ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 27 Eylül 2004 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

ŞEMSEDDİN
AHMED SİVÂSÎ
(KARA ŞEMS)

Hazırlayan : Muhammed Faruk
http://www.enfal.de/ecdad16.htm

Kaynak : Evliyâlar Ansiklopedisi

Sivas'ta Medfun Bulunan ŞEMSEDDİN Ahmed'in Türbesi

Fotoğraf : Dursun ÇAĞDAŞ

Şemseddin Ahmed Sivâsî (Kara Şems) Hazretleri

"Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir."

            Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. Halvetiyye yolunun kolu olan Şemsiyye (Sivâsiyye)'nin kurucusudur. Babasının ismi Ebü'l - Berakât Muhammed'dir. Asıl ismi, Ahmed, künyesi Ebü's - Sena, lâkabı Şemseddin'dir. Kara Şems diye şöhret bulmuştur. 1519  (H. 926) senesinde Tokat'ın Zile İlçesi'nde doğdu. 1597 (H. 1006) senesinde Sivas'ta vefât etti. Sivas'ta Meydan Câmîi avlusunda medfûn olup, kabri ziyâret edilmektedir.

            Türk - İslâm tarihindeki meşhur üç Şems'ten birisidir. Bunlardan birincisi Mevlâna Celâleddin-i Rûmi'nin hocası olan Şems-i Tebrizî, ikincisi İstanbul'un fethinde Fatih Sultan Mehmed Han'ın yanında bulunan Akşemseddin, üçüncüsü de III. Mehmed Han ile birlikte Eğri Seferi'ne katılan Kara Şems'tir. Üçü de yüksek dereceler sahibidir.

            Kara Şems yedi veya sekiz yaşındayken, Amasya'da bulunan Halvetiyye büyüklerinden Şeyh Hacı Hıdır'ın sohbetleriyle şereflenip, elini öptü. Bu ziyareti, talebelerinden Receb Efendi şöyle nakleder; Hocam Kara Şems anlattı : "Babam, Ebü'l-Berakât Muhammed Efendi, Amasya'daki Habib Karamâni Hazretleri'nin hâlifesi olan mârifetler ve kerâmetler sâhibi Hacı Hıdır'ın talebelerindendi.

            Bu fakir yedi yaşındayken, babam anneme : "Oğlum Ahmed'i Şeyh'ime götürmek istiyorum, elbiselerini yıka. Yolculuk için azık ve Şeyh'ime götürebileceğim hediye hazırla." dedi. Hazırlık yapıldıktan sonra bir kış günü babamla Zile'den Amasya'ya vardık. Hacı Hıdır'ın huzûruyla şereflenip, ellerini öptük. Hacı Hıdır : "Böyle kış günlerinde bu mâsumu ne diye getirdin?" buyurunca, babam da : "Nazarınıza muhâtâb olmak, şerefli sohbetinizden bereketlenmek ve hayır duânızı almak için getirdim." dedi. Bunun üzerine Hacı Hıdır Hazretleri mübârek ellerini kaldırıp, benim yüzüme bakarak duâ etti. Orada bulunanlar âmin dediler. Bu fakire gelen ihsânlar ve yükseklikler o duanın bereketiyledir."

            Ziyaret bittikten sonra Zile'ye döndü. O beldenin âlimlerinden sarf ve nahv ile diğer ilimleri tahsil etti. Daha sonra Tokat'a gidip Arakiyecizâde Şemseddin Efendi'den ve diğer âlimlerden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Bu sırada gördüğü bir rüyâyı şöyle anlatır : "Tokat'ta ilim tahsili ile meşgûl olduğum sırada bir gece, rüyâmda bir sahrada oturmuş ve etrâfımı bir nûr kaplamıştı. Etrâfımda genç - ihtiyar birçok kimsenin döndüğünü gördüm.

            Bu rüyâyı, rüyâ tâbir etmekle mâhir olan Köstekcizâde'ye anlattım. Ben rüyâyı anlatınca, bana : "Nerelisin, kimin nesisin, nerede kalıyorsun ve ismin nedir?" diye sordu. Ben de ayrıntılı olarak hâlimi ve kim olduğumu anlatınca, bana : 'Sana müjdeler olsun ki, zâhirî ve batinî ilimlerde yüksek dereceye ulaşıp, zamanının bir tânesi olacaksın. Her taraftan insanlar gelip, senden feyz alıp, Allah'ü Teâlâ'nın rızâsına kavuşacaklar' diye tâbir etti. Bu tâbirde bildirilen hususlar yirmi sene sonra aynen meydana geldi."

            Tokat'ta aklî ve naklî ilimleri tahsil edip yükseldikten sonra İstanbul'a gelip, Sahn-i Semân Medreseleri'nden birinde Müderris olarak vazifelendirildi. Bir müddet ilim öğretip, talebe yetiştirmekle meşgûl oldu.

Şemseddin Ahmed'in
Sivas'ta Bulunan Türbesinin İç Kısmı

Fotoğraf : Dursun ÇAĞDAŞ

            Bir gün zamanın kazaskerlerini ziyarete gitmişti. Müderrisler'e ve Kadılar'a karşı Kazasker'in tutumunu ve onların makam için düştükleri halleri beğenmedi. Çıktıktan sonra Fâtih Câmîi'ne gitti. İki rekat namaz kılıp, huzurlu bir kalb ile Allahü Teâlâ'ya : "Yâ Rab'bi! Bunların içinden beni kurtarıp, tasavvuf ehlinin yoluna dâhil eyle" diye dua etti. Kısa bir müddet sonra Hac'ca gitti. Hac ibâdetini yerine getirip, Peygamber Efendimiz'in mübârek kabrini ziyâret ettikten sonra, doğum yeri olan Zile'ye döndü. Orada ilim öğretip, insanlara Allahü Teâlâ'nın dinine ve Peygamber Efendimiz'in güzel ahlâkını anlatmaya başladı.

            O sırada İbn-i Hisam'ın Kavâid-ül-I'râb adlı eserine Hail-ül-Me'âkid adlı şerhi yazdı. Fakat içinden ilâhî aşkın ateşinin hârareti her geçen gün biraz daha artıyor, Allahü Teâlâ'nın sevdiği bir veli talebe olmak istiyordu. Bu sırada Amasya'lı Şeyh Muslihuddîn Efendi'nin dergâhına gidip, onun sohbetiyle şereflendi ve ona talebe oldu. Bir müddet sohbet ve hizmetinde kalıp feyz aldı.

            O sırada gördüğü bir rüyâsını şöyle anlatır : "Bir tepe üzerinde büyük bir ağaç, bu ağacın yedi büyük dalı var. Elimde Mushaf-ı Şerîf bulunuyor. Bu Mushaf'ı o ağacın en yüksek dalına asmak istiyordum. Bu sırada şiddetli bir rüzgâr esip, ağacı kökünden devirdi. Eyvah bu ne haldir diye üzülürken uyandım.

            Ertesi sabah rüyâmı hocam Muslihuddin Efendi'ye anlattım. "Rüyân aynı ile vâki olacaktır. Ağaçtan murâd bizim vücudumuzdur. Yakında biz göçeriz. Lâkin bizden önceki hocalar duâ edip seccâde ve asâ verirlerdi. Biz dahi size icâzet verelim" deyip, elleriyle icâzetnâme yazdılar. Aradan birkaç gün geçmeden rüyâ aynı ile vâki olup, hocam vefât etti. Hocamın vefâtıyla yetim kaldım. Mumu sönmüş eve, suyu çekilmis değirmene döndüm."

            Kara Şems, hocası Amasya'lı Muslihuddin Efendi'nin vefâtından sonra, mübarek, velî bir zât bulup talebe olmak istedi. Tokat'taki zâhid ve muttaki, yüz yaş civarında bulunan Şeyh Mustafa Kirbâsi adında bir zâta gidip, talebe olmak istedi. O zât, "Sen gençsin, ben ise ihtiyar ve hastalıklıyım. Riyâzete (nefsin istediklerini yapmak) kuvvetim yoktur. Seni terbiye ile meşgûl olamam." dedi.

            Kara Şems : "O zaman benim halim ne olacak? Beni buraya terbiye etmeniz ve yetiştirmeniz için geldim." deyince, "Sen bu işten hâlis ve sâdık mısın?" diye sordu. Kara Şems: "Evet" cevâbını verince, başını önüne eğip bir müddet bu halde kaldıktan sonra, başını kaldırıp : "Altı aya kadar Allahü Teâlâ, ya seni kâmil bir rehberin huzûruna gönderir veya böyle bir zâtı seni terbiye için gönderir." dedi ve Kara Şems'e hayır duâda bulundu.

Şemseddin Ahmed'in
 Sivas'ta Bulunan Türbesinin Giriş Kapısı

Fotoğraf : Dursun ÇAĞDAŞ

            Kara Şems bundan sonra tekrar Zile'ye dönüp, ilim öğretmekle meşgûl oldu ve Muhtasâr-i Menâr üzerine, Zübdet-ül Esrâr adlı bir şerh yazdı. İlim öğretmekle meşgulken, Tokat'a meşhûr nahiv âlimi Şemseddin Efendi'yi ziyârete gitti. Şemseddin Efendi onu görünce : "Ben de senin gelmeni arzuluyordum. Çünkü sen akıllı, anlayışı ve kavranışı iyi birisin. Memleketimize Şirvan'dan velî bir zât geldi. Bizlere vâz ve nasihat ediyor. Anlattıkları okuyarak öğrenilecek, akıl ve zekâ ile söylenilecek şeyler değil.

            Konuştukları Allahü Teâlâ'nın ihsanı ile bilgiler. Haydi onun yanına gidelim." dedi. Birlikte kalkıp gittiler. Böylece Abdülmecid-i Şirvânî'nin sohbetine ve mübârek ellerini öpme şerefine kavuştu. Abdülmecid Şirvânî sohbetinin sonuna doğru : "Ey Kara Şems! Benim, Allahü Teâlâ'nın emri ve sevgili Peygamber Efendimiz'in işâretiyle kendi memleketimi, ailemi ve sevenlerimi terk edip, dağ ve beldeleri aşıp gelmem, sadece seni irşâd ve terbiye içindir." buyurdu.

            Kara Şems bu ânı şöyle anlatır : "Abdülmecid Şirvânî'nin bu sözünü duyunca, Şeyh Mustafa Kirbâsî'nin daha önce verdiği müjdeyi hatırladım, hesab ettim, tam altı ay geçmişti." Kara Şems bu esnâda Allahü Teâlâ'dan başka her şeyin sevgisi gitti. Allahü Teâlâ'ya hamd edip : "Aradığımı buldum." dedi.

            Abdülmecid Şirvânî'nin sohbetine kabul edilişini şöyle anlatır : "O zâtın huzuruna varınca, bu fakirde istek ve arzu görüp : "Siz bu civardaki kasaba ve şehirlerin tanıdığı meşhûr ve halk nazarında yüksek birisiniz. Böyleyken huzurumuzda zilleti ve dervişliği kâbul edersiniz. Halktan rağbet göremezsiniz. Bu duruma pişman olursunuz. Çünkü bu yol sıkıntılar ve meşakkatler yoludur." buyurunca :

            "«Cânlar fedâ muhabbet-i cânâna ser değil,
               
Eshab-i aşka terk-i ser etmek hüner değil.»
dedim."

            Bunun üzerine : "Sen sâdık bir talebesin. Biz de seni irşâd etmekle vazifeliyiz. Riyâzet ve mücahedeye tahammül edersen, az zamanda rizâ-i İlâhî'ye kavuşursun" buyurup :

            «Yâra yol iki kademdir, birisi câna bas
              Çünkü bu meydâna geldin merd isen merdâne bas»

beytini okudu ve fakiri kabul buyurdu."

 


EVLİYÂNIN KERÂMETİ

          Kara Şems'in vefatından sonra talebelerinden hal sâhibi Âma Mehmed Dede hocasının türbesini ziyâret ederken. "Acaba hocam benim şimdi türbesinde ayakta olduğumu, türbeye giren çıkanları bilir mi acaba?" diye düşündü. Bu sırada uykusu geldi ve kendine hâkim olamayıp, uyudu. Rüyasında hocasını gâyet nûrânî ve beyaz geniş bir elbise içinde gördü. Ona güler yüzle : "Gel bunları al." dedi ve eline bir miktar altın bıraktı. Sonra : "Dışarı çık! Biraz sonra ziyâret ve duâ için bizim çocuklar gelecek." buyurdu.

          Âma Mehmed Dede uyanınca türbeden dışarı çıktı. Orada bulunan yaşlı birisi ona : "Kara Şems'in çocuklarının, kabri ziyâret için geldiklerini haber verdi. Bunun üzerine, hocası hakkındaki düşüncesini düzeltmeye çalıştı ve hocasının böyle görünmekle daha hâlis itikadlı olmasını ve Allahü Teâlâ'nın izni ile uzaktan geleni bildiğini, kaldı ki yakında bulunanı daha kolay bileceğini anlatmak istediğini anladı.
 

            Abdülmecid Şirvânî'nin hizmetinde bulunup, sohbetinden istifade etti. Feyz alıp tasavvuf derecelerinde yükseldi. Dünya sevgisinden uzaklaşıp, hakikate yöneldi.

            Şemseddin Sivâsî, Abdülmecid Şirvânî'den kısa zamanda feyz alıp, tasavvufun yüksek derecelerine kavuştu. Bir gün hocası, haber göndererek, yanına çağırdı. Hayır duâda bulunarak insanlara, Allahü Teâlâ'nın dinini ve sevgili Peygamber Efendimiz'in güzel ahlâkını anlatmakla vazifelendirdi. Şöhreti her tarafta duyuldu. Devrin Sivas Vâlisi Hasan Paşa, kendisini Sivas'a davet edip, yaptırdığı dergâha yerleştirdi. Aynı zamanda yaptırdığı câminin imâmlığı da kendisine verildi. Orada ilim öğretti, insanlara vaaz ve nasihatle meşgûl oldu.

            Kara Şems 1590 (H. 999) senesinde hac farîzasını yerine getirmek için Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Bu sırada talebelerinden Hacı Mustafa Efendi Mısır'daydı. Hocasının hacca gideceğini duyunca, hem hac farîzasını yerine getirmek, hem de hocasını ziyâret için Mekke'ye gitti. Mustafa Efendi Mekke'ye vardığında hocası teşrif etmemişti. Bir müddet sonra Kara Şems'in geldiğini işitince, arkadaşı ile beraber karanlık bir gecede ziyâretine gitmek üzere kaldığı yerden ayrıldı.

            Yolda Yemenli bir satıcıya rastladı. Hocasına bir hediye almak istedi. O sırada Kara Şems'in kardeşi İsmâil Efendi'nin elinde bir mum ile geldiğini ve arkasında da bir cemaatin bulunduğunu gördü. Hocasının da aralarında olduğunu anladı. Edebinden bir kenara çekildi. Hocası yakınından geçerken, cemâattan ayrılıp Mustafa Efendi'nin yanına yaklaştı ve o karanlıkta elini başına koyup : "Sen Hacı Mustafa değil misin?" dedi. O da: "Evet efendim!" deyip elini öptü ve birlikte Harem-i Şerif'e gitti.

            Hayatının sonuna doğru, Sultan III. Mehmed Han'la birlikte Eğri Seferi'ne gitti. Eğri Seferi'yle ilgili olarak talebelerinden Receb Efendi şöyle nakleder : "Şemseddin Sivâsî bir gün bu fakiri odalarına çağırıp : "Din düşmanlarının (Hristiyanların), sınırlardaki Müslümanlar'a baskı ve zulümleri haddinden fazla olmuş, tahammül edilemez hâle gelmiştir. İçimde onlara karşı sefere gitme arzusu belirdi." buyurdu. Bu sözü üzerine, ihtiyar olduklarını, zayıf bünyelerinin sefere çıkmaya engel olacağını ve bu hususa dair Padişah'tan da herhangi bir haber gelmediğini söyledim.

            Bunun üzerine : "Bize işâret ve tenbih olundu ki : "Sefer hazırlıklarını tamamla! Fetih ve zafer senin için mukarrerdir." buyurdu. Ben de : "Şüphesiz ben sâdece hak dine boyun eğip, yüzümü, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a çevirdim ve ben O'na ortak koşanlardan (müşriklerden) değilim." meâlindeki En'âm Sûresi'nin 79. âyetini okudum. Bunun üzerine : "Bize müjde verildi ki yakında güçlü bir Padişah gazâ edip, birçok fetihlerde bulunacak ve Müminler'in kalbleri de sevinçle dolacaktır." buyurdu."

Sivas'ta Medfun Bulunan Şemseddin Ahmed'in
 Türbesinin Bir Başka Görüntüsü

Fotoğraf : Dursun ÇAĞDAŞ

            Çok geçmeden III. Mehmed Han, Osmanlı Padişâhı oldu. Şemseddin Sivâsî Hazretleri, altı deve, altı katır ve kendi için de bir at satın alıp sefer hazırlığını tamamladı. Sivas'ta medfun bulunan Gâzî Abdülvehhab'ın sancağını yanlarına alıp, Ayasofya yakınındaki Kapı Ağası Dergâhı'nda bulunan Koca Şeyh'e verdi. Bütün sefer hazırlıkları tamam olunca, mübarek bir günde her türlü erzak ve mühimmat hayvanlara yüklendi.

            Bütün şehir ahâlisi Şemseddin Sivâsî'yi uğurlamak üzere toplandı. Beklerken bir Kapıcıbaşı acele ile gelip, Pâdişah'tan Eğri Seferi'ne katılmak üzere dâvet geldiğini belirten fermânı okudu. Bunun üzerine Şeyh Şemseddin Sivâsî Hazretleri : "İşittik ve itaat ettik. Zâten biz iki senedir hazırlıydık. Bismillâh, hemen gidelim." diye el kaldırıp duâ buyurdu. Oradaki topluluk duâya âmin deyip, göz yaşları arasında uğurladılar.

            Uzun yolculuktan sonra Üsküdar'a geldiler. Henüz genç olan, Azîz Mâhmud Hüdâyi onu karşılayıp, ellerini öptü. Şeyh Şemseddin Sivâsî, Mahmud Hüdayi'ye : "Oğlum size yegânesiniz (bir talebesiniz). Bugünden sonra fazlalaşırsınız." diye dua edip, ileride çok büyük bir velî olacağını müjdeledi. O gece sabaha kadar birlikte sohbet ettiler. Sohbet esnasında Azîz Mâhmud Hüdâyi : "Yaşınız seksene ulaşmış, vücudunuz da zayıftır. Kendinize eziyet etmeseniz, çünkü her an nefsiniz ile büyük cihaddasınız." diyerek seferden alıkoymak istedi. Bu sözüne cevaben : "Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm'ın bütün emirlerine uymak lâzımdır. Büyük cihadı yaptık (Nefis ile cihad, M. K.). Ancak küçük cihad kalmıştı. Bu emirlerine, ihtiyar olarak uymak isteriz." buyurdu.

            Üsküdar'da üç gün kaldıktan sonra, dördüncü gün, Padişah tarafından gönderilen bir kadırga ile İstanbul'a geçip, Ayasofya yakınında bir yere yerleştirildi. Daha sonra Sinan Paşa Köşkü'ne, Padişah Sultan III. Mehmed Han tarafından davet edildi. Uzun müddet sohbette bulundular. Bu sohbette Şeyhülislâm Sâdeddin Efendi de hazır bulundu.

            Sohbet esnasında Padişah, Şemseddin Sivâsî'ye: "Tarafımızdan sizi sefere davet etmek üzere gönderilen Kapıcıbaşımız sizi yola çıkmak üzere hazır bulmuş. Hazırlıklı olduğunuza göre, bu işin sonunda ne olacağını bilirsiniz. O halde bizi müjde işaretinizle sevindirip, neticeden haber vermenizi isteriz." dedi. Bunun üzerine Şemseddin Sivâsî : "Hadis-i Şerîf'te «Amellerin en faziletlisi, Mü'minler'i sevindirmektir.» buyruldu. Malûmunuz ola ki Eğri Zaferi biraz zahmet çektikten sonra müyesser olacak. Düşman yenik ve perişân olacaktır. Hatırınızı hoş tutun." müjdesini verdi.

            Şemseddin Sivâsî Hazretleri'nin bu cevabına sevinen Padişah, kendi üzerindeki samur kürkü ona giydirdi. Ayrıca Kapıcılar Kethüdası Mehmed Ağa vasıtasıyla, iki yüz altın sikke, dervişlerine de yüz altın sikke ihsan edip : "Bunlar helâl malımızdır. Kabul buyursunlar." dedi. Şeyh Şemseddin Sivâsî Hazretleri : "Allahü Teâlâ'nın emri üzere kimseye sû-i zan etmemeli, hüsn-i zan'da bulunmalıdır. Kimseyi araştırmak ve teftiş etmekle vazifeli değiliz. Tasavvufta da her geleni Allahü Teâlâ'dan gelmiş bilip, hediyeleri ve ihsânları kabul etmek gerekir." buyurdu.

            Birkaç gün sonra İstanbul'da kaldıktan sonra Padişah ve orduyla birlikte yola çıkıp, Eğri Kalesi önlerine ulaştılar. Kale kolay fethedilip, harab olan şeyler tamir edildi. Ancak asıl düşman askerlerinin, kale yakınlarında bir başka yerde olduğu öğrenilince, ordugâh, düşmanın karşısına nakledildi.

            Rivayet edilir ki yedi yüz bin kişilik bir orduydu. İslâm ordusuyla küffar ordusu karşılaştı. İslam ordusunda bozgun ve firâr baş gösterdi. Padişah III. Mehmed Han, yerinden hareket etmeyip : "Ey Rab'bimiz! Üzerimize bol bol sabır dök. Ayaklarımıza kuvvet ve sebat ver, bizi kâfirler kavmi üzerine muzaffer kıl." meâlindeki Bakara Sûresi iki yüz ellinci âyet-i kerîmesini okudu.

            Padişah'ın yanında Şeyhülislâm, Kazaskerler, Şeyhler ve bazı vazifeliler haricinde kimse kalmadı. Hazine ve cephanelik düşman tarafından zapt edildi. Bu firar ve bozgun üzerine her şeyin bittiğini zanneden Padişah, Şemseddin Sivâsî Hazretleri'ni çağırıp : "Söylediklerinizin tersi vâki oldu." deyince, Şemseddin Sivâsî : "Padişahım söylediklerimiz doğrudur. Kâfirin hezimete uğramasına yarım saat kalmıştır. Şu anda bir kuvvet sahibi tasarruf için ortaya çıkmak üzeredir. Bu an fethin başlangıç ânıdır. Hatırınızı hoş tutunuz." diye cevap verdi.

 


Düşmanlıktan Sonraki Muhabbet

          Şeyh Şemseddin Sivâsî Hazretleri'ni, vâz ve nasihat etmesi için civâr köy ve kasabada halk dâvet ederdi. Bir talebesiyle dâvete icabet edip giderken bir köyde konakladı. O köy halkı, Hazreti Ali'yi sevdiğini iddia ederek, sevgili Peygamber Efendimiz'in seçilmiş Eshâb-ı Kirâm'ı hakkında kötü sözler söylüyorlardı.

          Kendilerine ve hayvanlarına paralarıyla yiyecek bir şeyler almak istediklerinde vermedikleri gibi, onları zulüm ve işkenceyle öldürmek istediler. O zaman Şemseddin Sivâsî Hazretleri, iki rekat namaz kılıp, Allahü Teâlâ'ya duâ etti. Aradan fazla zaman geçmeden, köyün ileri gelenleri ve kalabalık bir topluluk türlü türlü yiyecekler ve hediyelerle geldiler. Taaccüb edip : "Önce siz bize yemek vermeyip öldürmek istediğiniz halde, bu muhabbet ve sevgi nedir?" diye sorulduğunda : "Biz de bilmeyiz ne hal oldu. Kalbimize, şu azizin muhabbet ve sevgisi yerleşti. Mümkün olsa canımızı bile feda etmeyi isteriz." diye cevap verdiler.

          Sonra talebesi, Şemseddin Sivâsî Hazretleri'ne : "Sultanım, düşmanlıktan sonra bu muhabbet nedir?"diye sordu. Tesbihini gösterdi. Onlar bu şekilde muhabbet ederken o topluluğun reisi geldi : "Sultanım küçük kızım var. Bazen sara tutar. Günlerce halden kurtulamaz, kurtulunca da kendini bilmez. Söylenen sözleri anlamaz. Başka evlâdım da yok. Huzurunuza getireyim de hayır dua buyurun. Zira bana : "Kara Şems'in dergâhından ne isterseniz geri çevrilmez diye bildirildi.". O da bir an önce getirmesini isteyince adamcağız kızını bir hayvana bindirip getirdi ve bir ölü gibi Şemseddin Sivâsî Hazretleri'nin huzuruna koydu. Hazret-i Şeyh bir müddet teveccüh buyurup : "Fâtiha" dediğinde, kızcağız sıçrayıp, ayağa kalktı. Sevinerek evlerine döndü. Nakledilir ki : O hastalık bir daha gelmedi. Aklı başında iffetli bir hatun oldu.

          Bu kerâmeti gören köy halkı, Eshâb-ı Kirâm hakkındaki kötü düşüncelerinden vaz geçip, tövbe ettiler. Hepsi, Şeyh Şemseddin Sivâsî'nin sevenleri ve talebeleri oldu.
 

            Gerçekten de çok geçmeden, Şemseddin Sivâsî Hazretleri'nin târif ettiği şekilde bir zât ortaya çıktı. Bunu gören Şeyh, hemen Padişah'ın huzuruna çıkarak : "Fethin vaktidir."  diye müjdeledi. Ortaya çıkan zat, dağılan ordunun önüne düşüp : "Ey Mü'minler! Nerede İslâm gayreti? Nerede Peygamber Efendimiz'in gayreti? Nerede cömertlerin cömerdi Sultan gayreti?" diye nida edip : "Şehid olmak, dinini yüceltmek isteyen kimse yanıma gelsin." buyurdu. Bu sırada yanına birkaç bin kişi toplanıp, birlikte düşmana hücum ettiler. Bu durumu gören düşman neye uğradığını şaşırdı. Durumu haber alan firarî askerler dönüp düşmana saldırdılar. Nihayet düşman bozguna uğratılıp, kesin zafer elde edildi. Daha sonra o zatın kim olduğu Şemseddin Sivâsî'ye sorulunca, Hızır Aleyhisselâm olduğunu haber verdi.

Şeyh Şemseddin Ahmed Sivâsî Hazretleri'nin Türbesi
(Tercüman Gazetesi - Evliyâlar Ansiklopedisi, 3. Cilt'ten Alınmıştır.)


Sivas Meydan Câmîi bahçesine defnedilmiştir.

            Şeyh Şemseddin Sivâsî Hazretleri zaferi müjdelemek üzere Padişah'ın huzuruna çıktı ve aralarında şu konuşma geçti : Padişah : "Buyurun ey gönlümün sultanı." dedi. Şemseddin Sivâsî : "Vâdini yerine getiren, kuluna yardım eden ve kâfirleri hezimete uğratan Allah'a hamd olsun. Ey benim Padişah'ım! Eğer dinlerseniz birkaç kelime nasihat etmek isterim." deyince; Padişah : "Ey insanlara hakkı tavsiye eden üstâdım! Buyurun. Hak olan sözü dinlerim." dedi.

            Şemseddin Sivâsî : "Ey benim Padişah'ım! Yeryüzünde Allahü Teâlâ'nın halifesi olanların niyetleri; Allahü Teâlâ'nın rızasını kazanmak olup, dayandıkları ve güvendikleri, Allahü Teâlâ olması gerekir. Savaşta askerlerin çokluğuna güvenmeyip, kuvvet ve kudret sahibi Allahü Teâlâ'ya tevekkül etmek gerekir. Âyeti kerîmelerde meâlen : "Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp, beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız." (Enfal, 60) ve "71. Ey iman edenler! Tedbirinizi alin; bölük bölük savasa çikin, yahut (gerektiginde) topyekün savasin." (Nisa, 71) emredildigi üzere, savas için gerekli hazirliklar yapilmali. Ancak buna güvenmeyip Allahü teâlâya tevekkül ve itimad etmelidir.

            Eğer Allahü Teâlâ'ya güvenmeyip askere ve cephaneye güvenilir ise, hezimet, yenilgi zuhur eder. Kalbden Cenab-ı Hakk'a tam tevekkül edip, hâlis kalb ile yönelebilirsen, zafer müyesser ve mukadder olur. Bizden hüznü gideren Allah'a hamd olsun.

            Ey Padişah'ım! Bilesin ki, deden Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul'un fethine niyetlenince, Akşemseddin'in refâkati ve duası bereketiyle fetih müyesser oldu. Akşemseddin Hazretleri : "Ey Padişahım! Büyük fethin şükran ifadesi olarak nice câmi, mescid, medrese ve hamamlar inşa etmek gerekir." buyurmuştu. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmed Han'ın da, nice hayır ve hasenât yapmış olduğu malûmunuzdur. Aynı şekilde, sizin de isminiz Sultan Mehmed, duâcınız hakirin, dahi ismi Şemseddin'dir. Bu güzel fethin şükrânesi olarak zatınız dahi, reâya (halk) ve fukarâ üzerinden sıkıntıyı kaldırıp, İslâm askerine ihsanlarda bulunup, her makama dindar, adaletli ve doğru kimseler tâyin etmeniz gerekir." buyurdu.

            Bu nasihatleri can kulağıyla dinleyen Padişah III. Mehmed Han, şu cevabı verdi : "Bin can ile kabul ettim ve nasihatinize fazlasıyla riayet edeceğim." Padişah, ordusuyla birlikte İstanbul'a döndüğünde, Şemseddin Sivâsî'nin Istanbul'da kalmasını ısrarla ricâ ettiyse de kabul ettiremedi. Şemseddin Sivâsî ihtiyarlığının yanında, seferin şiddetinden ve kışın aşırı soğuğundan hayli yorgun ve zayıf düşmüştü.

            Hayatının son anlarını yaşadığını anladığından, ruhunu ailesinin ve sevenlerinin yanında teslim etmek istediğini belirterek, izin istedi. Sivas'a döndü. Gelişinden kısa bir müddet sonra, amcazâdesi ve damadı olan Receb Efendi'yi vazifesine tayin etti. Şemseddin Sivâsî, vefatlarına yakın, talebelerini odasına çağırdı. Onlarla birlikte bir saat kadar Allahü Teâlâ'nın zikri ile meşgul olduktan sonra, duâ edip, ruhunu teslim etti.

            Velîler, âlimler, salih kimseler, devlet adamları cenazesinde hazır bulundu. Cenazesi gözyaşları arasında : "Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir." denilerek musallaya konuldu. Cenaze namazında, altmış binden fazla kişi olduğu rivayet edilir. Namazını amcazâdesi ve damadı Receb Efendi kıldırdı. Sağlığındayken vasiyet ettiği gibi, Meydan Câmîi'nin bahçesine defnedildi. Daha sonra kabrinin üzerine beyaz bir kubbe yaptırıldı. Hâlen ziyâretgâhdır. Şehir ahalisine şiddetli bir sıkıntı olduğu zaman kabrini ziyaretle duâ ederler. Allahü Teâlâ'nın izniyle o sıkıntıdan kurtulurlar.

            Şeyh Şemseddin Ahmed Sivâsî Hazretleri, zâhirî ve bâtinî ilimlerde yüksek, ilim ve irfân sahibi, bütün güzel huylarla ahlâklanmış, fâziletli bir zattı. Tasavvufta Halvetiyye yoluna mensuptu. Şemsiyye kolunun kurucusudur.

            Kara Şems, yumuşak huylu, cömert, güler yüzlüydü. Fakirlerin yardımcısı, zayıfların, dulların, yetimlerin sığınağıydı. Eli açık, vermesi boldu. Mütevâzi, alçak gönüllü olup, büyüklere hürmet, küçüklere şefkat ve merhametle davranırdı. Özür dileyenlerin özrünü kabul ederdi. Kerâmetleri vefatından sonra da devam etti.

            Müderris Mevlâna Ahmed Efendi'yi suçsuz olduğu halde birisi töhmet altında tutuyordu. Bir gün bu yüzden gâyet üzgün olarak uyudu. Rüyâsında Kara Şems'i bir hayvana binmiş gelirken gördü. Elini öpüp : "Efendim! Suçum olmadığı halde bir zâlim beni yakaladı. Yardımınızı istiyorum." dedi. O da : "Yardım Allahü Teâlâ'dandır. Üzülme Allahü Teâlâ sıkıntını giderir. Şu kelimelerle meşgul ol : «Yâ Azîze'l-meni' el gâlib alâ emrih'i fedâ şey'e yuâdilühü»" buyurdu. Uyandığında bu kelimeler hatırındaydı. Bunları bin kere söyledi. Allahü Teâlâ onu, o şahsın elinden kurtardı.

            Cemelzâde diye meşhur Ahmed Çelebi, küçüklüğünden beri Kara Şems'in sevdiklerindendi. Kara Şems'in vefatından iki sene sonra bir gece rüyâsında onu gördü. Kara Şems paçalarını sıvamış halde süratle geldi. Yaklaşınca selâm verdi. Ahmed Çelebi : "Efendim, niçin böyle acele ediyorsunuz?" diye sorunca : "İşitmedin mi, hocan Pir Muhammed vefat etti?" dedi ve gözlerinden yaşlar akarak : "Beni takib et de techiz, tekfin işleri nasıl oluyor, bir öğrenelim?" dedi. Hasan Paşa'nın yaptırdığı câmiin yanına vardıklarında Ahmed Çelebi uyandı. Vücudu titriyordu. Sabah olunca, Pir Muhammed'in yanına gitti. Onu hayatta ve sıhhatte görünce, Allahü Teâlâ'ya hamdetti. Fakat o gün kuşluk vakti Pir Muhammed rahatsızlandı. Yedi gün sonra da vefat etti.

            Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden olup, gönüllere taht kurmuş olup, zamânının bir tanesi olan Şemseddin Sivâsî Hazretleri, zâhirî ve bâtinî ilimlerde yüksek derece sahibiydi. Çeşitli ilimlere dair manzum ve mensur (nesir) yazdığı kırka yakın eseri vardır. Farsça ve Arapça'dan tercüme yapılmıştır. Eserleri iki ana grupta toplanabilir.

            A) Manzum eserleri :

  1. Divan-i İlâhiyat
  2. El-Fesayih fi Tercemet-il-Levâyih (Tasavvufi bir eserdir.)
  3. Hest Behişt
  4. Gülsenâbad (Çiçeklerin karşılıklı konuşmalarıyla ilgili bir eserdir.)
  5. İbret-nümâ
  6. İrşâd-ül-Avvâm
  7. Kitâb-ül-Hiyaz min Sevbi Gamâm-ül-Feyyaz
  8. Menâkib-i İmam-i Azam
  9. Menâsik-i Hac (Hac için gerekli bilgileri ihtiva eder.)
  10. Mir'at-ül-Ahlâk ve Müsevvik-ul-Esvak
  11. Mir'at-ül-Esvak
  12. Mevlid-i Nebî
  13. Süleymân-nâme
  14. Terceme-i İlâhi-nâme-i Şeyh Attâr
  15. Terceme-i Mantik-ut-Tayr-i Şeyh Attâr
  16. Terceme-i Pend-nâme-i Şeyh Attâr
  17. Terceme-i Kaside- Bürde'dir.

            B) Mensur (Nesir) eserler :

  1. Cila-i Uyûnül-Arâis-ül-Mühadara
  2. Dairet-ül-Usûl
  3. Dürer-ül Akaid (Ehl-i Sünnet itikadını açıklayan bir eserdir.)
  4. El-Câmi-ün-Nüfus
  5. Huccet-i İlâhiyye
  6. Kissa-i Mûsâ ve Hızır
  7. Letâyif-ül-Âyat ve Nukus-ül-Beyyinat
  8. Meclis
  9. Menakib-i Çehar-i Yâr-i Güzin (Sevgili Peygamberimizin Dört Halifesi'ni anlatır. Bedir Yayınevi'nde basılmıştır, M. K.)
  10. Menakib-i Numan
  11. Menazil-ül-Arifin
  12. Nakd-ül-Hâtir
  13. Risâlet-i Emr-i İlâhi
  14. Risâlet-üt-Te'vil
  15. Şerh-i Gazeliyyat-i Murad Han-i Sâlis
  16. Şerh-i Kavâid-ul-I'rab il İbn-i Hisam
  17. Şerh-i Kelimetü Kumeyl İbn-i Ziyad
  18. Şerh-i Muhtasa-ül-Menâr
  19. Umdet-ül-Edib fit-Teallumi vet-Te'dib (Farsça gramer kitabıdır.)

            Şiirlerinde Şemsî mahlâsını kullanan Şemseddin Sivâsî Hazretleri divânındaki kıymetli şiirlerinde, dünyanın fâniliğini, Allah adamına talebe olmayı, Peygamber Efendimiz'in sünnetine sıkıca sarılmayı, ilâhî aşkı ve şükrü anlatır.

            Divânından seçme :

              Nât-ı Şerîf

   Kapına geldi âsiler,
   Şefâat Ya Resûlallah!
   Suçunu bildi kâsiler,
   Şefâat Ya Resûlallah!

   Ne ettim ise ben ettim.
   Yanıldım nefse zulm ettim,
   Henüz suçum bilip geldim.
   Şefâat Ya Resûlallah!

   Ne ilmim var, ne amelim,
   Perişan cümle ahvâlim,
   Vesveseyle dolu bâlim,
   Şefâat Ya Resûlallah!

   Bu Şemsî abd-i âbiktir,
   Ne etsen ona lâyıkdır,
   Velî yolunda sadıktır,
   Şefâat Ya Resûlallah!

 

ŞEMSİ (ŞEMSEDDİN-İ) SİVÂSÎ
(1520 - 1597)
SİVAS VÂLİLİĞİ
http://www.sivas.gov.tr/ozanlar/01_ssivasi.htm

 

             Tokat'ın Zile İlçesi'ne bağlı Silis Köyü'nde doğan Şemseddin Sivâsî, âlim ve mutasavvıf bir şairdir. Babası Seyyid Mehmet Ebulberekât'tır. Ahmet Yesevi'nin Horasan Erenleri Zinciri'nden olan Ebulberekât Horasan'dan Anadolu'ya kırk kadar sofisi ile gelmişti. (Bazı kaynaklarda 28 sofisi ile geldiği belirtilir.)

 

            Kendisi Hüseynî olduğu için seyyid lâkabını almıştır. Halk arasında Şems'ül Aziz veya esmerliğinden dolayı Kara Şems denilen şairin asıl adı Ahmed, künyesi Ebu's-senâ, lâkabı ise Şemseddin'dir. Şiirlerinde Şemsî mahlâsını kullandı. Ebulberekât'ın dört oğlundan biri olan Şemseddin Ahmed, yedi yaşında babası ile Amasya'ya giderek Şeyh Muslihiddin'in sevgisini kazandı. Ardından Tokat'a giderek Arakiyecizâde Şemseddin Efendi ile Şeyh Şirvani'den ilim tahsil etti.

 

            Daha sonra İstanbul'a giderek ilmini daha da derinleştirdi, müderrisliğe yükseldi. Bir gün Kazasker'i ziyarete gittiği zaman mevki isteyenlerin küçülmelerini görerek üzüldü ve tasavvufa yöneldi. Devrinde büyük şöhrete kavuşan Şemseddin Ahmed, hac görevini ifa etti. Dönüşünde tekrar İstanbul'da Zile ve Tokat'tan sonra Sivas Vâlisi Hasan Paşa tarafından yaptırılan Meydan Câmîi'nde göreve başlamak üzere Sivas'a geldi. Sivas'ta çok sayıda öğrenci yetiştirdi.

 

            Halveti Tarikatı'nın Şemsiyye kolunu kurdu. Seksen yıla yakın ömrünü ilme, öğrenci yetiştirmeye, eserlerini yazmaya ve irşadlarda bulunmaya vakfetti. Ünü Sivas'ın dışına da yayıldı. III. Mehmet ile Eğri Seferi'ne katıldı. Din, devlet ve millet bütünlüğüne yürekten inanmış bir kimse idi. Devletin bekası için yaşının ilerlemiş olmasına bakmadan, Padişah'tan davet geldiğinde "işittik, itaat ettik, zaten biz her an hazırlıklıyız. Bismillâh, hemen gidelim." diyerek yollara düştü. 1597 (H. 1006) yılında vefat etti ve Meydan Câmîi'nin Kuzey tarafında bulunan türbesine defnedildi.

 

            Nuh felek şemsi toplandı nur ile ölümüne düşürülen tarihlerden biridir. Soyundan gelen Abdülmecit Sivâsî, Abdullahad Nuri, Ahmed Sûzî ve Recep Kâmil de güçlü mutasavvıf şairlerdir. Dergâhın son şairi Şeyh Ahmed Güneren (Rindi)'dir. Yazmış olduğu kırka yakın eserde, yüksek bir din kültürüne sahip olduğu görülen Şemseddin Sivâsî, Arapça ve Farsça'ya da çok iyi vâkıftır. Şiirlerini tasavvufî fikirlerini ifade etmek ve yaymak amacıyla yazmış olup, şiiri bir vasıta olarak görmüştür.

 

            Duygu ve düşüncelerini içten ve özlü bir şekilde ifade etmiş, aruz ve hece vezni ile söylediği şiirlerinde Allah ve Hz. Peygamber sevgisini dile getirmiştir. Bestelenmiş bir çok ilâhisi bulunan Şemseddin Sivâsî, Mevlid de kaleme almıştır. Şemsî'nin mevlidi baştan başa tasavvufî bir eserdir. Günümüzde de okunmaktadır. Şiirlerinden bazıları didaktik özellikleri dolayısıyla halk arasında ezbere bilinen Şemseddin Sivâsî'ye, Sivas halkı sevgi ve hürmetleri dolayısıyla Şems'ül-Aziz adını da vermiş, onu Sivas'ın manevî koruyucularından addetmiştir. Türbesi evliyâ kabri olarak ziyaret edilen Şemseddin Sivâsî ile ilgili olarak çeşitli menkıbeler de halk arasında bütün canlılığı ile yaşamaktadır.

 

ESERLERİ

 

              1. Manzum Eserleri : Divan-ı İlâhiyat, Menakıb-ı İmam-ı Azam (basılmıştır), İrşâdü'l Avam, Menâsik-i Hac, Mir'atü'-Ahlâk ve Müşeviku'l İbretnûmâ, Günşen-Abad, Heşt Bihişt, Terceme-i İlâhi-nâme-i Şeyh Attar, Terceme-i küt-Tayr-ı Şeyh Attar, Süleymanname Terceme-i Pend-nâme-i Şeyh Attar, el-Fesâyih Fi tercement'il-Levâyıh, Kitabü'l-hıyâz min sevb gamâm'ul-feyyaz (basılmıştır), Terceme-i Kâside-i Bürde (metin ve manzum tercüme bir arada bulunmakta olup, yazma nüshası İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi'nde bulunmaktadır), Mir'atü'l Eşvak, Şerh-i Gazali Mevlânâ, Mevlîd-i Nebî (1286, 1936 ve 1949 yıllarında İstanbul ve Sivas'ta basılmıştır).

 

             2. Mensur Eserleri : Cilâi Uyûn'l-Arâı'sü'l-Muhadara, Dâiretü'l-Usûl, Dürerü'l-Akâid, El-Câmiû'n-Nüfus, Huccet-i İlâhiyye, Kıssa-i Musâ ve Hızır, Letâyifü'-Ayât ve Nukûşul-Beyyinât, Meclis, Menâkıb-ı Cihâr-ı Güzîn (çok sayıda baskısı yapılan bir eserdir.) Menâkıb-ı Numân, Menâzilü'l-Arifin, Nakdü'l Hâtır, Resâle-i Emr-i İlâhî, Resâletü't-Te'vilm, Şerh-i Gazemliyat-ı Sultan Murâd Hân-ı Sâlis, Şerh-i Kavâidü'l İ'rab li İbn-i Hişâm, Şerh-i Kelimâtü Kumeyl İbn-ı Ziyad, Şerh-i Muhtasarûl-Menâr, Umdetü'l Edîb Fi't Te'allûmi Ve't-Te'dib.

 

NA'TI ŞERİF'TEN

    Düşeli mekteb-i aşka unuttum dersi, fetvayı
    Gidip meyhane-i aşka yanıldım zühdi takvayı.

 

    Gönül levhine yazalı mûhabbetnameyi şeyhim,
    Görünmüz gözüme uzak, seçemem akı, karayı.

    Gözüm yaşı gibi gönlüm revandır bi karar oldu,
    Arar maksudını bulmaz gezer biçare hercâi.

 

    Gehî yanmaktayım gehi garik, bahr-i hicranım,
    Günahım göklere gitti, başım yerlerde arayı.

 

    Tabibe dahi şerhetme bu sinen yaresin ŞEMSİ,
    Bulürsün suzişi vasla diğer ancak bu yarayıl.

 

            BİBLİYOGRAFYA :

 

            1. Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul.
            2. Vehbi Cem Aşkun, Sivas Şairleri, Sivas, 1948.
            3. Müjgan Üçer, Şemseddin Sivâsî ve Sivas'ın Sosyal Kültürel Hayatındaki Yeri, Erciyes, Kayseri, 1992.

ÜÇ ŞEMSTEN BİRİ OLAN KARA ŞEMS   
Pir AHMED ŞEMSEDDİN SİVÂSΠ
http://www.halvetisivasi.4t.com/ahmedsem.htm

Nice gül yüzlüler düştü turaba,
Gönül sabreyledi el hükmü lillâh.
  

            Turuku Halvetiye'nin dördüncü kolu olan Şemsiyye'nin kurucusudur. Pir AHMED ŞEMSEDDİN  (Kara Şems) Sivâsî Hazretleri  (M. 1520) yılında TOKAT'ın ilçesi olan ZİLE'de doğmuştur.İlk öğrenimini babasından ve diğer âlimlerden öğrenerek ilk tahsilini yapar. Daha sonra o zamanın en meşhur âlimlerinden Arakiyecizade Şemseddin Efendi'den ders almıştır.

 

            Zile'de tahsilini tamamladıktan sonra, İstanbul'a giderek Sahn-ı Seman Medreseleri'nde (Üniversite) Müderrislik (Profesörlük) yapmıştır. Şemseddin Sivâsî Hazretleri Hac'ca giderek, dönüşte Zile'ye yerleşir ve Hall-i Mugait isimli eserini yazar. Bu sıralarda, kendisinde aşk ateşi fazla olduğundan, babasının tarikat arkadaşı olan Cuma Pazarlı Şeyh Muslihiddin Efendi'nin yanına gider. Muslihiddin Efendi vefâtının yakın olduğunu söyleyerek, kendisine icazet verir.

 

            Sonra Tokat'ta devrinin ulularından Şeyh Girbasi Hazretleri'nin yanına giderek intisab etmek istediklerinde; "Oğlum, senin mürşidin altı ay sonra ayağına gelecek," diyerek, müjde verirler. Müjde verilen bu kişi ABDULMECİD ŞİRVANÎ Hazretleri'dir. Abdulmecid Şirvanî Hazretleri'ni Tokat'a gönderen ise HALVETİ Tarikatı'nın ikinci Piri olarak bilinen Seyyid Yahya ŞİRVANÎ Hazretleri'dir.

 

            ABDULMECİD ŞİRVANΠ Hazretleri Pir AHMED ŞEMSEDDİN SİVÂSÎ Hazretleri'ni gördüğünde şöyle hitab ettiği söylenmektedir. "Ey! Kara Şems!... Ben senin için vatanımı, ahbabımı terk ettim. Dağlar aştım. Emr-i Resul ile size irşada geldim. Kısa zamanda Rıza-i İlahî'ye kavuşursun" diye buyurdu.

 

            Pir AHMED ŞEMSEDDİN SİVÂSÎ HAZRETLERİ, ABDÜLMECİD ŞİRVANÎ'nin yanında kısa zamanda kemale erip, icazet (diploma) aldıktan sonra ZİLE'ye dönerler.  SİVAS Vâlisi HASAN Paşa, yaptırdığı DERGÂH'a Şeyh olarak davet eder ve burada 50 yıl SİVAS halkına hizmet eder.

 

            Hz. Şems  80 yaşlarında Eğri Seferi'ne katılır. Ordunun bir ara bozulması sonucu üzülen Padişah'a üzülmemesini, savaşın kazanılacağını bizzat müjdelemiştir. Savaş sonrası Padişah'ın İstanbul'da kalmasına ısrar etmesine rağmen, ömrünün sonları olduğunu söyleyerek Sivas'a döndüler.

 

            Sefer zahmeti vücudunu fazla yıprattığı için, günden güne zayıflayan Ahmed Şemseddin Sivâsî Hazretleri en son kelâmı "İNNEVECCEHTÜ VECHİYE LİLLEZİ FADARA SEMAVATI VEL ARZ-I  HANİFEYN" âyetini söyleyerek ruhunu M. 1597 yılında teslim etmiştir. Cenaze namazına 60.000'den fazla kişi katılarak, sağlığında vasiyet ettiği Sivas Meydan Câmîi bahçesine defnedilmiştir.

 

            Aruz ve Hece Vezni ile şiirleri olan Pir AHMED ŞEMSEDDİN SİVÂSÎ'nin pek çok yazma eserleri mevcuttur.

 

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR