ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 28 Mayıs 2005 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

KIYICI
USTASI

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)

Necmettin ERYILMAZ, F. Saliha MİSTEPE, M. Ufuk MİSTEPE
Aynalı Çarık Ustası Mustafa Ganioğlu Üstünçelik ile Zile Standında


Tokat Etkinlikleri/Ankara - Zafer Çarşısı 25.02.2005 14:26
Fotoğraf :
Mustafa BELDEK

KIYICI USTASI
(Makaleyi Gönderenler : Bekir ALTINDAL ve Bekir AKSOY)
(Zaman Gazetesi - 18.05.1997 Perşembe Yazıları Köşesi'nde Yayımlandı.)

            ... ne de bakımlı veya şöyle böyle düzenlenmiş bir eğlence alanı.. benim çocukluğum böyle yerleri tanımadı da bilemedi de! Sanırım benim çocukluğumun yıllarını yaşayanlar, Anadolu ve Rumeli topraklarımızın kasabalı çocukları da bilebilmiş değildir.

Sepetci Sokak

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU ve Âşıkoğlu Necati AKYUNAK'ın
bu sokaktaki evleri karşı karşıyadır.

            Bunlar bizim için ihtiyaç ötesi, ancak kitaplarda yazılan resimlerde çizilen ya da gösterile gösterile çentiklenmiş kasaba sinemalarının filmlerinde varlığı gösterilen çocuk dünyasının zenginliklerinden idi. Biz ise yoksul fakat onurlu bir milletin, yoksul fakat onurlu çocukları olmanın varsıllarıydık, üstelik de savaşlı yılları yaşıyorduk. Herkes savaşın cehennemindeyken bizim cennetler isteyecek yüzümüz olmamalıydı.

            Buna rağmen sokakları elimizden alan yoktu. Sokaklar herkesten çok çocuklar içindi. Sokağın hürlüğü ile çocuğun hürlüğü bir araya gelince hürlük sanırım o vakit belli bir anlam kazanıyor; yoksa sınırları çizili bir hapishane avlusundan farksızlaşıyor.

            Okul çağı gelmemişlerin çoğu için sokak her şey idi. Okul çağında bile okul dışı saatleriyle çekiciliğini sürdürürdü. Fakat yaz tatili başlayınca durum değişiverirdi. O vakite kadar pek ağız açmayan baba, yaz tatili için önlemini almakta gecikmezdi.

Amasya Caddesi Bağyolu - 1965

Abdullah Erhamamcı - Bekir Aksoy
Soner Şanver - Abdullah Erhamamcı

Fotoğraf : Bekir AKSOY - 1963

            Çocuk, eğer bağlı bahçeli tarlalı bir evin çocuğuysa tarım işlerinde yardımcılığa koşulur, değilse sırf sokaktan ayağı kesilsin düşüncesiyle usta yanında çıraklığa gönderilirdi. Maksat meslek öğrenmek değil; belki uzak bir olasılıkla öyle bir gayretlenme de vardı lâkin çocuğun ayağının sokaktan alınması gayreti önde gelirdi.

Fotoğraf : Dick Osseman  - Zileli Çocuklar

http://www.pbase.com/dosseman/turhal_and_zile&page=all

            Sokak, hürlüğünün yanında kötülüklerin barınağı olması bakımından ana babanın eski bir düşmanıydı. Ben, hürlük ile birlikte kötülüğün koyun koyuna bulanmışlığını çocukluğumun sokaklarında gördüğümde bile usta yanında çıraklığın bağlanmışlığını daha çekici bulamamıştım.

            "Eti senin kemiği benim!" deyişin kesin tesliminde ustaya kapılanan çocuğun, o günlerin inanışına göre okulun noksan bıraktığı uygulamalı hayat öğrenimini de usta yanında tamamlayacağı inancı yaygındı o vakitler. Usta, okul değil hayatın kendisiydi. Okul ezberletir, usta öğretirdi.

            Çünkü okulun kolay deyişiyle ezberci, asıl deyişiyle söylemek gerekirse hayatımızdan kopuk eğitimini çıraklıklar doğrudan doğruya üretime katılarak tabiatı ve hayat gerçeklerini deneyip öğrenme yöntemiyle ...

            ... çocuğa usta yanında meslek öğrenmese bile bir mesleğin ne olduğunu, ne olmadığını görebilme imkânını sağlaması bakımından çıraklık okul içi eğiticiliği ölçüsünde önem kazanırdı. Böylece çocuğun eğitim ve yetenekleri bir okul dışı sınamasından da geçirilmiş olurdu.

Fotoğraf : Dick Osseman  - Zileli Çocuklar

http://www.pbase.com/dosseman/turhal_and_zile&page=all

            Ben ilkin bir kıyıcı yanında çıraklığa başladım, kendim istediğim için başladım. Kıyıcı Hacı Usta'nın ayakkabı kıyılamasını seyrederken çalışmasını sevdiğim için istemiştim. Hacı Usta ayakkabı değil çapulya diyordu.

Ekrem ÇAYIREZMEZ'in İşyeri / Ünye

Ortada : Bir Zamanlar Çapulacılık Yapan Hüseyin MİSTEPE

            Çapulya bizim oralarda yemeni diye de bilinir. Sayası cilâlanmış keçi derisinden, tabanı tabaklanmış manda gönünden bir dıvrak ayakkabı türüdür ki nice yıl sonra modalaşmış adına makosen dedikleri nesneden hem daha gösterişli, hem daha sağlıklı ve hafif idi. Lâstik ayakkabılar piyasaya doluşunca çapulyacılık öldü, çapulacılar tezgâh kapadı.

            O vakte kadar köylüler ile çiftçi rençper takımı çarık giyer, şehirli durumuna göre yazın çapula veya potin, kışın mes lâstik edinirdi. Çarığı herkes bilir sanırım, şimdilerde bile köylülerden giyeni vardı.

            Lâkin çarık çekmenin de bir yolu yordamı olurdu. Çarıkçıların manda derisinden kalıpladığı özenilmiş çarıkları alan kişi, çarıktan birazcık anlıyor ise hemen giyinmezdi; bezir yağında birkaç saat sersemlettikten sonra bir kere daha kalıplattırırdı, yağı çarığa iyice yedirir, yumuşamış çarık ayağa ölçüsü ölçüsüne otururdu.

            Çarık ya el örmesi yün çorapla çekilir, ya çıplak ayağa dolak sarılır üstüne çarık çekilirdi. El örmesi yün çoraplar mutlaka boyasız beyaz yünden üstüne çifte yan nakış dökülerek, dize yakın baldır boğması bağcıkları püsküllü işlenirdi; her iki uç püskülleri de kendine has biçimleriyle bağlandıktan sonra iki yandan sarkıtılırdı.

            Özellikle köy delikanlılarının bayramlarda, panayır günlerinde şehre inerken, Cumhuriyet Bayramı'nda halaya dizildiklerinde pek önemsedikleri giyim çarık üstüne nakışlı ve bağcıyı püsküllü çoraplarıyla potur üstü ak çubukta yakasız kırmızı mintan, onu da saran, çoğunlukla işlemeli cepkenden oluşmuş kuşamlarıydı.

            Belde sıkıca sarılmış Trablusumsu kuşağı da hiçbir vakit unutmazlardı. Köy yiğidi bir de uzunca boylu ise, burma bıyığıyla bu giyim kuşamda kendini yepyeni bir Battal Gâzi sanarak yürür gider yürür gelirdi.

            Çapulanın genç işi, ayağı yumuşacık bir ipekli çorap gibi sarar, kavrardı; esnaf işi olanı daha kabaca gönden kesilirdi, sahtiyanı cilâsız karalığıyla ayakta donuklaşırdı; ayak iri ise çapula büsbütün kaba düşerdi. Lâkin sağlıklı, çok sağlıklı ayakkabılar idi, nasır yapmazlar, ayağa uyuverdikleri için parmakları üst üste bindirmezler, topuğu düşürmezlerdi.. sanırsın ki ayağın çıplaktır, öylesine hafif!

            Memur takımı yemeni giymez, burun kıvırırdı; onların gözdesi potin. Varsıllar da potin giyerdi. Kışları yollar çamurdan geçilmez kaldırımlar yürünmezleşince potinlerin üstüne gislaved lâstikler çekilirdi; yıkanması kolay, boya istemez bilindiğinde parası olan alırdı, parası olmayana zaten tek ayakkabı bile çok gelirdi.

            Çivi zor bulunur, nal çivisi karaborsada bulunsa bile para yetmez günler yaşandığından o tek ayakkabı yırtılana kadar sürüklenir, yırtıldıkça yamanır, tam pençe yarım pençe.. derken, üstten yamalar yandan yamalarla ayakkabı ayakkabılıktan çıkar lâkin yollarda sürüklenmesi kolayına tükenmezdi. Yeni bir ayakkabı, yeni bir ömür gibi; aldığında yaşamasına doyamaz, eskittiğinde taşımakta zorlanılır.. idi!

Aynalı Çarık Ustası Mustafa Ganioğlu Üstünçelik

Tokat Etkinlikleri/Ankara - Zafer Çarşısı 25.02.2005
Zile Standı Fotoğrafı : Necmettin ERYILMAZ

            Çivinin bulunmadığı yerde tahta çiviler kullanılırdı, sanırım onlar da yabancı malıydı. Yerlileri ise dayanıksız, kibrit çöpünden beterdi. Bir tür törpüleme işlemi olan raspaları da iyi yapılmaz ise ilk yağmurda şişen tahta çiviler, yeni onarılmış ayakkabıyı ölü balık ağzına döndürüverirdi. Onaran çâresiz, onartan çâresiz birbirlerine bakakaldıkları çok görülürdü.

            Bunu bilenler yemeni denilen çapula ile potin arası bir tür ayakkabıyı daha uygun bulurdu. Ayaklarına uyanı ustasından alır almaz doğru kıyıcıya götürürler, kıyılatırlardı. O vakit ayakkabı gerçekten sağlamlaşırdı.

            Eskici denilen giyilmiş ayakkabı onarıcıları aynı zamanda kıyıcılık da yapardı.  Benim, yanında isteyerek severek üç aylık çıraklık dönemi geçirdiğim Hacı Usta kıyıcı ustası olarak da ünlenmişti, işinin en iyisiydi. Kıyılacağı ayakkabıyı önce çirkef kovasına batırır, orada bir süre bekletirdi. Çirkef kovası, içindeki suyu tükeninceye kadar kullanılan herhangi bir su kabıydı, suyu eksildikçe doldurulurdu.

Aynalı Çarığın Son Ustası Mustafa Ganioğlu Üstünçelik
Zile Standında Çarık İmalâtını Ziyaretçilere Sunumda.

Tokat Etkinlikleri/Ankara - Zafer Çarşısı 25.02.2005 14:08
Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE

            İçinde yumuşaması için ayakkabılar bir süre bekletildiği için suyu kirlendikçe kirlenmiş, tortulaşmış bir gön kokar derimsi su... Kıyıcı ustasının tek geleneğiydi. Çıraklığımın ilk günü bana o kovanın doldurulması görevi verildi.

            Ustam otuzlarında, kara esmer sert yüzlü bir gülmez adam idi. Babama özel bir saygısı olduğu duruşundan, davranışından belliydi. Çıraklığımı, babam gibi onun da istemediği o kadar açık idi ki bir an benim bile hevesim kırıldı. Fakat aldırmadım, elini öptüm, görev bekledim.

            Dükkânı yoktu Kara Hacı'nın, pazar yerinin korunaklı bir kuytu köşesine ufacık tezgâhını, elde taşınabilir örsünü ve yine ufacık çekmecesini yerleştirmişti. Çirkef kovası ayak ucunda duruyordu, çenesi ile onu gösterdi : "Ağamın oğlu şunu tazele hele!" dedi.

            Kovayı aldım. İçindekini dökmek üzereyken durdurdu : "Yerinde dursun!" dedi. "Her yerin bir bereketi vardır çırak, bizimkisi de bu sudur, altın suyu olacak değil ya! Sen şurdaki şişeleri doldur getir, yetişir!"

            Çeşme epeyce uzaktaydı. Kötü kokulu bir kovayla gidip gelmektense şişeleri doldurup getirmek benim de işime geldi. O işi bitirince dükkân dediği açık hava tezgâhının çevresini sulatıp süpürttü. Sonra yanında oturttu. Sağ elimin dördüncü parmağı ile serçe parmağım arasına bir meşin parçası sıkıştırıp sıkıca bağladı : "Bu, bir hafta burada bağlı kalacak; saya kesicisinin sapını buraya kıstıracaksın, şimdiden alıştırmazsan nasır yapar canını acıtır." dedi. Kendince kutsal bir törenin can alıcı yerindeydi : "Benim çıraklığımda da rahmetli ustam aynen böyle bağlamıştı..."

            Sanırım ilk ve son çırağı ben oldum eskici Kara Hacı Usta'nın; zâten kim, hangi akıllı yoksul bir eskicinin çıraklığını isteyerek seçer ki? Dükkân açmaya gücü yetecek kadar parası yoktu; belki de benim gibi dört duvar arasından çok açık havayı seviyordu da o yüzden böyle bir iskemle bir tezgâh yaşıyordu.

            İşinin gereği olan her nesneyi kendisi yapıyordu. Kıyılama ipini kenevir lifinden, iyi cinsini keten lifinden eliyle eğirir, eliyle çirişlerdi. Belli boylarda keser, birkaç kere balmumundan geçirir, sırımdan sağlam hâle getirirdi ki, şimdinin en sağlam naylon ipliklerinden de sağlam olurdu. Sorduğumda : "Eeee çırağım" demişti; "İnsan hangi işte ise o işin en iyisini yapmalı, işinin en iyi bileni olmalı!"

            O sebepten şehrin bütün eskicileri kıyılama ipini Kara Hacı Usta'dan alırlar, ustam, böylece üç beş kuruş daha kazanmış olmanın gururunu yaşardı. Çirkef kovasında yeterince ıslandığını anlayınca da kıyılanacak ayakkabıyı eline alır, şöyle bir bakar, alıcı gözleri ayakkabıyı ölçer, taban köselesinin çevresini eskici bıçağının keskin ucuyla yarım santim derinlemesine yarardı.

            Sonra ince uçlu biz, sonra kıyılama ipinin geçirildiği çifte tığlar birbiri ardınca bıçağın çizdiği yarıktan saya ile taban köselesini olağanüstü bir uyum içinde bir kere daha dikiverirdi; makina dikişi yanında hiç kalır bir düzende dikiş izleri birbiri ardınca zencirlenirdi. Üzerine bir iki parmak çirişi de sürdü mü iş biter, karşılığında alınan 25 kuruş boş boya kutusunun içindeki kuruşlara katılırdı.

Tedavüle Çıkarıldığı Tarih : 26.06.1944

Bastırıldığı Yer : Reichsdruckerei - Berlin - ALMANYA

            Ayakkabı tabanından delinir giyile giyile, fakat kıyılama dikişi o deliği de taşır götürür, pırtmazdı!

            Pazar kurulduğu gün işleri artardı ustamın. Canı burnundalaşırdı o günlerde. Böyle bir gününde pazara gelmiş bir köylücük ustama utana sıkıla yaklaştı, selâm verdi, ayağındaki çarıklıktan çoktan çıkmış çarığı çıkarıp onarılması için tezgâhın ucuna iliştirdi.

            Bekledi.

            İş yetiştirmek derdinden göz açamayan ustam şöyle bir yarım gözle pek beğenmez baktı, biraz sertçe : "O ne o?" dedi; cevap beklemeden : "Ağam sen onu kaldır at, işi bitmiş sana göre değil artık!" diyerek işine daldı.

            Köylücük bir tuhaf, dökülüverdi sanki, çarığıyla yüzyüze kaldı. Ağzını da açamadı, hattâ bakamadı sanki.. döndü, çarığı elinde, uzaklaştı. Kara Hacı Ustam, az sonra, duruverdi; bizde ve çifte tığda harıl harıl elleri işlemez oluvermiş, görünmeyen kollar bileğine sımsıkı sarılmış da bağlamışçasına ustamı hareketsizlendirmişti.


Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE - Şeyh Tusî Sokak - 10.02.2003

            Derken, ansızın boşanıverdi, bir eli dizini dövdü : "Vah bre yazık ettim ben! O çarık o yoksulun gözbebeğiydi, altın suyuna batmış kıymattaydı, ne yaptım ben, nasıl yaptım?.. Gönlünü yıktım vah bre!." diye dövüne dövüne bir hâl oldu. Kalkıverdi yerinden, doğruldu : "Bekle, şimdi geleceğim." dedi yürüdü.

            Döndüğünde elinde en yenisinden bir çift yemeni vardı. Ketenden eğirme ip ile kıyıladı onları bir solukta. Güzelce sildi, karası pırıl pırıl ortaya çıktı yemenilerin. Aldı, götürüyordu, gidemedi, geri döndü, bana geldi : "O köylüyü görsen tanır mısın çırağım?" diye sordu : utancı, sesinde saklı gizli titremekteydi : "Oralarda bir yerlerde olmalı.." diyerek pazar yeri kalabalığını gösterdi gözleri.

            "Bulurum!." dedim. "Tanırım" dedim... Ustamın utanışını sevmiştim, yardımcı olmanın derdindeydim : "Sen meraklanma bulurum ben!" "Öyleyse koçum çap, götür şunları, ona ver... Dükkânda unutmuşsun, gönderdiler.. dersen; başka söz etme sakın. Ağız açma.. e mi?"

            "Ya sorar.. ısrar ederse?" "Cevap vermezsin. Bırak gel. Ben câmiye gidiyorum."


TGRT KEŞİF Programı - Sunucu Yeliz PULAT - 12.09.2001

            Ustam o gün câmide öldü!

            Secdeye vardığında, kalkmamış, uyudu sanmışlar.

            Savaş yıllarıydı; herkes her yerde bir ayrı savaştaydı.

            Ustamı unutamadım.


 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR