|
NİHAT
AKYUNAK |
|
Otobiyografi
:
Nihat AKYUNAK
SANAT ÇEVRESİ Dergisi - Ocak
1982,
Sayı : 39, sh. 4 - 17'de yayımlandı.
Ressam
(Mayıs 1922 Zile -
1986 Selçuk)
Ressam Nihat AKYUNAK
1964 - İstanbul
Nihat AKYUNAK - Şenlikköy 1982
Tuval Üzerine Yağlıboya 80 x 100 cm
ANILAR
Ressam Nihat AKYUNAK
SANAT ÇEVRESİ, özel sayı yaptığı sanatçıların bilinmedik yönlerini okurlarına tanıtmak amacıyla, kendi kalemlerinden çıkan ve özgeçmişleri ile sanat anlayışlarını içeren bir yazı koymayı gelenek haline getirdi ve geleneğine uyarak böyle bir yazıyı benden de istedi. İnsanın kendinden söz etmesi ve hele sanatı hakkında konuşması kadar zor bir şey yok kanımca. Bütün güçlüğüne karşın, istenileni yerine getirmeye ve sizlere bir şeyler söylemeye çalışacağım.
Ressam Nihat AKYUNAK'ın
Bir Peyzaj Resmi![]() Şenlikköy'de Kış - 1981, Tual Üzerine Yağlıboya (81 x 65 cm) |
Ressam, İst. DGS
Akademisi'nde uzun yıllar Genel Sekreterlik görevinde bulundu. O dönemin akademiler arası kurul toplantısı. ![]() Prof. Emin Barın, N. Akyunak, Mehmet Özel, Prof. Feridun Akozan ve zamanın Kültür Bakanı İsmail Hakkı TEKİNEL. |
Yıl 1982 ve tam 60 yaşındayım. Gerilere bakmak, ilk çocukluk, öğrencilik, gençlik yıllarını anımsamak, yaşam kavgasının zorlu günlerini, resim yapamamanın bunalımlarını yeniden yaşamak, yaşam öyküsü ile sanat çabalarını birbirine karıştırmadan, okuru sıkmadan anlatabilmek ne de güç!
En iyisi sanat anlayışımı eleştirmenlere bırakarak, bana biraz ters gelmekle birlikte, ben yine de kendimden söz edeyim.
Soldan Sağa :
Gültekin Elibal, Selâhattin
Uzunlu, Cemal Tollu, Dinçer Erimez ve Nihat AKYUNAK.
Bu fotoğraf 17 yıl önceye aittir.
Önce Galiçya cephesinde, sonra Çanakkale'de döğüşen babam, daha sonra da Kurtuluş Savaşı'na katılmış. Ben 1922 yılının Mayıs'ında, babam cephede iken dünyaya gelmişim. Çocukluk yıllarımın en silinmez anılarından biri, 4 belki de 5 yaşımda iken binlerce insanın arasında, toprak bir yolda ve toz bulutları içinde ailemin yanı sıra, Samsun'dan Zile'ye gelen ilk treni ve devrin Başvekili İsmet İnönü'yü görmek için istasyonda düzenlenen karşılama törenine gidişimizdir. İleriki yıllarda bayraklarla donatılmış o ilk trenin, benim yaşamımın biçimlenmesinde çok büyük rolü olmuş, o küçük istasyon ve gelip geçen trenler benim için uygarlığa ve geleceğime uzanan yolun simgesi haline gelmiştir.
Zile'ye Trenin İlk Gelişi
1929 yılında ilkokula başladığımda, uzun süren savaşların yorgunluk ve sıkıntılarına, bir de 1930 Dünya ekonomik bunalımının ülkemize de yansıması eklenmiş olacak ki, yaşam koşulları oldukça ağırdı kasabamızda. Halk yoksulluk içindeydi. Ne var ki gerek memleketin eşrafından oluşumuz, gerekse babamın ticaretle uğraşması nedeniyle bu yoksulluk ve sıkıntılardan fazlaca etkilenmiyorduk.
İlkokulun 3. sınıfındayken, sık sık İstanbul'a mal almaya gelen babam, bir keresinde beni de beraberinde getirmişti. İlk kez trene biniyor, ilk kez Samsun'da denizi görüyor ve yine ilk kez vapurla yolculuk ediyordum. İki gün, iki gece süren yolculuğumuz sonunda ve pırıl pırıl bir sonbahar gününde Karadeniz'den Boğaz'a giren geminin güvertesinden İstanbul Boğazı'nın iki yanını büyük bir hayranlıkla seyrediyor, kıyı boyunca sıralanan görkemli okulların rıhtımlarında gezinen öğrencilere özenerek bakıyordum.
Bu kısa süren geziden döndüğümde artık tek düşüncem Zile'deki ilk ve orta okulu bitirmek, sonra da İstanbul'a gidip o güzel ve kocaman okullarda okumaktı.
Yeni yılınızı kutlar, sağlık ve mutluluklar dilerim. İmza Nihat AKYUNAK |
|
MEVLEVÎLER NİHAT AKYUNAK 1922'de Zile'de doğdu.
COPYRIGHT TIGLAT BASIMEVİ İSTANBUL 47 09 490 |
![]() Nihat AKYUNAK - 1973 |
İlkokulda iken resim yapmayı çok severdim. Orta okulda ise resim yapmak artık benim için bir alışkanlık haline dönüşmüştü. Annem bu resim yapma tutkumdan ve öteki derslerimi ihmal ettiğimden dolayı yakınır ve sık sık da «yaptığın bu resimlere, yarın ahirette can vereceksin bre oğul...» diye paylardı beni. Çünkü ona göre resim yapmak günahtı.
Annemin bürün bu uyarılarına karşın, çocukluğumda traş olmak için gittiğim berber dükkânının duvarlarını süsleyen resimleri büyük bir hayranlıkla seyretmekten kendimi alamazdım. Duvarları dolduran ve şimdi pek çoğunun konusunu bile hatırlamadığım resimler arasında beni en çok etkileyenlerden biri, bir sandalın içinde, nehirdeki timsahlarla mücadele eden insanların yüzlerindeki korku ve dehşet ifadesiydi. Bunun yanında ise bana daha sevimli görünen, beni alıp uzaklara götüren av sahneleri, deniz ve orman resimleri ve bir de başında tacı olan çok güzel bir kadın portresi vardı. O güzel kadının yine o yıllarda dünya güzellik kraliçesi seçilen Keriman Hâlis olduğunu çok sonraları öğrendim.
Ressam Nihat AKYUNAK
30 x 40 cm - Duralit Üzerine Yağlıboya
Bu berber dükkânı benim ilk müzemdir diyebilirim. Anadolu kent ve kasabalarındaki berber dükkânlarının pek çoğu bu geleneği bugün de sürdürmektedirler. Onun için yolum ne zaman Anadolu'ya düşse, berber dükkânlarından içeri eğilir ve geçmişteki günleri anımsayarak duvarları araştırırım hep.
Çocukken bir başka merakım da okul kitaplarımın ve Halkevi'ne gelen Ulus Gazeteleri'nin sayfalarını süsleyen resimlere tekrar tekrar bakmak ve zaman zaman da kitaplarımdaki resimlerden kopyalar yapmaktı. Benim çocukluk yıllarımdaki resim dünyam işte sadece bu kadardı.
Zile Halkevi Açılma Töreni - Cumhuriyet Halk Fırkası Halk Kürsüsü
Orta okulu bitirdiğimde babam İstanbul'da yeni iş ortaklıkları kurduğundan ailece İstanbul'a taşınmış ve Fatih semtinde yerleşmiştik. İstanbul Erkek Lisesine gidiyordum. Ne olmak istediğime ilişkin henüz hiç bir kararım yoktu. Hele Akademi denen ve resim öğretimi yaptırılan bir kurumun varlığından bile habersizdim.
Derken günlerden bir gün bir okul arkadaşım bana Akademi'den söz etti. Kalkıp Akademi'ye gittik. Bir de baktım ki burası, benim çocukken İstanbul'a ilk gelişimde geminin güvertesinden seyredip hayran kaldığım okulun ta kendisi idi. Öte yandan, yanan eski Akademi binasının büyük holünün iki yanında yer alan biri Velazquez'e, diğeri de Goya'ya ait iki dev kompozisyonla öteki tablolar beni büyülemişti sanki. Bunlar benim gördüğüm ilk tablolardı.
Nihat AKYUNAK - «Villa Biçim» 1980
Duralit üzerine yağlıboya (46 x 55 cm)
Eski Akademi'nin görkemli yapısı, kristal avizeleri, Soma'daki mermerden masaları, koca salonu baştan başa kaplayan yekpare halıları, tabloları, heykelleriyle ve göz alıcı dekorasyonu ile her şey başımı döndürmüştü. Hemen idareye gidip giriş koşullarını öğrendik ve ertesi yıl da giriş sınavlarına katıldık. Yıl 1940.
İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve daha sonra da İstanbul'un kısmen tahliye edilmesi nedeniyle babam zâten pek de iyi gitmeyen işlerini tasfiye etmiş ve aile yeniden memlekete, oradaki işlerinin başına dönmüştü. Bu yüzden Akademiye girmeme kimse engel olmamış ise de, sonradan durumu öğrenen ve Yüksek Ticaret Okulu'na gitmemi, kendisi gibi tüccar olmamı isteyen babam, bu kararımdan hiç memnun kalmamış ve bu yüzden de aramız açılmıştı.
Bundan 42 yıl öncesinin koşulları dikkate alındığında. Türkiye'de ressam olmayı isteyen bir gence hiç kimse, hele hele bir baba "aman ne iyi etmişsin evlâdım" demezdi. Nitekim o zamanlar Akademi Müdürü olan rahmetli Burhan Toprak bile zaman zaman öğrencileri gruplar halinde odasına toplar. Akademiye niçin girdiğimizi, sonunda ne yapacağımızı sorardı. Ardından da kesin bir tavırla bu işte birinci olacaksınız, ikinci olmak yok. Aksi halde aç kalırsınız diye de eklerdi. Yüz hatlarındaki ifadeden geleceğimizi düşünerek bizlere acıdığını sezinlerdik.
Nihat AKYUNAK «Restaurant Kerem'de yemek yiyen bir turist kafilesi, Girne 1981» ![]() Kroki : Karton üzerine çini mürekkebi - 24 x 34 cm |
Nihat AKYUNAK![]() Tual Üzerine Yağlıboya - 46 x 55 cm |
Bu acımanın değişik bir şekli de 1942 yılında başıma geldi. Aylardan Şubat'tı ve her yer karlarla kaplıydı. Sömestre tatilini geçirmek üzere Zile'ye gidiyordum. Haydarpaşa' dan trene binmiştim. Diğer yolcular da kompartmandaki yerlerini almışlardı. Derken hep bilinen soruşturma ve tanışma faslı başladı. Karşımda oturan yaşlıca bir kadın belli soruları bana da yöneltti! Nereye gidiyordum? Niçin gidiyordum? Ne iş yapıyordum?
Sömestre tatili için memleketime gittiğimi, Akademi'de okuduğumu ve ressam olacağımı söyleyince bana hayretle ve .biraz da acımayla bakarak "vah vah, çok yazık. Evlâdım sende hiç de ressam olacak hâl yok, arslan gibisin, maaşallah" demişti. Kadıncağızın romanlardan edindiği bilgilere ve de inanışına göre ressamların da şairler, yazarlar, müzisyenler gibi zayıf, naif. biraz da müteverrim tipli insanlar olması gerekirdi. Her ne kadar o zamanlar oldukça yaygın ve tedavisi de güç olan veremli bir insan hâlim yok ise de, öğrencilik yıllarında nasıl olup da verem olmadığımıza halâ şaşarım.
Ressam
Nihat AKYUNAK
37 x 44 cm - Duralit Üzerine Yağlıboya
İkinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürüyordu. Türkiye savaşa girmemiş olmakla birlikte "büyük bir orduyu salt kendi olanakları ile besliyordu. Memlekette her şeyin darlığı vardı. Ekmek karne ile veriliyordu. O sıralar kaldığım, Sultanahmet'teki Balıkesir Yüksek Tahsil Talebe Yurdu'nda yemek de çıkmazdı. Sıcak bir kap yemeğin özlemini çekerdik hep.
Bir gün yarım, bir gün de dörtte bir olarak verilen ve bütün gıdamız olan ekmeğin Fındıklı'daki fırından, Akademi'ye gelinceye kadar geçen sürede parmaklarımızın arasında nasıl da eriyip gittiğini fark bile edemezdik. Yurttan çıkıp bir süre de Çemberlitaş'ta Piyerloti Caddesi'ndeki bir evin bodrum katındaki bir odada sefilleri oynadım. O sıralar eşimle tanıştım. Bir süre sonra onun girişimi ile Nişantaşı'nda, onun bitişiğindeki sağlıklı bir pansiyona yerleştim. 1945 yılının 29 Kasım'ında da evlendik, 1948'de oğlumuz Ümit, 1956'da da Mücahit dünyaya geldi.
Nihat AKYUNAK - T.
A. Koleksiyonu![]() Duralit ÜzerineYağlıboya - 54 x 40 cm |
Nihat AKYUNAK - 1984![]() Duralit Üzerine Yağlıboya - 20,5 x 18 cm |
Eskiden, Akademi'de sene ve sınıf sistemi yokmuş. İsteyen istediği sürece bir atölyeye devam eder, sonra da istediği ve kendine güvendiği zaman mezuniyet imtihanına girermiş. O yıllarda Akademi'den senede ancak bir kaç kişi mezun olurmuş. Bu durum, biraz da asker kaçaklarının barınmasına yol açtığı için olsa gerek, değiştirilerek sene ve sınıf sistemi getirilmiş. Daha sonra da Yüksek Resim Bölümü ihdas edilmiş. Biz bu yeni sisteme göre Akademi'ye girmiş, sınıflarımızı başarı ile geçerek son sınıfa gelmiş ve 1946 - 1947 öğretim yılı sonunda da 23 kişi birden diploma konkuruna girmiştik.
Bunu gören hocalarımızı «Efendim bu kadar ressama ülkenin gereksinimi var mıymış? Bu kadar insan mezun edilir miymiş?» diye bir düşüncedir, bir telâştır almış. Bu gerekçe ile olacak ki sınava girenlerin tümünü sınavın birinci aşaması sonunda başarısız göstererek kompozisyon uygulamasına sokmadılar. Gençlerin, öğrenimlerini ne güç koşullar altında sürdürdüklerini bilemezlerdi elbet. O zamanların gençliği bir kuzu kadar sessiz ve uysaldı. Hocalarımıza karşı çıkmak, bir şeye itiraz etmek haddimiz değildi. Ama nasıl olduysa oldu bilemiyorum, toplanıp Bakanlığa müşterek imzalı bir dilekçe yolladık. O yıllarda diploma konkuru yılda bir kere ve yalnız Haziran aylarında açıldığı halde, şikayetimizi inceleyen Bakanlık bizi haklı görerek Eylül ayında, sınava, bırakıldığı yerden devam edilmesini emretti. Böylece hepimiz mezun olduk. Ama 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ilk kez açılan ve uzun yıllar bir daha da açılmayan Avrupa sınavını da kaçırmıştık.
Millî Kütüphane Tablo Koleksiyonu Millî Kütüphane Başkanlığı’nda, çoğunluğu ressamının bağışı olmak üzere yağlı boya, sulu boya, karakalem ve karışık boya tekniğiyle yapılmış toplam 494 adet tablo arşivlenmiştir. Bu tabloların karakalem, sulu boya ve karışık tekniklerle yapılmış olanının tamamı Ressam Hoca Ali Rıza’ya aittir. Özellikle kara kalem ve sulu boya çalışmaları değişik boyutlardaki yapraklar üzerinde olup, 24 albüm içerisinde toplanmıştır. Kitap Dışı Materyaller Şubesi’ndeki müze salonda, standart ortam ve donanımlarla korunan çerçeveli ve albüm tablolardan yararlanılması, ancak tabloların fotoğraflarının kullandırılmasıyla mümkün olmaktadır. Not : Ressamın yaptığı bir resim Millî Kütüphane koleksiyonundadır. |
Mezun olduk da ne oldu? Dertler, sıkıntılar bitti mi? Ne gezer! Tam tersine, asıl dert o zaman başladı işte. 1947'nin Türkiye'sinde Akademi'den ressam olarak diploma almışsın, ama ne işe yarar ki bu? Mecburî hizmetiniz yok ki sizi hemen tâyin etsinler. Ne bugünkü kadar okul, ne de hocaya gereksinim var. Gazi Terbiye'den yetişenler yetiyor da artıyor bile. Üstelik siz resim öğretmeni olmak için değil, ressam olmak için eğitilmişsiniz. Kim dedi size, Akademi'ye gidin de yıllarca yarı aç, yarı tok okuyup ressam olun diye!... Resim yapayım da hayatımı kazanayım deseniz, o yıllarda o da olanaksız. Böyle bir girişimde bulunmak isteyen insana gülerlerdi ancak.
O halde ekmek parası için bir işe gireceksiniz. Eğer içinizde bir ateş duyuyorsanız, bu işi gerçekten seviyorsanız, işinizden arta kalan zamanlarınızı değerlendirerek, tatillerinizden yararlanarak ve de geceleri çalışarak resim yapacaksınız. Ben de öyle yapmak zorunda kaldım. Çünki bir ailenin sorumluluğunu taşıyordum.
Mezun olur olmaz iş aramaya koyuldum. Gerek mesleğe yakınlığı, gerekse zaman açısından en uygun iş yine de hocalıktı kuşkusuz. Onun için de öncelikle oradan başladım işe. İlk başvurduğum yer Özel Yeni Kolej oldu. Tesadüf bu ya Okul Müdürü İstanbul Erkek Lisesi'ndeki Fransızca hocammış ve de resim öğretmeni arıyormuş üstelik. Eski bir öğrencimin bana hoca olarak gelmesi beni çok sevindirdi diyerek o tonton, o babacan haliyle hemen inhamı yazdırtıp göreve başlattı.
Nihat Akyunak - Peyzaj![]() 45 x 54 cm Kontrplâk Üzerine Yağlıboya |
Nihat Akyunak - Oturan
Kadın![]() 40 x 36 cm Kontrplâk Üzerine Yağlıboya |
O yıllar henüz liselere Sanat Tarihi konmamış olduğundan gerek ders, gerekse ücret azlığı nedeniyle bir ay sonra İstiklâl Lisesi'nde de ders aldım. Bir yıl çalıştıktan sonra askerlik görevimi, yapmak üzere Yedek Subay Okulu'na gittim. Terhis olduktan sonra da yeniden aynı görevlerime döndüm. Ayrıca Yeni Kolej'de bir yıl kadar da Müdür Muavinliği yaptım. Sosyal Sigortalar Yasası henüz çıkmış olmasına karşın özel okulların bir gelecek vâdetmemesi nedeniyle 1950 yılında İstanbul Belediyesi'ne başvurdum.
Akademi mezunlarından pek çoğu Belediye'nin İmar ve Fen İşleri Müdürlükleri'nde çalışıyorlardı. Beni de ressamım diye İmar Müdürlüğü'ne vermek istediler. Ancak ben, ressamlığımı proje bürolarında yozlaştırmak istemediğimden oralarda görev almamakta direndim. (Tüm çalışma hayatımda da ressamlığımla iş hayatımı karıştırmamaya özen gösterdim.) Bunun üzerine Neşriyat ve İstatistik Müdürlüğü'ne Neşriyat Memuru olarak atandım. Benim için çok yararlı olan bu ortamda 1958 yılına kadar basınla iç içe yaşadım. Daha sonra da çeşitli yönetim görevlerinde Müdür Muavini, Müdür Vekili ve Müdür olarak 1970 yılına kadar çalıştım.
Belediye'ye girdikten sonra Yeni Kolej'deki görevimden ayrıldım. Yakınlığı nedeniyle İstiklâl Lisesi'ndeki Resim ve Sanat Tarihi derslerimi ise 1971 yılına kadar ek görev şeklinde sürdürdüm. Bu arada çeşitli dergi ve gazetelere yazılar yazıyor ve resim yapmaya çalışıyordum. Yönetim alanındaki deneylerim ve sanatsal çalışmalarım nedeniyle biri 1962 yılında rahmetli Halil Dikmen'in, diğeri de 1966 yılında Sayın Mükerrem Keymen'in Genel Müdürlükleri zamanında Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Plâstik Sanatlar Şubesi Müdürlüğü'ne naklen tayinim için yazılı teklifler aldım. Ancak İstanbul'da kurmuş olduğum aile ve iş düzenimin bozulmaması için Ankara'ya gidemedim.
1969 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademileri Kanunu'nun çıkması ve bu kanunla Akademi'deki üç Müdür Muavini kadrosunun kaldırılarak, yerine bir Genel Sekreter kadrosunun ihdası üzerine Akademi Genel Sekreterliği için yapılan teklifi kabul ederek 1970 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Genel Sekreterliği'ne, Akademinin ilk Genel Sekreteri olarak Bakanlıkça atandım.
1971 yılında ek görev olarak Cours de Soir Atölyesi'nde Desen Dersi, ardından Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu'nda da Sanat Tarihi dersleri üstlendim. 1970 - 1976 yılları çalışma hayatımın en zor, en ağır ve de en bunalımlı yılları olmuştur. İşin ağırlığından resim yapamaz, sergi açamaz, dergi ve gazetelere yazılarımı yazamaz olmuştum. Bu yıllar sanat hayatımda bir boşluktur.
Sayın Nüzhet İslimyeli Ankara Sanat Dergisi'nin Kasım 1979 tarihli sayısında şöyle diyor bu dönem için «Bu yıllarda sanat ortamının içindedir de, çalışabilme olanağı açısından yeterince zamana sahip değildir.» 1976 yılında Genel Sekreterlik'ten ayrılarak Desen Dersi öğretim görevliliğine naklen atandım. Ayrıca 1977 yılından 1981 yılına kadar da Devlet Tatbikî Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nda Genel Sanat Tarihi ve Çağdaş Sanat Dersleri verdim. Ancak Genel Sekreterlik'ten ayrıldıktan sonradır ki yeniden resim yapma olanağına kavuştum. Yine bu yıllardadır ki ilk özel atölyemi kurdum.
Nihat Akyunak
- Şenlikköy'deki İlk Atölyem 1979 |
Nihat Akyunak |
Şimdilerde ise 33 yılı aşkın bir yaşam savaşından sonra yorgun, ama mutlu ve huzurlu olarak köşeciğimde oturmuş, sadece resim yapıyor, resim düşünüyor ve resimle yaşıyorum.
NİHAT AKYUNAK
KRONOLOJİSİ
Ressam Nihat AKYUNAK Atölyesinde
KRONOLOJİSİ
SANAT ETKİNLİKLERİ KİŞİSEL SERGİLER
YURT İÇİ KARMA SERGİLER
|
YURT DIŞI ULUSAL SERGİLER
ULUSLARARASI SERGİLER
|
ATATÜRK
VE
PLÂSTİK
SANATLARIMIZ
Makale
:
Nihat AKYUNAK
Ressam Nihat Akyunak bir açık hava çalışması sırasında.
1963 - 1971 yılları arasında KEMALİZM, KADIN, ONÜÇ, İSTANBUL, YELKEN, ANKARA SANAT Dergileri ile DÜNYA Gazetesi ve diğer bazı gazetelerde genel sanat konuları ve sanat eleştirileri yazmış olan Nihat Akyunak'ın, KEMALİZM Mecmuası'nın Mayıs 1964 tarihli ve 22 sayılı nüshasında, yani bundan tam 18 yıl önce yazmış olduğu «ATATÜRK VE PLÂSTİK SANATLARIMIZ» konulu bir yazısını (dilinin biraz eskimiş olmasına rağmen) aynen sütunlarımıza aktarıyoruz.
SANAT ÇEVRESİ
Türklerin, plâstik sanatlar sahasındaki ilk eserlerine Orta Asya'da rastlamaktayız. Budizm ve Maniheizm Dini'ni kabul etmiş bulunan Orta Asya Türkleri Budist ve Maniheist mabetlerin duvarlarına fersk tekniği ile resimler yapmışlar, İslâmiyet'i kabul ettikten sonra da İslâm Dini'nin canlı suretlerin tasvirini günah sayması dolayısiyle minyatür resme geçmişlerdir. Türkler, plâstik sanatlardaki yaratıcı kabiliyetlerini, daha Orta Asya'da yaşadıkları devirlerde göstermişlerdir.
Bilhassa Uygur Türkleri'nde minyatür sanatı büyük bir gelişmeye mazhar olmuştur. İran'da Maniheizm'in yasak edilmesi ve Mani'nin öldürülmesi üzerine Maniheist İran minyatürleri de yakılmış olduğundan, Orta Asya Uygur Devleti'nden kalan minyatürler bu sanatın en eski örneklerini teşkil etmektedir. Orta Asya'dan başlayan büyük göç üzerine ön Asya'ya yerleşmiş bulunan Uygur Türkleri burada da yaratıcı faaliyetlerine devam etmişler ve Bağdat'da büyük bir minyatür okulu kurmuşlardır.
Nihat Akyunak![]() 23 x 31 cm Yağlıboya |
Nihat Akyunak - 1980![]() 46 x 55 cm -Duralit Üzerine Yağlıboya |
Gerek Büyük Selçuklular, gerekse Anadolu Selçukluları ile Osmanlılar zamanında Türk resim sanatı minyatür tekniği île devam etmiş ve Türkler'in Avrupaî tarzdaki resim sanatı ile ilk teması Fatih Sultan Mehmet'le başlamıştır.
İlim ve sanat âşığı olan Fatih devrinde Matteo di Pasti, Kostanza da Ferrara, Paolo da Ragusa, Benedetto da Mayano gibi ressamlar İstanbul'a geldikleri gibi bizzat Fatih, o zamanki Venedik Dukası'ndan ünlü bir ressamı Türkiye'ye göndermesini taleb etmiş ve bu davet üzerine İstanbul'a gelen Centille Bellini'ye kendi portre ve madalyonlarını yaptırmıştır. Fatih tarafından atılan bu ilerici adım oğlu Beyazıd'ın sofuluğu yüzünden durdurulmuş ve yüzyıllar boyunca sürüp giden koyu bir taassub, plâstik sanatlar dünyamıza kara bir bulut gibi çökmüştür. 20'nci yüzyılın ikinci yansında bulunmamıza, Dünya'mızın, atom ve seyyareler arası seyahat devrini yaşamasına rağmen, memleketimizde bu gün dahi canlı suretlerin tasvirini günah addeden zihniyet hâlâ yaşamaktadır ve eski devirlerin ikona kırıcıları gibi zaman zaman Atatürk büst ve heykellerine saldırarak onları parçalamaktadır. Dini âlet ederek tasvir düşmanlığını yayan bu inanıştaki kimseler, İstanbul'un fethini müteakip Ayasofya'nın fresk ve mozayiklerinin tahribine müsaade etmeyerek onların olduğu gibi muhafazasını emreden ve o haliyle içinde ilk Cuma Namazı'nı eda eden Fatih'ten, saray ve kasırlarının duvarlarını fresk ve mozayik tekniği ile yapılmış figüratif resimlerle tezyin ettiren Abbasî Halifeleri'nden daha mı dindardırlar acaba?
Nihat Akyunak![]() 46 x 37,5 cm Duralit Üzerine Yağlıboya |
Nihat Akyunak - Bahçe![]() 30 x 25 cm -Duralit Üzerine Yağlıboya |
Plâstik sanatlarımızın gelişimi bakımından memleketimizde ikinci büyük hamleyi II. Mahmut yaptırmış ve Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırdıktan sonra tasvir yasağına meydan okurcasına kendi portrelerini yaptırarak devlet dairelerine astırmıştır. Bundan sonra uzun fasılalarla Mühendishane-i Berri-i Hümâyun'a, Mekteb-i Harbiye'ye resim dersleri konulmuş, I883te kurulan Sanayi-i Nefise-i Mekteb-i Âlisi ile resmin günah sayıldığı bir memlekette resim ve heykel tedris edilmeye başlanmış ise de bütün bu hareketler çok ağır bir tempo ile devam etmiştir.
Ancak Cumhuriyet devrini takip eden Atatürk- inkılâplarının lâiklik prensibi ile plâstik sanatlarımız her türlü taassub ve baskıdan kurtularak gelişme imkânlarına kavuşmuştur. Bundan sonradır ki şehirlerimizin meydanları âbidelerle tezyin edilmeye başlanmış ve bizzat Atatürk'ün emriyle memleketimizde ilk defa olarak bir resim ve heykel müzesi tesis edilmiştir. Sanayi-i Nefise-i Mekteb-i Âlisi, Güzel Sanatlar Akademisi hâline getirilmiş ve Avrupa'dan getirtilen profesörlerle takviye edilerek bugünkü gelişme imkânları sağlanmış, Devlet Resim ve Heykel Sergileri'nin tesisi ve yurt gezileri ile sanatkârlara çeşitli imkânlar verilmiştir.
«Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.» diyen Büyük Atatürk, milletlerin; bıraktıkları sanat eserleri ile ebedileşeceklerine ve ancak sanatları ile medeniyet dünyasında söz sahibi olabileceklerine işaretle, sanatın milletlerin hayatındaki büyük önemini belirtmiş ve «Efendiler, mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, başvekil, hattâ reisicumhur olabilirsiniz; fakat sanatkâr olamazsınız» derken de sanatkârlara verdiği değeri ifade etmiştir.
Nihat Akyunak - İskeleden Görünüm
21 x 35 cm - Mukavva Üzerine Yağlıboya