ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 24 Mayıs 2007 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

İNSANCA YAŞAMAK
ŞİİRLER
SILA TUTSAĞI FİKRET TARHAN

Hazırlayanlar : Nurten TARHAN - Resim Öğretmeni
Mehmet Âli ERDİN -
(Araştırmacı - Yazar - Kültür Danışmanı)

Altın Kiraz Festivali Açılış Töreni - 09 - 14.06.1982 Zile Hükûmet Konağı Önü

Taliye OBUT (Tarhan) Fotoğraf Arşivi

İNSANCA YAŞAMAK

Her Hakkı Saklıdır.
ERDİN YAYINLARI Genel Yayın No. : 2
(Birinci Özel Baskı : 1.000 adet, Doğuş Matbaası, Ankara, 1983 - 80 sh.)
ŞİİRLER

 

Fikret TARHAN'ın Vefatı Ardından Yayımlanan Şiir Kitabı
    
Erdin Yayınları - Genel Yayın No. 2 / Ankara 1983

 

FİKRET TARHAN

 

            1932 yılında Zile'de dünyaya gelmiştir. Binbaşızâde Çiftçi Rıfat Bey'in oğludur. Annesi Hat Sanatı Ustası Amasyalı Cemil Hoca'nın kızı, Hatice Hanım'dır.

 

            Öğretmen Okulu'nu Sivas'ta bitirmiştir. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim - İş Bölümü'nden 1956'da mezun olmuş, Malatya ve Erzincan Askerî Liseleri'nde, çok sevdiği memleketi Zile'de Resim Öğretmenliği, Ankara'da Millî Eğitim Bakanlığı  Şube Müdür Yardımcılığı, Marmaris Lisesi Müdürlüğü görevlerinde bulunmuş; 1973'de kendi isteği ile memleketi Zile'ye dönmüş, Ağustos 1980'de ise zamanın öğretmen üzerindeki yıpratıcı etkileri karşısında küskün olarak emekliye ayrılmıştır.

 

            Memleketi Zile'de çalıştığı her iki dönemde de Zile için çok yararlı eğitim çalışmalarında bulunmuş, müzik, tiyatro, edebiyat alanında yararlı çalışmalar yapmış; "Çağıltı" adlı kültür ve sanat dergisinin yayımını yönetmiştir.

 

Zile'yi düşünenler için   Zile Kütüpanesine...

Cilt : 1, Sayı : 1, Nisan 1961, 125 Krş

 

            "Zile Kültür Derneği'ni kurmuş, çalışmalarında fedakârca önderlik etmiştir. Aynı zamanda ressam olan sanatçı "Zile Müze Kurdurma ve Yaşatma Derneği" çalışmaları ile yurt sevgisinin doruğuna çıkmış ve bu çabalar kısa ömrünü dopdolu geçirmiştir.

 

            Şiirleri, çok değer verdiği dostu Ressam Nüzhet İslimyeli'nin yayımladığı "Ankara Sanat Dergisi" ile "Ilgaz" isimli edebiyat dergisinde yayımlanmış, resimleri ise; 1956'da Devlet Resim ve Heykel Sergisi ve diğer birkaç karma sergide yer almıştır.

 

            Ne yazık ki, insan sevgisine ve doğaya kendini adamış olan bu vatan ve millet sevgisi ile dopdolu, öğretmenliği daha çok eğitimcilik olarak nitelendirip öğrencilerini o yönde yaşama hazırlamaya çalışan, iyi bir öğretmen, ressam, ozan ve geniş çapta çok yönlü sanatçı Fikret TARHAN, 28 Aralık 1982 günü bir ameliyat sonucu aramızdan vakitsiz bir biçimde çok erken' ayrılmıştır.

 

            Halen, Zile/Tokat Kız Meslek Lisesi Müdiresi ve Resim öğretmeni olan eşi Nurten TARHAN ile oğulları Yiğit Ahmet TARHAN ve Rifat Bora TARHAN'ı eserlerinin yanı sıra, değerli varlıkları olarak geride bırakmıştır.

 

            Sanatçıyı saygıyla anıyoruz.

 

 

 

SILA TUTSAĞI FİKRET TARHAN

            Şiirlerini derleyip, sunmaya çalıştığım Fikret TARHAN'ı böyle bir fırsatta tanıtma görevini yüklenmek, beni endişe ile titretti. O aziz insanı ve sanatını anlatmak; eşi olarak bana çok güç gelse de bu işi hakkı ile yerine getirmem gerektiğini, elbette onur ve gururla üstün tuttum.

 

            Özgeçmişi kısaca kitabın arka kapağında sunulan sanatçı, belki bir kaynak, bir pınar, bir ummandı. Değişik özelliklerini de bu yüzden burada uygulamayı yararlı buldum.

 

            1958 yılında yazdığı bir öyküsünde 'bir yılbaşı gecesini' anlatırken; "Uslu bir gökyüzü kışında yaprak dökümü" diye tanımlar. "Bulutçasına dökülmek geldi içinden tüm yüklerinin ağırlığından sıyrılmak, umutlarının en büyük burcuna çıkmak istiyordu." der, kahramanının duygularınca.. "Gökyüzü bir dumandı, gökle yer aralarında bir şarkı tutturmuşlardı." diyerek anlatır, o kış gecesini yine., işte O'nu Aralık ayının 28. günü böyle bir gecede kaybettik. Bir çınar yaprağının gururlu düşüşü gibi uçtu sonsuzluğa. Tüm yüklerinin ağırlığından sıyrılarak yeşil umutlarının en büyük burcuna çıktı.

 

            Memleketinin kültür kalkınmasında insanlarına olan güveni ve sevgisi ile çok çalışmıştı. Kültür Derneği’ni kurarken birçok genç ve değerleri bir çatı altında toplayarak birleştirici, bütünleyici özellikleriyle uğraşlar vermiş, "ÇAĞILTI" adlı kültür ve sanat dergisinin yayımını yönetirken bu dergideki yazıların birçoğunda çeşitli isimler kullanmıştır. Bu isimler : Fahir Binbaşılar, Çağıltı, Erol Eroğlu, Timuçin Ferhatoğlu, Turhan Aktulgalı, Fahir Askeroğlu'dur. Bunun nedenini, Çağıltı Dergisi’nin evindeki cilt kapağında "Değerli okuyucu, Çağıltı sayfalarını karıştırdıkça neden birçok müstear isim kullandığımı; tek başına bir derginin sayfalarını doldurmak zorunda kaldığın zaman anlayacaksın." diyerek açıklamıştı.

 

            Yazarı, çizeri ve el sanatları ile memleketini yüceltmeye çalışmış, turizm yönünden de Zile'nin yararlarına parmak basan çalışmaları olmuştur. Altın Kiraz Festivali’nin öncülüğünü tek başına omuzlarına yüklenmiş, hiç değilse çeşitli yazılarla turizm konusunda memleketini uyarmıştır.

 

   
Taliye OBUT (TARHAN) Fotoğraf Arşivi - Foto Orhan Anıt / Samsun

 

            Engin tarih ve sanat bilgisi yanında çevresine sanatı sevdiren üstün kişiliğinden, müzikte ender bir sese sahip oluşundan, şiirde son derece duygusal, resimde içli bir doğa tutkunu ve çok alıngan yüreğinin sevecen ve yufkalığından da söz edilmeden geçilemez. Öylesine insancıldır ki; prensipleri doğrultusunda ödün vermeden doğru bildiğini ölürcesine savunurdu. Onurlu küçük yüreği dev gibi duygularla dolu değerli insan, inançlı varlığı ile kendini ecele bir doktorun adını kendi adı ile özdeşleştirerek teslim etmiştir.

 

            Bu kitabın hazırlanmasında ilk fikri ve öneriyi ortaya koyan, kişiliği ve vefası ile bana ve çocuklarıma onur katan, öğrencisi Mehmet Âli ERDİN olmuş ve böylece bu yapıt Mehmet Âli ERDİN'in öğretmenine olan saygılı sevgisinden kaynaklanan özdeş emekleriyle ortaya çıkmıştır. Kendilerine teşekkür ederim.

 

            İnançlarımı bir kez daha yeniledim ki, bizler; dostlarımızın, arkadaşlarımızın, öğrencilerimizin vefa ve sevgileriyle yaşayacağız!.

 

            Fikret Bey'e kitabını kendi elleriyle çıkarmaya ömrü izin vermedi. Kısmet böyle getirdi. Kitabını böylece aziz ruhuna armağan ediyor ve onun her zaman aramızda olan, içimizde yaşattığımız manevî varlığı karşısında; çocuklarımız Yiğit Ahmet Tarhan, Rifat Bora Tarhan ve ben saygı ile eğiliyoruz...

 

                                                                                          NURTEN TARHAN

 

Ressam - Şâir Fikret TARHAN

Taliye OBUT (TARHAN) Fotoğraf Arşivi

                            İki şiir, bir mektupla :    MERHABA!..

                                                                                                 MEHMET ÂLİ ERDİN

 

            Gül, dalında kurusun diye değil,

            Bir el uzansın, koparılsın diye

            Yetiştirilir,

            Seni de ecel, zamansız kopardı

            Ne denir ?

 

                                    Bir şarkı ki dilimde

                                    Nağme var söz yok
                                    Bir sevgili ki gönlümde
                                    Tutkusu var, kendisi yok!.

 

 

Fikret Ağabey,

 

            Geçenlerde senden artan bir kaç dost olarak, Ankara'da bir araya geldik. Aslında seni konuşmak, selâmlamak için toplanan Hüseyin Ulus, Kahveci Hasan (Küçüktaş), Hacı Kamış, seni seven dostların ve yüreğimizde binlerce anı vardı. Seninle başlattığımız söz seninle bitmiyor, gözyaşlarıyla sürüyordu. Bir ara sözü yakalamıştım, senin için şunları söyledim :

 

            'Yaşamın ve içinde yaşamını sürdürenlerin acı bir gerçeği değil midir : Ölenleri anmak, yaşayanlarla birlikte dostça yaşamak!.. Ben Fikret ağabeyimi dostlarıma en kısa yoldan şöyle anlatacağım, bir Cevat Şakir KABAAGAÇLI (Halikarnas Balıkçısı) Bodrum için ne ise, bir Fikret Tarhan da Zile için O'ydu.. Yani o Zile'nin balıkçısıydı. Bütün renkleri çok iyi bilen bir sanatçıydı. Her Zile'li onu hazine sayardı ama, o aslında bir defineydi!.. O'nun gözleri bütün renkleri çok iyi görür ve değerlendirirdi. Ama, bütün renkler bir yana, siyah - beyaz'ı görünce çıldırırdı. Ve bir gün bütün beyazları aldı götürdü, siyahları bize bıraktı.. Başımız sağ olsun!..'

 

            Evet, değerli insan, sevgili dost:

 

            Şu an ceketimde iliklemediğim düğme kalmadı.. Elini öpmek istediğim zamanlar hep böyle yapardım zaten!.. Zaten bilir misin, gözlerimde, gözpınarlarımda akıtacağım yaş da kalmadı, diyemiyorum. Çünkü her köşemde, bağrımın her köşesinde, her düşüncemde, gözlerimin baktığı, gönlümün aktığı her yerde, sen varsın. Hamurumda sen varsın. Babamdan sonra saydığım en yüce delikanlı sensin. Bilir misin, bir sonbahar yaprağında kaç ayrı sarı ton var? Her ton bir arada bir bütünleşmiş sarı oluşturmuş, kaç renk armoni ordusu birbirini kovalıyor, Dereboğazı’nda? Bunu bana sen öğretmiştin...

 

Fikret TARHAN Düvende

 

Dere Boğazı

Zile - Amasya Yolu

 

            Sen çizmiştin, sen anlatmaya çalışırken, gözlerime bir sonbahar hüznü gibi sen bakmıştın, mıhlanmıştım gözlerinde, saygıyla eğilerek, eğilmeye de korkarak!..

 

            Çünkü sen bana "Dik dur, dik" derdin. Ve ben seninle her zaman dik durmayı becerir hâle geldim. Ne ile anlatacağız, hangi defterlere, hangi sayfalara, hangi satırlara, hangi kitaplara sığdıracağız seni?..   Bilemiyorum !..

 

            Canım, canım, canım!.. Her derdimin, kahrımın ötesinde, daha çok çakışıyor sen de ah'ım, daha çok halsizleşiyor sen de vah'ım!...

 

            Sen doğanın bize verdiği ve bizler doyamadan geri aldığı, Tanrı’mın bize bağışladığı, ama sonunda 'Değerini bildinizse yeter artık' deyip, geri aldığı yüce değersin!..

 

            "Öğretmen bir muma benzer, erir; fakat aydınlatır.." diyen düşünür, seni çizmişti, senden önce bir ressam gibi... Senin gibi !..

 

            Ama sen çok şeyler çizdin, çok şeyler anlatmak istedin ve tüm bu çılgınca çizgilerde sana olan özlemlerimizi resmetmişsin, bunu nice sonra anladık ve bu gün görüyoruz.

 

            Sen yaşarken, aramızdayken sana karşı boynumuz kıldan inceydi. Sen aramızdan çekip gittin, boynumuz kıldan ince, ölüme uzandı. Bozum etti gidişin, kırdı boynumuzu büktü, kelepçeledi ha yallerimizi, bir sapsarı evren bıraktı..

 

            "Yazmak başka oluyor / Azalır yalnızlığım
              Bu çizgiler de olmasa çıldırırım..
"

 

.

Ressam Fikret TARHAN

SESLENİŞ

Ey Zile'de doğan
Zile'yi duyan
Zile'den uzak Zileliler
Dönün artık
Sıla sizi çağırıyor
Dönün artık
Dönün artık
Yürekler tellala verildi.

 

diyen, Behçet Necatigil'i seninle tartışır, tüm şiirlerini seninle dile getirirdik.. Ama, 'Yazmak başka oluyor, azalır yalnızlığım' diyemiyorum. Seni yazmaya kalkıştıkça artıyor yalnızlığım, kalınlaşıyor çizgiler ve her bir çizgi ok oluyor, daha çok batıyor gönlüme, böylesine çıldırıyorum... Özlemin, daha çok yırtıyor yüreğime giden tüm yolları, o yollar senin yollarındı. Sen yoksun artık o yollarda. Ama beynimin tüm kılcal damarlarında sen dolaşıyorsun. Kanımın her alyuvarında, her akyuvarında sen varsın, sen haykırıyorsun !..

 

            Ozanca yaşamak sana yakışıyordu. Yazarca yaşamak, çizerce gülmek, çizgilerde haykırmak, sana yaraşıyordu.. Ödün vermeyen erkekliğin tanımı, senin mertliğinle birlikte cahilliğe karşı, bilinçsizliğe karşı ve seni bilemeyenlere karşı sessiz, sessiz savaşıyordu. Kalın çerçeveli gözlüklerinin arkasından o ince - sert alımlı, derin, ama çok hassas, yumuşak, sevecen, pırıl, pırıl bakışların ne oldu?..

 

            O bakışlar ki, sevincini de, elemini de belli etmeyen bir güçteydi. 'Abartılır, şaka gelir, belki, belki zayıflar' diye her şeyi saklardın. Ama açık oynardın tüm oyunlarını. Çünkü kaybedecek bir şeyin yoktu. Neden kaybedecek bir şeyin yoktu ; çünkü, sen zaten başkalarının kaçırmak istediği her şeyi kendiliğinden verirdin !.. Kim senden ne alırsa alsın, sevinirdin. "Bunlarla mutlu olacaklarsa; alsınlar, onların olsun, helâl olsun.." derdin.

 

            Hadi bakalım, gittiğin yol Tanrı yolu. Gittiğin yol sonsuzluk yolu!.. Değil mi ki, sen sonsuzluk gibi içimizdesin, değil mi ki; sen sonsuzluğun içinde, bizler için beynimizde ayrı bir evrensin. Yolun açık olsun, seni unutmayacağız !.. Ama, söyler misin ? Nasıl serinleyecek yüreğimiz, seninle kiraz dalları altında otururken, Zile'de "Dereboğazı'nda", o koşa koşa "Bülbülyuvası"nın kaynak çeşmesinden getirdiğin suyu yudumlarken duyduğumuz o serinliği ve sonunda 'Ohhh be !..' dediğimiz o günleri nasıl unutacağız. Şimdi yine 'Oh be' diyoruz, ama; sana gözyaşlarımızı akıtıp, güçsüz, masamızın üstüne serildiğimiz, yatağımızda uyumak için perspektif uçmalara girdiğimiz an, oh be diyoruz.. Çünkü her haykırışta, her ağlayışta sanki acından bir şeyler dışarıya atar gibiyiz.. Ama değil işte, olanaksız  işte !..

 

   
Taliye OBUT (TARHAN) Fotoğraf Arşivi

 

            Çünkü, attıkça bir yenisi ürüyor. Sevgi bu mu ? Aşk bu mu, sevda, saygı, tutku bu mu ? Bilemiyorum.. Daha kaç milyon gözyaşı alacaksın ardından ? Kim bilir, kaç milyon tanesini akıtmaya gücüm yetecek, bu da ömrüme bağlı değil mi ?

 

            ...Ve eğer ölüm, bir gün inandığımız evrensel düzen içinde bizi sana getirmeyecekse ve seninle yine oturup yârenlik edemiyeceksek, halleşemiyeceksek, ölüm hiç de, hiç de, ama hiç de çare değil çektiklerimize.. Bizim için sensiz seni yaşamak; tadı olmayan bir boşluk, seni duya duya kahrolmuşluk !..

 

            Evet, Sevgili Fikret Ağabey,

 

            Hiç üzülme, eşin ve çocuklarından sonra sensizliğin acısını, geçmişteki seslerini ben de duyuyorum. Çünkü sen ölmedin. Geçmişte geleceğin ara boşluğundan süzülerek uyumaya gittin, sisler içinde, sessizce!..

 

            İşte böyle, acına olan çığlıklarımdan sana bir kadeh sundum. Yudumladığımız Zile şaraplarının tadı gibi değil mi ? Büyük sanatçılar için ölüm bir son değil, bir başlangıç, sonsuzluktaki yaşamlarının kabına çekilmiş ilk adımıdır. Onun için sen ölmedin, kabına çekildin, kalıbını sonsuzluğa yaydın, güncel öfkelere, güncel sevinçlere kapılmadan ürün verdin. İşte ürünün

 

            "SILA  TUTSAĞI!.."

 

.AKŞAM
BASTIRMADADIR

Zile'de bir bağ gümelesindeyiz
Mevsim kışa dönmekte
Dışarda rüzgâr aralıklı kapının
Tahtalarını hafiften ıslıklıyor.
Usta eller arı gibi çalışıyor.

Bir nefeste geniş bacalı toprak ocak
Çıtır çıtır yanmaya başlamıştır artık.
Çilingir sofrası bir tahta sedirde
veya bir duvar boşluğuna kurulu


Ressam Fikret TARHAN

Koyu eğri bulutlar gittikçe kararmaktadır.
Akşam usul usul salıvermektedir sessizliğini bağlara
Kuşların sesleri bir batıp bir çıkmada
Karatavuklar sakalara bıraktı yerlerini
Onların bir sağda bir solda kanat sesleri duyulmakta
Belli ki bekliyorlar bizden kalan yiyecekleri.

 

            Çok sevdiğin memleketin Zile, kendini en çok seven, kendini en  iyi değerlendiren, koruyan, savunan;  büyük adamını, ödünsüz mert babasını, dostunu yitirmenin farkında mı? Acaba?..

 

            Sen, eşsiz bir öğretmen, korkunç enginlikte bir ressam, içli bir kaval sessizliğinde gizli coşkulu büyük bir ozan, nefis, erdemli, yüce kişilikli beyefendi bir değerdin. Sen benim üç yıl öğretmenim, 22 yıl dostum, arkadaşım oldun; bin yıl aciz bırakmayacak bilgilerle, verilerle, kişiliklerle doldurdun. Zile Lisesi'nin kuruluşu, açılışı, sistemine oturtuluşu, senin eserindir. Zile Kültür Derneği'nin kurucusu olarak Zile'de toplumbilim dallarının alfabesini hecelemesini Zile'ye sen öğrettin... Sen, öğretmenlik görevin süresince, birlikte çalıştığın öğretmen arkadaşlarının da öğretmeni olmuştun. Her dalda gelişmiş kültür geçmişinin ortaya çıkarılmasını Zile, sen Fikret Beyefendi'ye borçludur. Senin dışında hiç kimsece Zile, doğru bilinen bir geçmişin sahibi değildir. Yüce Allah, bir on yıl daha seni bu yaşama bağışlasaydı, Zile, tarih önünde, kültür mahkemesinde beraat edecekti. Hep konuştuk, ricalarda bulundum, yalvardım; "Çıkaralım, hazırla, şu Zile Kitabı'nı" dedim. Hep 'Acele etme..' dedin. Acelen kendine imiş, bizleri böyle bırakıp gittin.. Hoş sadâ bitti, boş nida yaşıyoruz!.. Ölüm "mukadder" ise, sen de "mukaddes"sin.. Beni bağışla hocam, sözü uzun ettik. Seni okurlarımıza anlatmak için, yaramızın ağzından konuştuk. Mevlâna'nın dediği gibi ;

 

            "Anlamaz olgun adamdan ham adam

              Söz; hem az, hem öz gerektir, vesselam"

 

            Ama sen yine de bağışla beni, gidişinle doğan acılarımıza vurduk neşteri, bunlar çıktı!..

 

            Sen 28 Aralık 1982'de aramızdan ayrıldın. Melih Cevdet Anday bir şiirinde "Ömrün en mavi göğünü aralık ayı boyar!." demişti. Ben de nerede bir mavi görsem "SEN" diye bakıyorum. Bakışlarıma, güzelliklerini sığdıramıyorum .

 

            Tüm dostların, öğrencilerin, çocukların, ben ve eşin seni arıyoruz. Kafesteki kuş gibi çırpınıyor kalbimiz, bak işte yine birlikteyiz!.. "Fazla derin olan kuyu değil, neylersin ki ip kısa" yine birlikteyiz, sen çekme tasa, sen kaygısız uyu!..

 

                                                                                           17 Kasım 1983 / Ankara
                                                                                      Öğrencin, arkadaşın - dostun

                                                                                           MEHMET ÂLİ ERDİN

 

Ressam Fikret TARHAN'ın Çizimlerinden Örnekler

  
Taliye OBUT (TARHAN) Resim Arşivi

 

                                                                                    HÜSEYİN ULUS'A

 

ZİLE'DEN MEKTUPLAR - I

 

            İkinci dönüşün bilmem kaçıncı kilometresinde sizsiz, sizlerle beraber. Dün yine Ceylanoğlu Kuyusu Durağı’nda mahzun dut ağaçlarında kırıldı kadehler.

 

            Bilmem kaçıncı bin ışık hızı duvarlarında "Ustaaa !... Usta!.." nidaları ulaştı güneşin sularına. Hani o kurumuş dudaklardaki yağmursu şarap izleri.. Çisil çisil akan duygusal güçlerimiz. Hani o duvarlarda kalmış yağmur kaçağı kömürden izlerimiz.. Herşey var, herşey biziz, herşeysiz herşeyiz. Ama gel gör ki o kadar güçsüz sesimiz! Uzayıp gitmede boşlukta bir büyü. Dokunsan titreyerek dökülecek o kirpiklerdeki göz suyu..

 

            Geçecek tökezleyerek günler yağmur, rüzgâr, kar dolu. Bekle göreceksin güneşin yine aynı yerden doğduğunu. Köhne bir otobüs gelip geçecek hergün aynı yollardan. Eski duraklarda yok artık neşe dolu yolcular dost tüten buram buram... Otobüsler bir mahzun, bir garipsi. Soluklu yolcular taşımıyorlar artık Zile'ye. Soluklar tükendi.. Soluksuz renkler ses vermiyor artık kuru bağlar arasında..

 

            Çığlık çığlığa rüzgâr. Biz bilmem kaçıncı otağında durmuşuz doğanın. İstesek de istemesek de kaybolmuşuz eski sarhoşluğunda bu kumkumanın. Dereboğazı’nda, Kışla’da, Çal’da, Sivriçal’da, Meydanlık’ta; Bülbül Yuvası, Keklik Bayırı, Ferhatoğlu Kayası, bilmem kaçıncı damla gümelesi ve gümele diskotekler..

 

            Bir şeyler arıyoruz, kulaklarımız takılı deliklerine gök kubbenin. Morumsu mavilerde ağlayan bulutlar sallanıyor. Tutabilmek için uzanan ellerimiz boşluğun büyüsünde kaybolmakta "Sen yoksun o yok!.." Olumsuz fiil çekimlerinde ürperiyoruz bir kere daha ve arkadan biz, siz, onlar...

 

            Yeniden yeşerecek yaz ağaçları böğründeki filizler. Bir parmak daha büyüyecek kabukları üstüne çizdiğimiz isimler. Yeniden her bahar ısınacak toprak usul usul.. Yine asmalar uzanacak kıvrım kıvrım kollarıyla kiraz dallarına. Bülbül yeniden ağlayacak "Ağaran vakte kadar" eski vatanında. Yine İshak kuşları ürpertecek geceyi uzak tarlalar ötesinde. İğdeler yine sarhoş edecek her geçen değirmen yolcusunu.. Ama kurbağalar eski şarkısını söylemeyecek boğazda! Başsız kalan orkestra dağılmış derelerde. Uzuyor şimdi rüzgârın ıslıkları kavaklarda perde perde...

 

            Her zaman söylenir "Cennet ya altında ya üstündedir Zile'nin." Ama gel gör ki gaflet perdesi çekilmiş gözlerine, sen ben davasına itilmiş kişilerin. Çoğu korkar olmuşlar Tanrı’nın engin kubbesi altında soluk almaktan. Soluksuz kabuklara sığınmış soluklular...

 

            Belki bitmiyecekti şu anda elimde tuttuğum satırlar
            Ama sığar mı birkaç kâğıda sayısız hatıralar.
            Yine bilir misin ki bendeki kafiyeler durdu durdu
            Sana mektup yazmaya başlayınca kudurdu.

 


Taliye OBUT (TARHAN) Fotoğraf Arşivi

 

 

                                                                  — YÜREĞİNİ ZİLE'DE BIRAKANLARA —

 

ZİLE'DEN MEKTUPLAR - II

 

            Gittiniz bir şeyler umarak gurbetten

            Yüreğiniz burda kaldı.

            Geçim derdi, okul derdi, kadın derdi

            Belki de istemeden sizleri

            Çekip sıladan aldı.

            Dönse de feleğin çarkı yabanda

            Biliyorum

            Yüreğiniz burda kaldı.

 

            Bu satırlar sizin için. Hani "Uçan kuştan esen yelden" ufak bir haber aldı mı gözleri ışıl ışıl parlayan.. Hani bu dergiyi eline aldığında sayfaları üçer dörder açarak Zile'den bir şeyler arayan... Sizin için karaladım bu sayfayı. Şimdi daha da yakından tanıyorum sizleri. Ama şu anda sizlerin yerinde olmak istemem. Yüreğim bende çakılı kalsın. Hani demiştim ya eski yazılarımdan birinde :

 

            Alıp götürse yıllar beni ırak ırak
            Duramam  atar damarlarım  toprak toprak

 

            Şimdi ise şu iki dize ile devam ediyorum sözlerime :

 

            Artık Zile'deyim yeşil vadilerimin olsa da hepsi çorak

            İstemem ormanını başkasının bana yeter kirazımdaki tek yaprak

 

            Sizleri düşünüyorum arada. Çatısı, kuru asma dallarıyla örtülü bir bağ gümelesi yanında... Bir akşam üstleri hüznü çöküyor kuytu derelerdeki bağlara. Karşı bağda iki çocuk, düdüklü teneke semaverin borusundan içeri durmadan kuru dal parçaları atıyorlar. İkindi çayı gecikmişe benziyor. Dumanlar içinde semaver. Uzak bağlardaki eşek sesleri uzayıp gidiyor vadinin öteki ucuna kadar perde perde. Güneş battı batacak koyulaşan tepelerde.

 


Taliye OBUT (TARHAN) Fotoğraf Arşivi

 

            Bilmiyorum belki hâlâ yaşıyordur daracık bağ yollarında kalan uzak çocukluğunuz... Ama Ulukavak yollarında eski cümbüşler yok artık. Mutlu dost sofraları kurulmuyor ceviz gölgelerine..

 

            Dost olmaktan kaçanlar çoğalıyor güngüne. Dostluğun paraya pula değişildiği bir ortam doğuyor. Bu olumsuz oluşumu durdurmak gerek. "Sen" "Ben" "Bizden" "Sizden" sözcükleri duyuluyor kahve köşelerinden. Beni en çok bunlar kahrediyor Zile'de. Kahveler inadına çoğalıyor. Eski temiz kaldırımlar artık ıssız değil. Güçsüzler çoğalıyor köşe başlarında. Buna bir çare gerek. "Yok mudur" diyeceksiniz Zile'de bunları önleyecek daha yüzlerce yürek..

 

            Sizleri düşünüyorum eski bir çeşmenin durağında bir akşam üstü : Eski toprak, eski dost, eski yürek... Yüreğime oturuyor birden ezik tedirginliğiniz. Üstüne üstüne yürüyorum mutlu düşlerimin. Bir türkü tutturuyorum sizler için :

 

            Zilelim Anadolu’nun bilmem hangi düzünde
            Bitmeyecek bir uğraşın sürüp gider izinde
            Bir de tutku oturmuşsa Zilelim’in özünde
            Zilelim’in Zile tüter gece gündüz gözünde

 

            Ey Zile'de doğan, Zile'yi duyan, Zile'den uzak Ziİeliler! Dönün artık sıla sizi çağırıyor Dönün artık yürekler tellala verildi...

 

 

MALATYA MEKTUBU

 

            Değerli kardeşim,

 

            Sana epeydir yazamadım, iş üstüne iş çıkıyor. Belli değil ki boş saatlerim. Hani gurbet deyip de geçmiyelim. Bir öyle mahzunluk bir öyle derbederlik veriyor ki insana sorma. Bir diyar ki çöplüklerinde bizim horozlar ötmüyor. Köşebaşlarında başka kebapçılar, kaldırımlarda bilmediğim çehreler. Kahvelerde âşinâ değil garsonlar.

 

            Güneş artık eski yerinden doğmuyor evimize. Bir başka hava var sabahlarında. Bizim simitçilerin sesi yok pencerelerde. Itır yaprağı değil saksıdaki çiçek. Bahçedeki gül bir garipsi kokuyor. Akşam siluetini seyrediyorum sılanın gurupta. Geceleri öylesine uzun oluyor gurbetin. Hayâllerimi gecenin sırtına yüklüyorum odamda.

 

            Ama bütün bütüne gurbeti yermek istemem sana. Biliyor musun ? Dostu bulunmayan gurbetin düşmanı da yok. Tanımadığım insanlara şöyle bir bakıp geçiyorum sokaklarda. :Eski elbise giymişim, ayakkabılarım yamalıymış kimsenin umurunda değil. Canımın istediği kahvede oturup dinleniyor, canımın istediği çeşmeden su içebiliyorum.

 

            Kahvelerde yine herkes başbaşa. Sağa sola durmadan kulp takıyorlar. Belki de bana öyle geliyor. Ama meclislerinden uzak kişileri yerdiklerini sezinliyorum. Bilirsin böylesi meclislerden nefret ederim. Ama nem kapmıyorum sözlerinden. Beni tanımadıklarını biliyorum. O zaman gurbeti seviyorum. Gurbetin ıssızlığını, sözsüzlüğünü seviyorum. Ama sıladan mektup geldiği günler, bir yonga kadar hafiflediğimi hissediyorum. Uçarcasına yürüyorum sokaklarda. Mektup satırlarında yeniden yaşıyorum sılayı. Bir bardak çayda yaşıyorum. Bir türküde, bir şarkıda yaşıyorum çocukluğumu. Biliyorum yazdığım, yazdığım mektuplar geç gidiyor, geç geliyor. Öyle yazıyorlar bana geçende. Onüç günde almış mektubum onüç saatlik yolu. Hani sen gazete gönderirdin bana arada. O da gelmiyor bugünlerde. Postacıya sorup duruyorum!..

 

.

Taliye OBUT (TARHAN) Fotoğraf Arşivi

HABERSİZ

Ayrık kokusu sinmemişse ellerine
Tarla tarla
Ne bilir
Yeşilin ekmek ekmek tazeliğini

Uzanmamışsa önünde
Başak başak
Düzlükler boyu ekinler
Ne bilir
Yeşilin denizlerce dalgalandığını

Temmuz öğleleri oturmamışsa
Damla damla
Söğüt gölgelerinde
Ne bilir
Yeşilin bulutlarca serinliğini

Erce sabahları yürümemişse her bahar
Çiğli çayırlarda
Ne bilir
Yeşilin insanlarca ağladığını.

 

GURBETTE BAYRAM

 

            Ne o ?.. Bir davul sesi bu. Dinle bak, çocuk sesleri de var. Ooo... Cicili - bicili elbiseler de giymişler. Bir çocuk kafilesi. Yüzleri ne kadar da neş'eli. Hem de ne kadar sevimliler. Bak kapımızı çalıyorlar. Davulcu da çalıyor.. Yok.. Hayır bizim kapı değil; ev sahibinin kapısı O!.. Öyle ya, bizim kapıyı kim çalar?.. Amma da kuruntu... Tanıdığımız yok ki kapımız çalınsın.

 

            Biz üç bekâr kişiyiz kanal boyundaki evimizde. Kanal boyu, bu şehirde, tatil günleri insanların rağbet ettikleri gezinti yeridir. Oturup şöyle bir pencereye seyretseniz onları, daha da tanırdınız insanları...

 

            Bakın, şu sokakta halay tutmuş delikanlılar. Davulcu inadına vuruyor tokmağı. Genç kızlar da sarkmışlar pencerelerden. Alı al, moru mor kadınlar da geçiyor sokaktan. İşte onlar da durdular. Davulcu hâlâ vuruyor. Bakın bakın... küçük kız, annesinin elinden kurtuldu. Koşuyor. İşte... Davulcunun taa.. koltuğuna sokuldu. Gözleri baygın, dudakları neş'e ile dolu...

 

            Çocukluğuma dönmek, çocuksu yaşamak istiyorum o anda. Çocukluk uzak... Yeni elbiselerimi giymişim o sabah, daha alacakaranlık. Evde bir telaş, bir telaş. 'Baban şimdi gelir' diyorlar 'camiden..' Ayakkabılarımı bir daha giyiyor, bir daha siliyorum pırıl pırıl. Mutfakta türlü yemekler pişiyor... Bir top atılıyor ve bir davul sesi duyuluyor. Kapıda bir anahtar dönüyor. 'Baban geldi' diyorlar.

 

            Oturma odasında toplanıyoruz. Babam yalancıktan nazlanıyor, elini vermiyor. Bütün gücümle ellerine asılıyorum. Çekip öpüyorum. Gönlümde bir huşu bir huzur... Göğsümün altında tatlı tatlı bir şeyler kımıldıyor...

 

            Pırıl pırıl ayakkabılarımla yollara düşüyorum. Halamların bayramına gitmem lâzım. Bana hem şeker hem çerez veriyorlar. Harçlık veriyorlar. Almak istemiyorum. Zorla cebime koyuyorlar. Dönüşte oyuncak pazarına uğruyorum. Balonlar alıyorum. Çıt-çıt alıyorum. Mantar tabancası da alıyorum. Dolduruyorum. Tetiğini çekmekten korkuyorum.  Parmağımı tetiğe dayıyorum...

 

            Birden sıçrıyorum... Davulcu taa kulağımın dibinde, bütün coşkunluğuyla tokmağı vuruyor. Delikanlılar hâlâ oynuyorlar. Çocuklar hâlâ mutlu... Ah diyorum, ah çocukluk. Ve yeni sokaklara yürüyorum...

                                                                                                                            21.4.1958

 

(Solda) Foto EKEN (Nadir OBUT) ve Fikret TARHAN'ın Vesikalık Fotoğrafları

Taliye OBUT (TARHAN) Fotoğraf Arşivi

 

1923 RÜZGÂRI

 

            Bugünlerde bir rüzgâr var havada. Tatlı, serin öylesine yumuşak bir rüzgâr. Alışıktır, öylesine vurgundur bizim millet bu rüzgâra... Derler ki, o ilk estiği gün görmeliymişiz, bütün Anadolu açmış bağrını bu rüzgâra "Es demiş, es yiğitler ülkesinin bağrına..." 1923 yılından beri her 29 Ekim'de daha kuvvetli esermiş.. İşte o yıldan bu yana ahali 29 Ekimde davullar çalar, şenlikler tertip eder, nutuklar verirlermiş ve 1923 rüzgârını ilk tazeliğiyle ciğerlerinde duyarlarmış. Bu bağrın susuzluğunu gideren rüzgârın âşıkıymış Türk Milleti. Bu rüzgârın fısıltıları hürriyet, adalet, müsavat diye sesler çıkarılmış. Bu onun, 1923 rüzgârının bestesiymiş.. Bu rüzgârın bestesine Türk Milleti bir isim koymuş ve Cumhuriyet demiş.

 

            Otuz dört yıldır her 29 Ekim’de bütün bir millet bu rüzgârı, daha derinden hissetmek için bir araya toplanırlar. O gün bu sese kulak verenler, Ergenekon'dan kurtulan Bozkurtlar’ın zafer naralarını... Altaylar’dan And Dağları’na at koparan cengâverlerin nal seslerini duyarlar. Bir hayâl kitabının sayfaları gibi bütün bir geçmiş, asırlar boyunca sıralanır gider.

 

            O gün davul zurna sesleri arasında sıçrayan, haykıran doğunun dadaşı Erzurum’dan seslenir. "Heyyy..." Bu sese bütün bir ülke cevap verir :

 

            Vur davulcu...!

            Candan coşsun dadaşım,

            Çal zurnacı...!

            Oynasın dadaş, dönüyor başım...

 

            Ege'den bu sese ses verir efeler "Haydi bre..." Sesler çoğalır, halaylar, horanlara karışır. Elâzığ'dan Sivas'a, Aydın'dan Trabzon'a uzanır gider.

 

            Şimdi bütün Anadolu ayaktadır, Anadolu'nun kalbi olanca gücüyle atar... Kitabın son sayfaları açılmaktadır. Son sayfalarda duyulan ses istiklâl kahramanlarının Akdeniz kıyılarından gelen zafer naraları ve nal sesleridir!...

                                                                                                                      27.10.1957

 

.

Ressam Fikret TARHAN

SÜREÇ

Geldik gidiyoruz nereden
Nereye vardığımızı bilmeden bilemeden
Sen ben
Benle sen senle ben
Anca bana hep bana
Dünya bana diyerek
Unutup tüm insanoğlunun evrimini
Yamyamlığın genetik sürecinde
Cüce bir politikacının gölgesine sinerek
Sen ben
Benle sen senle ben
Tek başına yeşeremeyeceğini
Bilsek de iki çenekli bir tohumun
Harcayıp gidiyoruz birbirimizi
Köşe başlarında
Leblebi gibi yiyerek

 

RÜZGÂRLA GELEN

 

            Hava, biçilmiş çayır ve toprak kokusuyla doluydu: Günün son ışıkları derenin sularıyla oynaşıyordu. Dere boyundaki tarla sınırlarında pırangalı atlar dolaşıyorlardı. Köyün sığırı tepeyi aşıyor, uzaktaki sürünün çan sesleri kuzu meleyişlerine karışıyordu.

 

            Kulağındaki karıncayı silkeliyerek doğruldu. Uzandığı yerde çayırlar, vücudunun kalıbını alırcasına ezilmişlerdi. Etrafa baktı, gerindi. Güneşin kızıllığı bir an gözlerini daladı. Köpeği çıkınların kenarında uyuyordu. Çayırdaki atlar hâlâ otluyorlardı. Kalın dudaklarıyla otları şöyle bir desteleyip bir çekişte koparırken gırp... gırp... diye aralıklı sesler çıkarıyorlardı. Leylekler son ışıkların rehberliğinde köye doğru kanat çırpıyorlardı..

 

            'Toprak!..' diyordu, biçilmiş çayır kokusu.. Düşünceleriyle genzine giriyordu. Sarhoş edici bir kokuydu bu. Ciğerlerini dolduruyordu...

 


Taliye OBUT (TARHAN) Fotoğraf Arşivi

 

            Bir kurbağa yoğsullu bir taşa çıkmak için durmadan çabalıyordu. Sonra oradan vazgeçip başka bir taşa çıkınca; 'anlayabildi' dedi, 'taşın kaygan olduğunu...' Patlak gözleriyle ona bakıyordu. Bir şeyler söylemek istercesine küstahça gururlu ağzı açılıp kapanıyordu. Birden bir viyaklama tutturuverdi. Pervazsızdı. Uzaklardan bu sese cevap verenler oldu. Yavaş yavaş bütün dere halkı bu melodiye iştirak ediyordu...

 

            Kalktı... Atları toparladı, iki deste çayır bağlayıp ata atladı. Bağladığı çayın bağrına yasladı. Atlar bastıkça toprak titriyordu. Kurbağalar gecenin şarkısına başlıyor, biçilmiş çayır kokusu ciğerlerini dolduruyordu.

 

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

* İnsanca Yaşamak Şiir Kitabı'nda yer alan fotoğraf ve metinlerin her hakkı saklıdır
ve Nurten TARHAN ile Mehmet Âli ERDİN'e aittir. İzinsiz çoğaltılamaz, alıntı yapılamaz, kopyalanamaz.
Aksine hareket edenler; Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'nın tüm hükümlerine göre sorumlu olur.*

YAZDIR