ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 27 Eylül 2007 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

Bir Daüssıla Rüyası :
MAHALLE

Makale : A. Rahmi ŞEYHOĞLU
(GOP Üniv. Öğr. Görevlisi, Zile Meslek Yüksekokulu)
raseyhoglu@hotmail.com


http://zmyo.gop.edu.tr/icerik/akademik_personel/index.htm#ogretimgorevlileri

Bir Daüssıla Rüyası :
MAHALLE



 

"Geçmiş zaman olur ki
Hayali cihan değer
Bir an acı duyar insan belki
Sevmişse biraz eğer
Anlar ki geçenlerin
Rüyaymış hepsi meğer
Rüya olsa bile o günlerin
Hayali cihan değer..."
                                      
  Necip Celal Andel


Zile Belediyesi 2005 Yılı Masa Takvimi

            Dünyadaki hikâyemiz ne zaman başladı bilemiyoruz. Ancak, ilk insandan bu yana değişmeyen ve değişmeyecek olan iki kavram : Aile ve hane. İnsan olmayı öğrendiğimiz ve mensubu bulunduğumuz sulbün devamlılığı için gerekenleri devşirip hayat hikâyemize başladığımız ilkokuldan evvelki mektep : aile ve hanedir.

            Hepsi ayrı bir dünyaya açılan ve hepsi insana işaret eden insan yuvalarının sıra sıra, arkalı önlü dizilerek değerlerin ve hikâyelerin antolojileri hükmünü taşıyan, beşerî münasebetlerin provalarını yapıp insan içine çıktığımız mekânlar da mahallelerdir.

            Mahalle insanların biriktirdiği hikâyelerin, ruhun ve şahsiyetin billûrlaştığı cemiyet içindeki hücreler gibiydi. Şehir denen vücudun uzuvlarıydı. Birbirine bağlı hattâ sırt sırta ama birbirinden farklı karakterlere sahip canlı birer bünyeydi mahalleler.

            Câmi, çeşme ve bakkal bir mahallenin olmazsa olmazlarıydı. Adreslerin ve tariflerin de hareket noktaları; bakkalı geçince, câminin karşısında, çeşmenin az ilerisi…

            Evler… Sırt sırta ya da insanları gibi yüz yüze bakan, daracık çıkmaz sokakları dolduran, yüzlerce defa tamirattan geçmiş ahşap ya da kerpiçten yapılma, en fazlası iki katlı, bahçesinde mutlaka kavak ağacı bulunan, varsa kuyusu buzdolabı olarak kullanılan; yazın serinlik, kışın ise insanın içine kasvet veren, sakinleri terk ettiğinde hemen harabeye dönüvererek, geceleri cin ve peri dolaştığına inandığımız yorgun savaşçılar… Evler…

            Mahallelerde zaman Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati”ne göre geçerdi. Hayat Yatsı Namazı'nı müteakiben, İkindi'den sonra, Akşam Ezanı okununca diye plânlanırdı. Güneş doğunca gün başlar, güneş batınca biterdi. Babalarımız eve gelince bize de yol görünürdü fatihi olduğumuz sokaklardan. Sofraya herkes gelmeden, besmelesiz oturulmaz, şükretmeden de kalkılmazdı. Sofralar fakirdi ama bereketliydi. Soğanın cücüğünü küçükler yer, ama bütün ayak işlerine de onlar koşardı.

            Sefertasları vardı. Daha tost, hamburger icat olmamıştı. Ellerinde sefertasları ile sabahın alacakaranlığında belirenler umumiyetle fabrika işçileri idi. Esnafın sefertasları öğle vaktinde sefere çıkar, çıraklar halkalı pide almaya koşardı.

            Mahalleler insanların, insanlarda mahallelerinin mizacını bürünürlerdi. Bir insan hakkında ilk hükümler hangi mahalledensin ile başlar, kimlerdensin ile devam ederdi. Mahallenin her ferdinin umumî adı mahalle sakini idi. Çünkü mahallede herkes sakin olmalıydı. Taşkınlık, terbiyesizlik ve saygısızlık dışlanmakla cezalandırılırdı. “Mahalleye geldik” sözü haram ayların başlaması gibi yasakların ve kendine çeki düzen vermenin en sert ikazıydı.

            Mahallenin namusu vardı. Mahallenin ismi vardı. Bunlar elbirliği ile korunur ve kollanırdı. Mahalleden olmadığı anlaşılana “bir şey mi aradın arkadaş” diye sorarlardı. Sahurda ışığı yanmayanın uyanamamışlar diye kapısı çalınırdı. Bacası tütmeyenin kapısına odun kömür bırakılırdı gece karanlığında.

            ”Neredeyse komşu komşuya mirasçı olacak zannettim” diyen son Resul'ün mübarek sözlerindeki insanlığın en güzel eseri komşuluğun yaşandığı yer mahalle.

            Mahallelim demek kardeşim kadar derinden ve içtendi.  Akrabalık kadar yakın bir ünsiyet inşa eden komşuluğun yegâne hayatgâhı olan mahalleler…

            Kapının eşiği evin gümrüğü gibiydi. Sevmedikleri içineşikten adım attırmam, eşiğine adım atmam” denirdi. Kadınlar eşiklerde çene çalar, havadis toplarlardı. Seyyar satıcılardan eşikte alışveriş yapılırdı. Çocuklar kapının eşiğinden “bir mâniniz yoksa bu akşam size geleceğiz” derlerdi. Nedense hiç mânide çıkmazdı ve “buyurun gelin” denirdi.

            Mahallenin bakkalı borç birikti diye ne kadar söylense de kimseyi ekmeksiz bırakmazdı. Pencere önlerinde “Vita” ve “Evet” marka margarin tenekelerine dikilmiş çiçekler kokardı. Koş bakkaldan “Tursil” al denirdi. O zamanlar her mamûl ilk çıkanın adı ile anılırdı.

            “Bir top gürültüsüyle bu sahilde bitti gün

             Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri

             Bir nurlu neşe kapladı kerpiçten evleri

             Yarab! Nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!”
                                                                        
Yahya Kemal

     

            Komşuya ve büyüklere karşı haklı da olsak davamızda hep yalnız kalır “sen kusura bakma çocuk işte” denirdi. Hakkın, saygıdan ve komşuluktan sonra geldiğini, yüz yüze bakıyoruz denilen insanlara değer vermeyi öğrenirdik.

            Gece yarısı komşuda vukuat varsa don gömlek koşulurdu. Polis nedir bilmezdi kimse, mahallenin âkil adamları vardı, çözerlerdi her münakaşayı.

            Herkesin bir lâkabı vardı ve herkesin yedi sülâlesi bilinirdi. Her mahallenin kadrolu delisi, ayyaşı, kavgacısı, huysuzu ve buna mukabil âlimi, fazılı ve okumuşu vardı. Mahalleler bu iki grup arasındaki nispete göre iyi mahalle, kötü mahalle sıfatını alırdı.

            “Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
             Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
             Gittiler akşam olmadan ortalık karardı.”
                                                                
Attila İlhan

Zile evleri arasından Arnavut Câmii Minaresi'nin görünümü.

Fotoğraf : Aybala MERAL

            Câminin önü, sokakların köşebaşı ya da mahallenin kahvesi; erkeklerin meclis kurdukları mekânlardı.  Çoğu usta diye anılırdı, ciddiyet esastı. Fabrika imalâtını beğenmez, mutlaka bir kusur ararlardı. Aldıklar erzakları, “alan var, alamayan var” diye mendile sararlardı.

            Namaza gider, kapıya tabure koyarlardı. Çırakları işin ikinci günü - ne hikmetse -dükkânda para bulurlardı.

            Ustası olmadıkları işi anlasalar da yapmazlar, ustasız kârı haram sayarlardı. Adam sarrafıydılar kapıdan gireni tanırlardı. Ece Ajandası'ndan veresiye defterleri, duvarda Saatli Maarif Takvimleri vardı.

     

            Ustaların ustaları vardı. Babalarından çok ustalarını anlatırlardı. Ustalar ustaları ile anılırlardı.

            Tedarikli gezerlerdi. Ceplerinde; mendil, tarak, çakı, ayna ve hepsinin bitmeyen askerlik hikâyeleri vardı. Lâfa karışamaz, ağzımız açık dinlerdik. Ne de çok şey bilirlerdi.. şaşardık.

            “Fincan kulpundan tutmayı”, ”mecliste söz sahibi olmayı”,”insan içine çıkmayı” hülâsa adam olmayı onlardan duyardık. Kızınca Deli Dumrul'laşan, “sözü sohbeti dinlenen” adamlardı.

            Devletten gelen her hükme “şeriatın kestiği parmak acımaz” diye ses çıkarmazlardı. Postacı dahi olsa her üniformalı büyük adamdı. Çünkü devletti onlar. Devlet kapısı olmayan iş, işten sayılmazdı. Reyleri kutsaldı. Saatlerce tartışırlar, bazen de kızıp küserlerdi.

    

            Radyoda “acans” saati gelince her şey dururdu onlar için ve “selâhiyetin olacak, ikisini sallandıracaksın, bak yapabiliyorlar mı?” diye radikal çözümler üretirlerdi. Türkiye yetmez, Dünya siyasetine de nizam verirlerdi. “Kenedi aslında iyi adamdı, yazık oldu”, “Domuzdan post, Moskof'tan dost olmaz” derlerdi.

            Çoğu okur yazar bile değildi ya da askerde öğrenmişti ama şifahî olarak irfan sahibiydiler ve mütalâaları tarihe ve belli bir mantığa dayanırdı. Sık sık, “kitapta yeri var” diye atıf yaparlardı. Mutlaka işi erbabına sorarlardı.

            Hepsi şükrederdi ve bilirlerdi varın kıymetini. Yokluğu görmüşlerdi. "Bunu da bulamayanlar var" derlerdi. Duaları “Allah muhanete muhtaç etmesin” idi. Kanaat ve sabırdı saadetlerinin sırrı. Kanaat ve sabır…

            Tek ümitleri ve tek dertleri çocuklarının mürüvveti idi. Âdeta onun için yaşar ve onun için her çileye göğüs gererlerdi. Allah devlete, millete zeval vermesin” derlerdi.

            Büyük adamlardı; mangal gibi yürekleri vardı.

            “Kuru ekmekle beyaz peyniri lezzetle yiyen

             Çeşmeden her su içişte “Şükür Allah’a!” diyen

             Bu vatandaş biraz ahşap biraz kerpiçten

             Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten”
                                                                   
Yahya Kemal

            “Yurttan sesler korosu” dinlenirdi. Biz çocuklar sıkılırdık o zaman. Şimdi TRT'den her koro sesi duyduğumda o sıcaklığı ve annemin şarkı mırıldanarak yemek yapışını ve yan gözle de yemeğe ekmek banmayayım diye beni kollayışını hatırlıyorum. Ne güzel günlermiş! (Ey okuyucu burada biraz rahmet baskını molası verelim.)

            Kapısının önü ayakkabılarla dolu olan evlerde televizyon var demekti.

            Zamanla çatıları sardı antenler, artık herkesin televizyonu vardı. Çizgili pijamalı adamlar “şimdi nasıl” diye bağırmaya başladılar çatılardan.

            Televizyon icad oldu komşuluk bozuldu. Herkes televizyonlarıyla beraber mevzilerine çekilmeye başladı. "Artık bir mâniniz yoksa" diyen çocuklar da ortalıktan kayboldu.

            Ehl-i irfan arasında aradım kıldım taleb
           
Her hüner makbul imiş illâ edeb illâ edeb

            Ve  Mahalleler… Mahallemiz… Göçebelik bitti diyenler yalan söylüyor. Oradan oraya savrulan insanlar göçebe değil de nedir? Büyük şehirlerde kaç kişi komşusunun bir önceki neslini tanıyor. Bir ömür kaç değişik mekânda kök salmaya yeter.

            Durmadan yer değiştiriyoruz. Hep ev alıyoruz komşu almıyoruz. Bu yüzden kök salamıyor, kuruyoruz. Kaç kişi ben onu çocukluğundan beri tanırım diyebiliyor. Bir mahallesi dahi olmadan büyüyen zavallı çocuklar…

            Bizler bu âsûde bahar iklimlerinin son demlerini de olsa yaşadık.

            Hep edep ve terbiye denirdi ve hep “Allah'tan korkmak, kuldan utanmaktan” bahsedilirdi. Büyük adam olacak bu diyenlere  “hayırlısı olsun” derlerdi büyüklerimiz.

            Mahalleler derin temeller üzerinde yükselirdi. Vakar, haysiyet, şeref, hayâ, izzetinefis, sabır, kanaat, alın teri, hürmet, edeb, terbiye ve sevgi her hanenin harcında mutlaka vardı. Günün her saatinde defalarca bunları duyarak ve yaşayarak büyürdük.

            Ya şimdiki çocuklar. Edep ve terbiyeden bahseden kaç büyük kaldı. Dershane kapılarında çocuk bekleyen ve çocuğunun sadece ÖSS puanı ile öğünen ebeveynler, yukarıda anlatılanların kaçta kaçını veriyorlar çocuklarına. Zavallı çocuklar daha büyümeden tüccar oluyorlar, daha yaşamadan kadavralaşıyorlar.

            Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;
           
Ve cemiyet, cemiyet, yok eden güruhiyle…
                                                                        Necip Fazıl

            Eskiden okumuş denir, saygı duyulurdu. Edeb ve bilgi beraber vardı. Şimdi sadece bilgi var ve olmadık işlerin içinden okumuşlar çıkınca şaşırıyoruz. Çünkü bilgi var ama, edeb yok.

            Müktesep cahillerimiz durmadan artıyor.

            Okumuş ta olsa hepsi mutsuz, hepsi bedbin ve hepsi ruhsuz ve bencil bir başarı hedefine odaklanıp deniz suyu içercesine susuzluklarını gidermeye çalışıyorlar. Acılarını ve sevinçlerini paylaşacak dostları olmadığından geceleri başarılarına sarılıp uyuyorlar, gündüzleri de psikolog kapılarında sıra bekliyorlar. Çünkü mahalleleri yok. Çünkü mahalle çeşmesini bilmiyorlar.

            Dost biperva, felekbirahm, devran bisükûn
           
Dert çok, hemdert yok, düşman kavi, tâli zebûn.
                                                                                       Fuzulî

            Biraz daüssıla (ecnebicesi nostalji) biraz serzenişten sonra yeniden insanların yaşadığı, yaşayan ve ruhu olan mahalleler kurabilmek ümidiyle, hatmi kelam babından bir meselle sözü kısa kesmek gerek…Vesselâm…

            Beyaz adamın Amerika kıtasını ele geçirmeye çalıştığı yıllar. Birkaç beyaz adam bir Kızılderili'yi rehber olarak yanlarına almışlar hızla ilerliyorlar. Ancak uzunca bir müddet gittikten sonra Kızılderili rehber birden duruyor, atından iniyor ve yere bağdaş kurarak oturuyor. Beyaz adamlar ne olduğunu anlayamıyorlar. Kızılderili'ye "Ne oldu? Niye durduk?" diye sorduklarında şu cevabı alıyorlar :

            - Çok hızlı gidiyoruz, ruhlarımız geride kaldı.

                                                                Öğr. Gör. A. Rahmi ŞEYHOĞLU


Fotoğrafı Gönderen : Ahmet KÂĞIZMAN

İrtibat için :
Gaziosmanpaşa Üniversitesi
Zile Meslek Yüksekokulu, Çekerek Yolu 2. km,
                                                 60400 Zile/TOKAT
Tel  : 0 532 587 40 94
Fax : 0 356 317 50 79
Elk. Posta :
raseyhoglu@hotmail.com
                   
seyhoglu@gop.edu.tr

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR