ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 28 Ocak 2006 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

HAŞHAŞTAN
EKMEĞE

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)


Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

HAŞHAŞTAN
EKMEĞE
(Makaleyi Gönderenler : Bekir ALTINDAL ve Bekir AKSOY)
(Zaman Gazetesi - 05.06.1997 Perşembe Yazıları Köşesi'nde Yayımlandı.)

     

            Okuyucuların arasında birkaç meraklının bulunması yazarlar için uyarıcı olmak bakımından yararlıdır. Azı helâl çoğu haram olan her şey gibi okuyucu çoğunluğunun meraklı olması yazarlara sıkıntı verir ise de azı her vakit sevimli, her an şifa vericidir.

            Bizim de Allah eksikliğini göstermesin, böylesi okuyucularımız var. Arada bir Yunus Emre'nin Molla Kâsım'ını hatırlatır biçimlerde sorguya çekmiyorlar, velâkin bilerek bilmeyerek eksik yazdıklarımızı, yazdıklarımız uzayınca ister istemez noksan bıraktıklarımızı bulup telefona sarılıyorlar, hatırlatıyorlar, eksiğinin tamamlanmasını istiyorlar.

            Bunlardan biri de haşhaş, haşhaş içi ve afyon sakızını anlatan yazımızda, sabahın serin vakti çizilip sütünün sağılmasını beklerken bir hayli sersemleyen, kuşluk güneşi ile birlikte de kaba ceviz ağacı gölgesinde uykulara dalıveren kadın işçilerin meraklısı olarak geldi.


Ressam : Atanur DOĞAN

            O kadın işçilerin zamanla afyon bağımlısı olup olmadıklarını öğrenmek istiyordu. Yurtsuz bir insalcıllığın kanatsız kuşlar misali bir hapislikten öteye yürümeyeceğine inanıyordu. İnsanları sevmek istiyorsak, önce yurdu ve yurdun insanlarını teker teker sevmenin vazgeçilemezliği üzerinde duruyor, ancak ve böylece yeryüzündeki insan kardeşlerin kurtuluşuna ulaşılabileceği inancını Müslüman rûhuyla yoğurmanın tek çıkar yol olduğunu söylüyordu.

            Fakat bunları tartışmak için gelmemişti, buna karşı olup olmadığım da onun için önemli değil idi anlaşılan, o kendi yolunu çizmiş, yolunda yürüyordu. Bu yüzden dertlenmiyordu; onun derdi afyondu, afyon sakızı...

            Uzun uzun afyon bağımlılarının da öteki uyuşturucu bağımlıları gibi giderilmesi imkânsız tutkuların tutsağı olup çıkabileceğini, bunu önlemek için de haşhaş ekimi yasaklanmasının yerindeliğini, her yazar gibi benim de bu yerindeliği savunucu yazılar yazmam gerektiğini anlattı.

.
ÇOCUKLUĞUMUZDA ZİLE

Çocukluğumuzda
Haşhaş tarlaları vardı Zile'de
Evimizin önünden yorgun argın kadınlar geçerdi
Yanakları haşhaş çiçeği gibi mor

Yrd. Doç. Dr. Mehmet YARDIMCI
 

            Dinledim.

            Söylediklerinin çoğu doğruydu ve zaten haramlarımız arasındaydı. Üstelik benim maksadım da böyle tartışmalara girmek değil. Benim maksadım, elli altmış yıldır gördüklerimi, yaşadıklarımı, duyduğum olayları yazıya geçirerek bir tür belgesel hazırlamak.

            Fakat okuyucum da haklı. O da okuduklarından kendine göre sonuçlar çıkaracak elbette. Buna rağmen bir noktayı belirtmek isterim : O yıllarda, bizim oralarda haşhaş ekimi, ekicileri için çok iyi bir gelir kaynağı oluyordu ve afyon bağımlısı ya da tutkunu hemen hemen hiç yoktu, yüzde sıfır oranlarındaydı.

            Yirmi bin nüfus arasında bilinen afyonkeşler, afyon bağımlıları, o kadar az idi ki oran binde birleri zor bulurdu. Müslüman insanların haram helal inancı, önleyicilerin en başında geliyordu.

            Fakat haşhaş ekimi işçiliği, daha çok ürün elde edilirken epeyce sersemleticiydi ve haşhaş bitkisinin ormanında, bitki sapına, dalcıklarına, yaprağına her dokunuşta bir acı kokunun esintisine sebep olunurdu.

            Güneş yükseldikçe de çarpıcılığın artışı yoğunlaşırdı. Hele kelleler çizilip sakız sağılma anına geldiğinde o keskin acılık kokusu daha bir ağırlaşıyordu, etkisi de öylesine artıyordu; kimi işçi kadında bir afyon çarpması belirtisiyle hayal ve gerçeğin iç içeleştiği demler yaşanıyordu.

            Bu sebepten işçiler sabah serinliğinde erkence çizime başlarlar, birinci çizimi kuşluk vaktine kadar bitirip canlarını gölgeye dar atarlardı, yatarlar ve hemen uyuyuverirlerdi. Hafiften başlayan sersemletici baş ağrıları uykuyu tezleştirirdi.

            İkindiye doğru herkes kendini toplamış olurdu; süt o uyku süresinde tomurlanmış olduğundan sıra sakızın kazınmasına gelirdi. Kazımada özel bıçaklar kullanılır, kazınan sakız her işçinin boynuna asılı hunimsi tenekelerde toplanır, her teneke daha sonra daha büyüceğine aktarılır idi.

            İkinci, üçüncü, kelleler sütlüyse verimliyse dördüncü çizimler de aynı yöntemlerde tamamlanınca kelleler kurumaya terk edilirdi. En sonunda kırılacak bunlar, içlerindeki tanecikler harmanlanacak; bitki sapları sökülüp kış yakacağı olarak evin uygun bir yerinde saklanacaktır. Şimdilerde böyle yapılmıyor, yanılmıyorsam kelleler çizilip kazınmadan toplanıyor ve satılıyor ve zaten bizim oralarda haşhaş ekimi yasak...

Zile Çiftçisi Özel Bıçağıyla Haşhaş Çiziminde / 1968 - 1970

Kameraman : Mehmet SEZEN - Zile Turizm ve Tanıtma Derneği

            Morfinin anası afyon sakızı, bizim oralarda gilik denilen yassı topaklar halinde afyon yapraklarında kalıplanır, götürülür, Toprak Mahsulleri Ofisi'ne satılması şart olanı, Ofis'in gönlünden kopan fiyata verilir, geriye ürün kalmış ise o da tüccara açıktan, kaçakçıya gizliden satılır idi, kaçakçılar ürünün vaktini saatini çok iyi hesaplarlar, günü geldi mi şehre doluşurlardı. İyi mala çok para.. diyerek tezgâhlarını kurarlar, aldıklarını alır, geldikleri gibi yok olurlardı; daha çok gece vakti alışverişlerini severlerdi.

Saman Balyası Yapan İşçiler İstasyon TMO Siloları Önünde

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

            Toprak Mahsulleri Ofisi'nin alımcıları ise üreticinin sakızını türlü oyuncaklarla yok yerine kapatmanın yollarını ararlar ve.. bulurlardı! Kulaktan kulağa kaçakçıların adamı olan alımcılardan söz edilirdi; ipe sapa gelmez veya gelir rüşvetler ve yolsuzluklar anlatılırdı.

            Sanırım afyon sakızının baş fiyatı; o günlerde otuz lira idi. 30 lira, belediyede bir memurun aylığıydı, kıraç yerlerde bir iki dönümlük tarla bile alınabilirdi bu parayla. Bizim o yıl içinde birkaç kilo kadar afyon sakızımız olmuştu. Sakız topakları, gilikler, evde uzunca bir tahtanın üstünde sıralanmış, tavan arasında dururdu. Beklemekten epeyce kurumuştu. Kokusu, sokak kapısından girer girmez burun yakardı.

            Komşumuz gırnatacı Nuri de hapanda, pazar yerinde, bu işlerin alım satımıyla geçimini sağlıyordu. Bir akşam evimize geldi, afyon sakızına müşteri bulmuştu. Ayırım yapmadan 30 lira baş fiyattan bütün sakızı aldı. El sıkıştılar, bedelini ertesi günü akşamı ödemek üzere ürünü aldı götürdü.

Zile Hal Binası'ndan Kale Sırtlarının Görünümü

            Ertesi günü kuşluğa doğru afyon sakızının kilosu birden 100 liraya fırlayıverdi. Kimse ummuyor, beklemiyor, bilmiyordu. İsmet Paşa gibi bir akıllı baştadır diye herkes bir garip güvenceyle uyumakta iken üç misline yakın bir artış tüccarı allak bullak etmeyle yetti.

            Babam dehşetli şaşkınlık içindeydi. Bir yandan el sıkışmış, satışı bağlamıştı; öte yandan parayı eline almamıştı, satış tam sayılmayabilir gibi görünmekteydi. Lakin : "Satış satıştır" dedi. "Nasibimiz bu kadarmış, fazlası bize göre değil".

            Dedi demesine de bütün gün mal canın yongası deyimine uygun bungunluklardan kurtulamadı, kurtuldu desem yalandır. Bir hayli üzgün, yüzü gülmez vakitler geçirdik. O arada komşu da görünmezliklere karıştı, ne parayı getirdi ne göründü, ne de gönderdi biriyle. Bu durumda satış satışlıktan çıkmış, hakkın kiloda yüz lira olmalıdır.. diyenler çoğalıyor, babam içlendikçe içleniyordu. Sözünden dönmüş adam durumuna düşmek veya öyle görünmek ağırına gidiyordu. Derken.. bir akşam üstü komşu görünüverdi!

Zile Köylüleri Tarlada Haşhaş Çizerken / 1968 - 1970

Kameraman : Mehmet SEZEN - Zile Turizm ve Tanıtma Derneği

            Ortalıkta görünmeyişinin sebebini anlattı güzel güzel. Sivas'a, daha fazlasına satmak niyetiyle gitmiş, acele gittiğinden evine de söyleyememiş, afyon sakızını kilosu 110 liradan satmış. Masraf, ondalık falan derken de babama kilosu doksan liradan ürünün tutarını ödedi. "Malın yükseleceğini ne sen biliyordun komşu ne de ben.." derken gülüyordu.

            Babam da âdil davrandı. Kilosu otuz liranın üstünü, kilo seksen lira üzerinden hesaplayarak yarı yarıya üleştirdi. 'Bir pay sana bir pay bana, kardeş payı, komşu payı..' dedi. Şimdikiler olsa ne yapar nasıl davranırlardı acaba? Düşünmeyelim, haşhaşa dönelim.

            Bizim oraların haşhaş ürünleri seçkin bilinirdi. Bu yüzden de ürün vakti, daha çok panayır zamanı afyon sakızı kaçakçıları kasabaya doluşurdu. Panayırın geleni gideni çok olduğundan kaçakçılar sözüm ona pek göze batmaz idiyse de hemen herkes neyin nerede, kimin nasıllığını çok iyi bilirdi.

            Kaçakçı, afyon sakızı üreticileri için Ofis'ten çok daha iyi para, çok daha yakın ilgi, hele ürün sarımsı kızıllarda ise büyük kolaylıklar demekti. Köylü, yasaklığına ve cezasına rağmen bunun için kaçakçıya ulaşabilmenin yollarını arardı.

Turhal Şeker Fabrikası'na Trenle Taşınan Şeker Pancarı

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

            Panayıra, biz panayır demez, deri derdik. Deri, deri yerinde, ekim sonu başlardı. Geçmişi yüz yıllarca eskilerde bir pek ünlü panayır idi. Deri dermek fiilinden türetilmiş, toplanma, toplanılan yer anlamında bir söz ve Türkçe'ydi, panayırdan güzeldi.

            Panayır büyükler için etlik, çocuklar için at yarışı, pehlivan güreşi, panayır süresince gelmiş çadırını kurmuş tiyatrocu, şarkıcı, türkücü, esnafı ile canbaz, halkacı, üçkâğıtçı, şucu bucu eğlencelikleri demekti.

            On - on beş gün süren deri zamanında herkes kışlık alışverişini yapar, alan alır, satan satardı. Derinin son gününün ertesinde yarışlar başlardı. Çevre yerleşim alanlarının en ünlü atları yarış için gelirdi. Alceylan adındaki alnı yıldız akıtmalı, dört ayağı sekili al at bütün yarışları kazanırdı, birincilerin birincisi olurdu. Bizim düşlerimizin en alımlı süsüydü.

            Deri, aynı zamanda etlik vaktiydi. Her ev, durumuna göre üç beş teke veya koç, dana, inek alır evde kestirilir; etinden kıyma, kavurma kavurup küplere basılır; sucuk, pastırma yapılır, etlice bırakılmış kemikleri kurumaya bırakılırdı. yerlileşmiş memurlar da yerliler gibi davranırdı. Gidiciliğe hevesli memurlar için çarşıda pazarda hazır bulundurulurdu.

            Deri yerinde kurulan çadırlarda barakalarda çoğu İstanbul'dan gelme gezici tiyatrocular, halka attırıcılar, tüfekçiler, cambazlar işin eğlencelik yanını oluştururdu. Zâti Sungur'u, o zamanların genç sayılan Avni Dilligil Tiyatrosu'nu o günlerde seyrettim hep.

            Özellikle halka attırıcılar yanlarında açık saçıkça, gözleri kaşları boyalı kadınlarla gelirlerdi. Çoğu köylü kasaba delikanlıları o kadınların ellerinden üçü beşi yirmibeşe aldıkları kasnakları cigara paketlerine, ucuz içki şişelerine, kötü dikilmiş bebeklere atmak için itişir kakışırlardı; çoğunun kasnağı boşa giderdi.

            Güneşli bir öğle üstü deri yerini dolaşırken o barakaların önünden geçtim. Panayırın son günleriydi, kimsesiz bir saat idi, halkacı barakalarının birinde kadınlardan biri karnını doyuruyordu. Bugünkü gibi aklımda, bir tabakta kuru fasulye ötekinde pilav vardı. Barakaların yanında gazocağı, çaydanlık, tencere, tabak gibi nesneler kirli siyah pasaklılıklarındaydı; görünüyorlardı.

Haşhaş Tarlalarından Zile Kalesi /1968 - 1970

Kameraman : Mehmet SEZEN - Zile Turizm ve Tanıtma Derneği

            Karnını doyuran kadının isteksizliği, gönülsüz yiyişi, gözlerinin ve yüzünün bezgin, bıkmış durgunluğu ilgimi çekti. Durdum. Seyrettim. Ya beni fark etmemiş, ya da fark etmiş önemsememişti. Aynı bakışlar, aynı donuk yüz, aynı yemek istemeyerek yiyiş!..

            Bir ara ekmeğin içini avuçladı; o zamanki ekmekler taze buğday kokardı, süngerimsi pişkinliğiyle iki parmak arasında yaylanırdı, sıkınca hamurlaşmazdı. O güzelim ekmek içini kadın mendil yerine kullandı, önce avuç içlerini ve parmaklarını, sonra ağzını güzelce sildi, temizledi; kaldırdı attı!


Ressam : Atanur DOĞAN

            Dondum kaldım. Nasıl olurdu? Bir kırıntısı bile yere düşse eğilip almadığımızda, ayak altında çiğnenmesine sebep olursak günahını ödeyeceğimiz kutsal ekmek nasıl olur da elbezi yerine kullanılırdı? Bu kadın, o günahı nasıl işler, altından nasıl kalkardı, hesabını nasıl verirdi?

            Cevap bulamadığım sorular beni de bunalttı. O bunalış ile kadına pek kötü baktım, velâkin haberi bile olmadı. Duramadım orada, yürüdüm gittim, doğruladım bizim mescidin imamına vardım, meseleyi anlattım. 'Böyle iken böyle oldu, sorularım cevapsız kaldı, sana geldim' dedim, bekledim.

            İmam Efendi'nin top sakalında bir tek kıl oynamadı. Ben sözümü bitirince de az konuştu, uzun konuşmayı sevmeyen biriydi zaten. Dedi ki : 'Develili Âşık Seyrani'nin bir mısraı vardır. Saz çalmayan tel kıymetin ne bilir? der. Oğul; ekmek, ekiminden biçimine, harmanından değirmenine, öğütülmesinden pişirilmesine onlarca insanın yüzlerce emeğine, alın terine elde edilmiş bir doyurucu nimettir, kutsallığı oradan gelir. O insanların emeğine, alın terine, soframıza getirenin yorgunluklarına olan saygımız ekmeğe saygımızı artırır.

            Halbuki seni korkutan kadın o emeklerin ne olduğunu bilmiyor, o alın terlerinin farkında değil. Halkacılıkta kandırdığı kişiden alınmış kolay para ne ekmek tanır, ne alın teri, ne de saygı; öyle bir kişi de ekmeği bilmez ki, yemek yemesini bilsin. Sen Allah'a şükrediyorsan ekmeği ve alın terini de yarattığı için şükrediyorsun. Şükretmek kendini bilebilmektir oğul, kendini bilen kişi de kendisine saygısı olan kişidir. Kendisine saygısı olan başkasını da sayar, mesele burada, bir de böyle düşün bakalım!'

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR