılıçla kalemin bir terkibidir. Daha da öteye giderek şunu söyleyebiliriz : Alpaslan, kılıcını bir çeşit kalemin emrine veren bir liderdir. Eserde bütün şartlar Bizans'ın varlığında kokuşmuş bir düzeni yıkmak çabasına koyulan Alpaslan'la ayarlıdır.

            Öte yandan Selçuklular'ın ülkülerine ulaşmasında zamanlarının medreselerinin olumlu rolü de Kilit'te başarılı bir şekilde belirtilmiştir. Bu üzerinde durulacak bir noktadır; özellikle son yüzyıllarda pek horlanan «medrese zihniyeti» telkininin üzerinde biraz durulması gerektiğini de işaret etmiş olur. Gerçek şudur ki, Türklerdeki aşiret ahlâkının yıkılıp, devlet düzeninin ve fikrinin doğmasında medreselerin çok önemli rolleri olmuştur. Yine bu medreselerle onların arınmış karakterdeki mensupları düşman ülkelerdeki düşman inançlarını kökünden söküp atmaya çalışırken, aynı zamanda fethedilmiş ülkelerdeki millî ruhun ve dinamizmin gelişmesini hazırlarlar. Milletin maddî varlığını iman ve inançla yoğurarak bu varlığa gerekli mânâyı da katarlar.

            Tarihî romanlarda olduğu gibi gerçek olan, bazı kahramanların putlaştırılmayıp, belli oranda ikinci plânlara itildiğidir. Yani milletin kaderini değiştiren devlet kurma mücadelesi gibi çok geniş kapsamlı bir çabada her şey, her şeref veya sorumluluk tek bir kahramanın sırtında değildir. Daha başka bir deyimle her kahramanın rolü, olayların boyutları içinde anlam ve değer kazanmaktadır. Bu tarihî roman yazarlarının güç başarabilecekleri bir konudur ve Mustafa Necati Sepetçioğlu bu konuda tam bir başarıya ulaşmıştır.

            Türklerin Doğu'dan Batı'ya akınlarındaki tahrik gücünde elbette cihangirlik emeli de mevcuttur. Ancak bu emelde - gelmiş geçmiş birçok cihangirler ve cihangirliklerde olduğu gibi - yavan ve gayri insanî bir düzenin ve hâkimiyet hırsının izleri yoktur. Tam tersine insanları ve toplumları iyiye, güzele, refaha ulaştırmak isteyen bir aksiyon gayreti göze çarpar. Bu da fertlerin kendi egoizmalarının üstüne çıkabilmeleri ile mümkündür. Yazar «Anahtar»da Türk tarihinin bu gerçekçi tezini meharetle ifade etmiştir.

            Milliyetçilik, aynı zamanda, gerçek insancılıkla mümkündür. Milleti salt ırkî bir birlik olarak gören düşünce - bir bakıma - bu eserde, hem de çok güzel bir şekilde, yerilmiştir. İnsanı rengi için, fizik yapısı için ve daha bunlara benzer dış özellikleri yönünden hor, hakir gören bir anlayış elbette insanlık dışıdır, ilim dışıdır. Oysa bu anlayış çağlar boyu, bilhassa son çağlarda insanlığın başına türlü felâketler getirmiştir. Bir inançla beslenmeyen, gerçek bir inançla yoğrulmayan, gerçek bir iman ve ülkünün emrine verilmeyen ırkî yapının hiç bir değeri olmayacağını yazar, eserinde son derece inandırıcı olarak belirtir. Bunu küçük bir örnekle burada da göstermek mümkündür. Çavuldur Boyu'nun Selçuklular'dan ayrı olmadığını söyleyen Ersagun Bey'e, Çaka inanmaz gibi görünür. Ersagun Bey Çaka'yı inandırmak için ispata girişir : «Neyse unut. Çavuldur'la Selçuklu'nun bir farkı yoktur. Bana inanmaz mısın? İnanmazsan getir bıçağını, damarlarımızı keselim... Bak iki kan bir değil mi ?» der.

            Hemen ilâve etmeliyiz ki Çaka'nın Ersagun Bey'e cevabı da yabana atılmayacak kadar güzeldir : «Bir şey diyeceğim ama kızacaksın yine hay Ersagun Bey'im. Şu atların da damarlarını delsek bizimkine benzer kan çıkar. Atlara da Selçuklu mu diyeceğiz?»

            Anahtar'daki dil, anlatım ve üslûp güzelliği ve seçkinliği, yine Kilit'teki gibi, ancak biraz daha oluşup, biraz daha güzellenerek ve tatlılaşarak devam edip gider. Değerli, fakat değeri gereğince bilinmemiş şairlerimizden Emin Bülend'in ünlü bir beyti vardır :

            Garbın cebîn-i zâlimi, affetmedim seni; Türk'üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi... der. Şurası bir gerçektir ki garbın bu zalim cebini bin yıldan bu yana Türklere ve Türklüğe gerçekten düşmandır. Son Trablusgarb, Balkan, Birinci Dünya ve İstiklâl Savaşları'nda da böyle olduğu gibi, hele şu içinde bulunduğumuz son yıllarda ve aylarda bile hâlâ böyledir. Bunu böylece kaydettikten sonra, Kapı'nın genel tezine gelebiliriz. Eğer yanılmıyorsak Kapı romanının genel tezi, Doğu - Batı çekişmesi, daha doğrusu Türk İslâm Doğusu'yla Batı'nın mücadelesidir.

            Dünya tarihine göz attığımız zaman bütün çatışmaların - son yılların ekonomik şartları hariç - farklı inançlar ve onların temsilcisi durumunda bulunan milletler arasında geçtiğini görürüz. Bundan dolayıdır ki farklı kültür ve inançlara mensup bulunan Türk milleti ile Batılı'nın sık sık çatışmış olması olağandır. Çatışma bin yıldır devam etmiştir; bundan böyle de devam edeceğe benzemektedir.

            İşte Kapı'da, Bizans'ın şahsında kokuşmuş ve gerçekten insanlık dışı düzenlerin çökertilişi ile Türk Batı kavgasının tezi geliştirilmiştir. Yazar bu gerçeği eserinin bütününde işledikten başka, şu ifadeyle de ortaya koyar : Haçlı seferlerinin sona ereceğini söyleyen Ersagun Bey'e Sultan Kılıç Arslan şöyle cevap verir: «Sanmam Ersagun Bey, sanmam. Bu selin sonu var daha. Bugün bitti desek bile yine sonu var. On kere bin yıl sonra da olsa yine gelecekler. Malazgirt'i unutamazlar; Anadolu'yu ellerinden çıkarışlarını unutamazlar. Ne zaman Batı'mızdan bir ordu gelse bil ki Malazgirt'in öcü için geliyor...»

            Kapı bir tarih romanı, bir olay romanı olduğu kadar, belki bundan daha da çok bir fikir ve tahlil romanıdır. Avrupalı ile Türk'ün uzun mücadelesinin dinamiğini, ülkü ve inanç farklılıklarını ve hareket tarzlarını eserinde hem bir tarih tenkitçisi hem de bir mütefekkir olarak enine boyuna işler. Tükenmiş bir Bizans karşısında çağ ötelerine kadar uzayan bir imanın taşıyıcısı, enerji dolu Türk milleti vardır. Bütün mesele inanç noktalarında toplanır, insanlık anlayışını terketmiş, yitirmiş olan milletlere, tam insancıl bir inanca sahip bulunan milletler arasındaki tezat Kapı'da çok ustaca aydınlatılır. Kapı'nın bir özelliği de şudur : Eseri okuduktan sonra kültürümüzün ve medeniyetimizin bugünkü duraklamasının sebebini daha iyi anlayabiliriz. Aslında bu duraklamanın sebebi, onun çağdışı oluşundan ileri gelmemiştir. Ehliyetsiz ellerde ve kabiliyetsiz ellerde kaldığı için duraklamıştır.

            Kapı, şunu belirtmek de ister ki Devlet, insanların çağlar boyu uğraşmaları sonucu bulabildikleri, toplum idaresindeki en ideal ve en demokratik bir güç ve örgüttür. Yazar böyle bir devlet görüşü üzerinde özellikle durmuştur. Ersagun Bey'in Çaka'ya devlet konusunda söylediği şu sözler ne kadar düşündürücüdür :

            «Böyle devlet olmaz, böyle devlet kurulmaz. Kurulsa da devamlı olmaz! Halkalar sımsıkı birbirine bağlanmazsa, en baş halkadan en son halkaya kadar aynı fikri düşünmez, aynı fikir için endişelenmezse, her halka bir yana çekerse zincir ne işe yarar?..»

            Şurası bir gerçektir ki, genellikle bütün Batı Kilisesi ve özellikle Yunan Kilisesi yüzyıllardır, ayrıca son yüz elli yıldan bu yana din kadar ve belki dinden çok devletin, milletin hizmetinde olmuş, onlara büyük yararlar sağlamıştır. O halde din müessesesi kim ne derse desin - her zaman aktif bir müessesedir. Kapı'da bu temaya da yine temas edilmiş ve üzerinde durulmuştur. Din adamlarının yapıcı çalışmaları oluşan ve gelişen bu genç devlet üzerinde yol gösterici ve destekleyici bir karakter taşır. Sultan Kılıç Arslan bile zamanının aydın - samimi dindar, fakat yobaz değil - din adamları tarafından en demokratik ölçüler içinde tenkid edilir. Romanın pek canlı kişilerinden biri olan Karakurt Hafız, bir Cuma vaazında, Allah'a inanmayan ve Şamanist bir inancı devam ettiren bir hükümdar için şöyle konuşabilmektedir :

            «Kılıç Arslan Süleyman Şah'ımın oğludur, âmenna.. Ama atalarının ruhunu et, kemik, kan yığını sanır da tekkede pişen lokmadan yedirmezse, yarın haçlarına bağlanıp gelecek selin önünde elini uzatıp, sarılacak dal da bulamaz, başını vuracak taş da..»

            Dede Korkut'un o güzelim anlatış havası Kapı'da da - asla taklit olarak değil - tatlı bir evrimleşme içinde devam eder. Meselâ şu motifle Deli Dumrul'un Azrail'e karşı çıkışı arasında aydınlık bir bağlantı kurulabilir : «Sen neye benziyorsun biliyor musun? Deli cinli yiğitlere. Azrailin karşısına çıkmış, meydan okuyorsun. Ya ben senin Azrail'in isem? Ya şimdi bir güvercin, ardından da bir alıcı kuş kılığına girip can evine pençe atarsam?..»

            Konak, şimdilik - şimdilik diyoruz; çünkü arzu ve kanaatimize göre bu dizi henüz tamamlanmamıştır ve tamamlanmalıdır - dört ciltlik dizinin son eseridir. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Konak'ta, Anadolu'da yüzyıllardır engin bir iman ve plânla sürdürülen gerçek birliğinin kurulması ve bir daha dağılmamak üzere perçinleşmesinin hikâyesi anlatılmaktadır. Osman Gazi'nin çevresinde halkalanan bir avuç kahramanla bir avuç ülkücü derviş bu perçinleme işinin mücahitleridir. Gerçi hırs ve entrika daha önceki ciltlerde de göze çarpmaktadır ama, Konak'ta bu konu zaman zaman, daha belirgin sahneler halinde kendini gösterir. Bunun da iki sebebi vardır. Biri, din ve millet düşmanları ile artık pek yüz yüze ve pek iç içe bulunulması : ikincisi de dar bir bölgedeki birbirine çok karmaşık ve çok rekabetlerin verdiği sancılardır. Bütün bunlara genel bir ad olarak «Osmanlı Devleti'nin doğum sancıları» diyebiliriz.

            Öteki ilk üç romanın da nisbeten daha dıştan kavramlı ve yine nisbeten daha objektif olan yazar Konak'ta ister istemez biraz daha içten kavramlı ve biraz daha sübjektif olmak mecburiyetini duymuş veya olayların ifadesi kendisine böyle bir yön çizdirmiş olmalıdır. Başka bir deyimle Anadolu fethi ve Türk birliğini bir devlet bünyesinde gerçekleştirme görevini yüklenen Türklerin bu tarihî fonksiyonları eskilerden günümüze doğru daha yakın çağlara doğru yürüdükçe, uzaklardan daha az net seçilen çehreler her yakınlaşmada daha net görünmeye başladıkça romanın yazan ruhunda daha bir derin ürperti, daha bir sancı heyecan duymaktadır. Bu sonuç zaman zaman biraz olumsuz, zaman zaman da çok olumlu etkiler şeklinde Mustafa Necati Sepetçioğlu'nda kendisini göstermektedir.

            Kilit, Anahtar ve Kapı'da - ne kadar canlı olurlarsa olsunlar ve ne kadar güçlü tasvir edilirlerse edilsinler -  tipleri ve karakterleri çoğu vakit tarihin biraz sisli puslu havası içinde gördüğümüz halde Konak'taki tiplerin ve kahramanların hemen hepsini çok daha yanımızda, karşımızda ve içimizde hissedebiliyoruz. Bunda yazarın tasvir ve tahlilde gittikçe daha güçlenmesinin rolü olduğu kadar, yüreğindeki millî tarih anlayışının gittikçe daha bir artık heyecana ve vecde yöneliğinin de payı olsa gerektir. «Aşk olmayınca meşk olmaz» diyenler çok doğru söylemişler, Mustafa Necati Sepetçioğlu, aşkını meşke dönüştürmekte ve bu aşkı, onu bilmeyenlere daha yakından tanıtmakta cidden başarılı bir adım atmıştır.

            Daha önceki üç romanı okuyanlar din ve Tanrı anlayışı konusunda, millet ve milliyet anlayışı konusunda, o üç romanla bu sonuncusu olan Konak arasında bazı zıt ifadeler görebilirler. Meselâ Kilit'te Ersagun Bey : «... inanmazsan getir bıçağını damarlarımızı keselim... Bak iki kan bir mi değil mi?..» der. Konak'ta Aybüken Ebe : «Yarın büyüyecek bu oğlan; babadan gelen köleliği ağır basacak; anadan gelen Çerkezliği, Çerkez'in o hırsız inadı, o kini, o bencilliği, o merhametsizliği babanın köleliğine ağa olacak..» ve benzeri sözler söyler.

            Yine Aybüken Ebe'nin : «Ebeyim ben. Doğum sırasında Tanrı benim ellerimdedir. Görüyor musun şu parmaklarımı : Tanrı doğum sırasında işte bu parmaklarımdadır...» sözleriyle romanın ölmez tipi Kumral Dede'nin : «Selâmünaleyküm ya bu vaktin sahibi...» dedikten sonraları : «Tanrı zamanın sahibidir. Vakit zamanın parçasıdır. Bütüne Tanrı, parçaya parça sahip olur...» yollu ifadeleri belki bazı okuyucuları irkiltebilir. Ne var ki Ertuğrul'un ölüm anındaki şu sözleri de yüreklere su serpebilir : «Tanrım yanıltmadı. Tanrım doğru yolda olduğumu gösterdi. Bırakın beni artık Hayme.. Dursun Fakih'i çağırın; Kur'an okumak vaktidir...»

            Din ve milliyet ile birlikte zaman zaman ikinci plândaki daha başka konulardaki çelişkili ifadelerle, yine zaman zaman bazı olayların birbirlerine bağlanışlarınlaki kopuk gibi görünen durumlar, bir bakıma Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun ufak tefek eksikliklerini gösterirken - o kanaatteyiz ki - bir bakıma da gerek roman anlayışındaki, gerek tarihî roman anlayışındaki yeniliğini ve güçlüğünü gösterir. Bütün mesele okuyucunun da her zaman yazarın seviyesine ulaşıp ulaşamayacağıdır.

            Müslüman Türk'ün devlet kurma ve medeniyet dünyasında çok lâyık olduğu yerini alma çabası dizideki dört romanın da ana kanavasıdır. Ancak bu ideali öteki ilk üçünden daha sıcak ve daha sarıcı olarak yansıtan elbette ki Konak'tır. Ertuğrul Bey'in dar imkânlar içerisinde hazırladığı devlet olma ortamı ve bu yönde Osman Bey'e verdiği öğütler, Müslüman Türk'ün bu kutsal idealini, çok başarılı olarak çizen yazar; Konak'ta edebî ve tarihî roman yazarlığı yanında gerçek bir (moeurs) romancılığı payesine de ulaşmıştır. Bu onun en seçkin taraflarından birini teşkil etmektedir.

            Kelimelerini alabildiğine halktan, cümlelerini alabildiğine geleneksel ve tarihî sentaksımızdan alarak hiç yapmacıksız ve aynı zamanda çok samimî bir dilin ve üslûbun sahibi bulunan Mustafa Necati Sepetçioğlu'nu - öteki yöndeki büyük gerçek başarılarının yanında - bu bakımdan da kutlamak isteriz. Kilit - Anahtar - Kapı - Konak dörtlüsü çağdaş edebî Türk nesrine yepyeni ve tertemiz bir hava getirmiş bulunmaktadır.

            Her geçen zamanla bu romanlar Türk Edebiyatı'nda hak etmiş olduğu yerleri, daha çok alacaklar ve daha çok milletin malı olacaklardır.


 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR