ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 21 Temmuz 2006 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

HALLEŞME

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)


Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

HALLEŞME
(Makaleyi Gönderen : Nurhan Buhan GİRGEÇ)
(Dünden Bugüne ve Yarına - 2, Bütün Eserleri - Makaleler, Sh. 171 - 176)
(Kültür Dizisi 14, İrfan Yayıncılık Nu. : 84, Birinci Baskı 1999, 236 sh.)

     

            Yıllardan 1944 veya 1945. Bizi başka türlü bizim dışımızdakileri bir başka türlü bunaltan; ölümlerin üzerine ölümlerin ekildiği bahçeleri andırırcasına bütün Avrupa'yı anlamsızlaştırmış savaş, perişan sonucuna kavuşmak üzereydi.

            Bahar başları olmalı, çünki ortalıkta güneş, ıslağımsı sıcağını kurutma derdine düşmüş yoksullar gibiydi. Geceden yağmış, belki sabaha artakalmış bir yağmur sonrası kuşluğu, alçacık dağların çevrelediği görünen bütün ovaya pırpırlanıp duruyordu. Biz küçücük bir tepeye tırmanıyorduk; yol orada, tepede, ikiye ayrılacaktı... Yolun biri çok eski bir mezarlığı bölecek, ikincisi, mezarlığın kopuk parçasından kıvrılıp aşağı dereye doğru eğilecekti.

Zile Ovası'nın Suluboya Peyzaj Görünümleri
  
Ressam Yrd. Doç. Dr. Kemal TÜRKER - Ankara/Altındağ Karma Sergi - 26.05.2006

            Mezarlık tam tepe üstündeydi. Nenem ile birlikte yer yer su birikintilerinin arada gölekleştiği çukurlardan, geçmekte zorlanarak geldiğimiz yol yokuşa sardığında nefes tıkayıcısı olmasına rağmen tepede daha kolay yürünür olmuştu.

            Su birikintileri yoktu, çamur yoktu, geçmek zorunda kaldığımızda ayaklarımızı bileklere kadar ıslatan gölekler hiç yoktu. Bunların yerine yüzü yırtılmış bir yokuş aşağı dağılan yol; yağmur suları iniş aşağı akış hızlarına ve su güçlerine uygun yırtışlarla yolu parça parça koparmışlardı. Bastıkça yolun yırtık yüzü, yürümesinin alışkını değil iseniz yürüyüşünüzü aksatabilir, ayağınızı burkar, bileğinizi incitebilirdi. Fakat çamur tutmayısı, kaygan olmayışı güven veriyordu.

Tevsian Küşat ve Ekmekçiler Arastası Namı ile Yâd Olunan Cadde-i Umumi Manzarasından (Zile –1909)

(Uzun Çarşı'nın 4 Şeritli Arnavut Kaldırımı Etrafında Zile Esnafı ve Eşrafı)

            Şehrin içinde böylesine çamursuz bir yol bulamamak, kaygan taş döşelisinde bile güvenerek yürüyememek sıkıntısının alışkını olanlara göre bakımlı şehir yollarından düzgün görünen yokuşu çıkınca daracık ova gözüme hoş ve güzel göründü. Baktığım her yerde bir ayrı bahar başlangıcı tütüyordu; görebildiğim köşe bucak bağrını güneşe açmış, teleklerini temizleyen kuşların hazzına erişircesine buğulanıyordu. Işıltılı renklerin cümbüşlendiği, duyulmaz seslerin incecik ipek iplikler gibi gergeflendiği bir sessizliğin sara sarmalaya kundakladığı bir kuşluk vakti.. baharın bayramındaydı.

M. Necati SEPETÇİOĞLU'nun Zile'de Gıyabında Kılınan Cenaze Namazı - 10.07.2006
  
http://www.zile.bel.tr

            Ben o bayrama dalmıştım; bir yandan yokuş çıkmanın soluklanmasında idim, bir yandan da ayaklarımın altına seriliverildiğini zannettiğim ova toprağının bayram neşesine içten içe karışmaktaydım. Henüz o yaşlarda erişilmez halk şairimiz Karacaoğlan'ı bilmiyordum; "Çukurova bayramlığın giyende" deyişinden haberim yoktu. Bilebilseydim daha o anda ovada ışıklar içinde yüzen yağmur sonrasının alını yeşilini görür görmez gönlümü zaptedemez, en alaalaheyli bir Karacaoğlan çağırırdım, gördüğüm yeryüzü o kadar güzel idi!

            Velâkin titreyiverdim aynı anda.


TGRT KEŞİF Programı - Sunucu Yeliz PULAT - 12.09.2001

            Nenem, herhalde yokuş çıkmanın getirdiği soluk zorlamasında bir boğukça ses ile selâm vermiş seslenmişti : "Esselâmüaleyküm ya ehl-i kûbur!"

            Çevremizde kimsecikler yoktu; her iki yoldan gelen giden görünmüyordu, en yakından en uzağa herhangi bir canlı hareket hâlinde değildi. Bir tepeciğin üstünde, nenem ile benden gayri bir görüntüsü yok yalnızlığın ortasındaydık ve sağımız solumuz silme mezarlıktı. Ortalıkta korkunç bir sessizlik, o sessizliğin içinde dehşetli bir bahar fışkırması vardı.

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU'nun Cenaze Namazı

Kamera : Nurhan Buhan GİRGEÇ - 10.07.2006/İst.

            Nenem o durumda bir kere daha : "Esselâmüaleyküm ya ehl-i kûbur!" dedi, bekledi. Kıpırdamıyor, mezarlığa bakıyordu. O vakit nenemin mezarlığa selâm verdiğini hissettim, ölülere..

            Yeniden titredim.

M. Ufuk MİSTEPE Zile Asrî Mezarlık Şehitliğinde 12 Ocak 2006 Prşb. 12:19

Soldan Sağa : 1) Şehit P. Er Bülent Günal 30.07.1970 - 10.08.1995, 2) Şehit Tnk. Astsb. Çvş. Salih Ağca 15.06.1974 - 31.05.1994,
3) Uzm. J. Çvş. Mehmet Gönülalan 01.04.1969 - 26.11.1993, 4) J. Eri İbrahim Akpınar 07.11.1972 - 10.10.1993,
5) J. Komando Astsb. Kd. Çvş. Aşkın Yeldiren 01.05.1968 - 13.09.1992, 6) P. Komd. Çvş. Turan Peşmen 17.03.1972 - 01.02.1992,
7) Karakol Kumandanı Sadık Hoşcan 1938 - 1963, 8) Bşçvş. İrfan Yalçıner 1932 - 1963.

            Sözlerden anlam çıkarmaya çalıştım. Selâmı biliyordum; ehl sözü Ehl-i Beyt sevgisinden aklımdaydı. Kûbur ise halk ağzında helâ veya çukur demekti, velâkin nenemin deyişinde bir başka anlam kazanıyor olmalıydı, bana öyle geldi.

            Ben bunları düşünürken çevrem de korku titreşimleri içindeydi, öyle sandım, yüreğimde bir tuhaf korku salkımlaşması büyümekteydi. Nenem selâmını üçüncü defa tekrarladı. Hemen arkasından da daha yavaş, fısıltılı bir toprağımsı sesle : "Ve aleykümüsselâm ey dâr-ı dünyâ!" dedi yürüdü, yola değil, mezarlığa yürüdü. Yürürken elimi tutmuş çekmişti. Yüreğimdeki korku salkımları çatallandı.

Amasya Caddesi'nde Sepetci Sokak Çıkmazı

Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE - 10.02.2003

            Çok, çok eski bir mezarlıktı, sanırım artık ölü gömülmüyordu oraya. Mezarların çoğu topraklaşmış, kalan tek tük taşları, kimi başucu taşı, yarı kırık yarı sağlam ayaktaysalar bile hangisi hangi mezarın... kestirmek belli değildi. Sağlam kalmış mezarlar da vardı arada; çökmüş, göçmüş, düzleşmişleri de vardı. Nenem en yakınındaki taşın yanına çömeldi, Yâsin okumaya başladı.

            Ne yaptığımı, niçinliğini bilemeden ben de çömeldim. Nenemin Yâsinli sesi ısıtıcı geldi bana, her zamankinden daha değişikti. Yüreğim ürpermiyordu artık. Öylece bir süre geçti. Yâsin, kocaman bir sessizliğin merkezine akmaktaydı.. arkasından Fâtihâ geldi... Sonra kalktık, nenem yine elimden tuttu, yürüdü.. gideceğimiz yere sapan yolda yürüdük. Yolumuzu kesen ve geçmemiz gereken derede bahar suları çağıldıyordu. Fakat bizden önce geçenler herhalde bizim gibi sonradan gelecekleri düşünmüş olmalılar ki suyu geçebilecek şekilde iri yassı taşları uygun aralıklarda yerleştirmişlerdi, üzerlerine basa basa çağıltılı suyu geçebildik.

            Karşı kıyıya ulaşınca nenem : "Çok şükür!" dedi. "Sırat Köprüsü'nü de böyle kolay geçeriz inşaallah..."


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/newsdetail.asp?NewsID=2295

            Şükrederken de, dinlerken de güven duygusu içindeydi, derenin çağıltılı suyunu değil de gerçekten Sırat Köprüsü'nü geçmiş gibiydik. Ben bundan cesaretlenerek : "Nene sen o yukarıda, mezarlığa seslendin, ne dedin? Selâm verdin sandım, lâkin karışıkcaydı..."

            Yol hem bozuktu artık hem çamurluydu. Yine de kolay yürünebilecek izleri seçiyorduk. O durumda nenem : "Kabirdekilere selâm verdim, evet.." dedi.

            O vakit ehl-i kûbur sözünün kabirdekiler demek olduğunu anladım, velâkin ölülere selâm verilmesindeki anlamsızlık aklıma takıldı bu sefer de. Sorunca nenem : "Eeee.. orası da onların evi torunum." dedi. "İnsan bir başkasının evine girerken destur diler, izin ister. En iyi dilek de selâmdır. Selâmına selâm verilirse kendini dost kapısında bilebilirsin."

            "İyi de., onların yerine de selâm veren sen idin..?"

            "Onların dili yok ki! Olsaydı söylerlerdi. Yunus Emre'miz ne der : Ne söylerler ne bir haber verirler.. demez mi? O yüzden onların yerine de ben selâm verdim. Onlar rahatladı, biz rahatladık. Bak, derenin çağıltılı suyunu nasıl kolay geçtik.. Ölüler rahat yatarsa dirilere huzur yağar, unutmamalısın!"

  

            Bu konuşmanın üzerinden elli beş yıla yakın bir zaman geçti; o günün o saatini de, o hareketleri de o konuşmayı da şu anda tam tamına hatırlıyorum. Belki o zaman ayrıntılarını fark edemediğim, ayrıcalıklarının zevkine eremediğim güzelliklerin ve inceliklerin tümünü birden fark etmekteyim. Onca yılların uzağında bir bahar başlangıcının fışkırmış canlılığının ortasında sessiz ve yalnız bir ölüler evinin başında okunan Yâsin'in zaman zaman hayatıma karışması, arada bir ölülerle diriler arasındaki görünmez fakat çok sağlam bağların örgüsünü hazırlaması; ölüleri rahatlatırken dirilere huzur yağdıran gücünü en olmayacak zamanlarda bana hissettirmesi her şeyden önce benim zenginliğim oldu. O gün o saatte ben bir sorumluluk; bir saygı ve sevgi zamanı yaşamıştım. Dirilerin diri kalabilme; yürüyebilme, bahar başlangıçlarının topraktan fışkırmasını görebilme , bağa bahçeye gidebilme.. en önemlisi nefes alabilme, görebilme, işitebilme gibi kavuşulması dünya zenginliğine değer bir zenginliğe sahipliğimizin ödenmesi gereken borcu bir Yâsin ile ödeniyordu, ödenirken de şükrediliyordu ayrıca. Canlı, belki de taşımaktan yorulduğu iç birikintilerini bir Yâsin ile ölülere aktarırken bütün yüklerinden arınıyor, ölüler, sahipsizliğin yalnızlığından kurtulmuş göründükleri için bir güzel paylaşmanın hazzı, sonraki saatlerin sıkıntısına kalkan sağlamlıkları oluşturuyordu.

            Bu ruh alışverişinin zevkini elbette madde medeniyetinin lügatleri târif edemez! Çünki madde medeniyetindeki insan her halkada ya bir gösterge ya bir ölçüdür. Göstergelerin de ölçülerin de saygısı yoktur, sevgiden etkilenme bilmezler; basarsın düğmesine.. hareket ettirirsin, durdurursun veya doyurursun, uyutursun.


http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=169720

            Halbuki ölüm bir sınırdır; diriliğin taşkın ve atak ruhuna sorumluluğu, saygıyı ve sevgiyi hatırlatması için konulmuş bir sınırdır. Maddesiz bir dünyanın da anlamsızlaşacağını gösteren ölüm sınırı ruhsuzluğun sınırı olamıyor, çünki ruhsuzluğun kendisi ölümdür! Dünyaya yetecek kadar madde fakat ruhsuzluğu anıtlaştıracak kadar değil... Bunu bizim medeniyetimizin bizden önceki insanları biliyordu.

            Bu sebepten ölüm ile hep ve her vakit, iç içe yaşadılar. Ölümün bu dünyadan terhis olmak anlamında çizilmiş bir alınyazısı diye kabullenilmesi, şehirlerin çok yakınlarında bazen pek içlerinde hazırlanmış mezarlıklarımız ile anlatılmaya gayret edilmiştir. Bu dünyada iken bu dünyanın gerekleri yerine getirilir; fakat öte dünyanın hazırlıkları sürekli akılda tutulurdu. Bu davranış ölüm korkusunu azaltır, hatta yok eder.

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU'nun Zincirlikuyu'da Kabre Defni

Kamera : Nurhan Buhan GİRGEÇ - 10.07.2006/İst.

            Her canlı ölümü tadacaktır elbette; velâkin ölümü bilenimiz yok, çünki tadan farkında değil, tatmayan ise habersiz. Şehir ile iç içe düzenlenmiş mezarlıklarımızı düşünenler ve uygulayanlar bunu biliyorlardı. Eski şehirlerimizin sokaklarında dolaşırken nasıl bir tarihin yüzlerce yıllık haşmetinden sıyrılıp geçmekte olduğumuzun farkından uzak isek, alabildiğine canlı bir sokağın bitiminde mezarlıkla karşılaşıp ara yolundan yürürken de dirilik ile ölülük arasındaki ayrıntıyı düşünemeyiz bile, fakat hissederiz; dirilik gibi ölülüğümüz de bir alışkanlık hâline gelir artık.

Hüseyin Gazi Tepesi ve Yatırı

Fotoğraf : Mustafa BELDEK - 01.05.2005

            İstanbul'un fethinde olduğu gibi Kıbrıs'ın fethinde de vurulup öldükleri yerlere gömülen şehitlerimiz sonraları çevrelerinde sokaklar, mahalleler oluşturdular.. idi. Yıllar yılı o şehit mezarları o sokakların bekçisi, sokak insanlarının güvencesi oldular, çevrelerindeki canlılığın bir şükür pınarı durumuna geldiler. Yazık ki Yeniçağlar'ın Yontma Taş Devri, doyabilmek mecburluğundan gayrisini düşünmediğinden gözünü insan ruhuna dikmekte, kaptığını yeyip yutuyor, velâkin doymuyor bir türlü, doymuyor!

            Doyduğunu sanırken acıkmakta, acıktıkça saldırgan! Girmekte olduğumuz Uzay Çağı da Cilalı Taş Devri'ni beraberinde getirmez inşaallah. Getirirse..?

            Uzayın tek süsü olan ruhumuz da korkarım kendine yer bulamayacak...

          

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR