ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 29 Aralık 2005 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

TARİHÎ DOKUSU
VE KÜLTÜRÜYLE

ZİLE

Makale : Bekir ALTINDAL
(Araştırmacı, Yazar, Başmüfettiş)
Zile Belediyesi’nin, Mimar Sinan Üniversitesi, Tarihî Türk Evleri Derneği ve ÇEKÜL Vakfı ile birlikte
1 ve 15 Mayıs 2003 tarihinde düzenlediği Tarihi Türk Evleri – Zile Evleri Haftası Sempozyumu'ndaki
konuşma metnidir. Bu bölüm Tokat Vâliliği Aralık 2003 tarih, Sayı : 18, Tokat Kültür Araştırma Dergisi’nde,
Tarihî Dokusu Bölümü ise İstanbul’da çıkan Tokat Kültür ve Haber Dergisi’nde yayımlanmıştır.
(Tokat Kültür Araştırma Dergisi - Yıl : 11, Sayı : 18, Aralık 2003, sh. 26 - 29'da yayımlandı.)


Fotoğraf : Necmettin ERYILMAZ

Zile Tarihinden Kesitler ve
Millî Mücadele Yıllarında Zile
Kültür Yapısı ve Örnekler

             Sayın Başkan, Değerli Misafirler;

            Bugün burada, bir bilim yuvasında, İstanbul’a 800 km mesafedeki memleketimiz Zile’yi, tarihini, tarihî dokusunu, kültürünü sizlere satır başlarıyla anlatmaya çalışacağız. Hem Zile’yi anlatacağız sizlere, hem de Zile  ile ilgili çalışmalardan, şiirlerden, anılardan Zile için emek verenlerden bahsedeceğiz kısa kısa.

            Zile’yi görmeyenler, bilmeyenler "Zile de neresi?" diyebilir. Hem Zile’yi görmeyenlere, yakından bilmeyenlere, hem de hayatının bir döneminde Zile’nin havasını solumuş, suyunu içmiş siz Zileliler'e,  Zile’yi geçmişiyle, kültürüyle tanıtmak istedik bu satırlarda.

            Fikret Tarhan Hocam’ın dizelerinde söylediği;

            Artık Zile’deyim, yeşil vadilerimin olsa da hepsi çorak...
            İstemem ormanını başkasının, bana yeter, kirazımdaki tek yaprak.

diye sevdalandığı Zile’yi konuşacağız burada.

Fikret TARHAN Düvende

            Zile’nin yetiştirdiği  hemşehrimiz Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun bundan tam kırk yedi yıl önce Yeşilırmak Dergisi’nin sayfalarında  söylediği;

            "Seni Zile’ye götürüyorum sevgili okuyucum. Sana Zile’yi göstereceğim. Zile’ye dört yoldan girilir. Dört yolun dördü de seni, şehrin kucağına götürür... Sana Cennet'ten bahsediyorum. Anlattığım yer Zile’dir. Ama bu memlekete baharın gelmelisin baharın. Evvel bahar ayları geldi mi sen görmelisin Zile’yi biyol."

dediği Zile’yi yaşayacağız. Üstadın yazısının devamında anlattığı Ulukavak’ta semaver, Kışla, Karadini Bağları’nda kirtik, laley kiraz, Gezir’de Esvap Çayı’nda salatalık, mısır gelecek hafızalarımıza. Şu büyük tesadüfe bakın ki bu Tarihi Türk  Evleri Haftası  İstanbul’da bir bahar bayramında, “erguvan zamanı” yapılmaktadır. Siz değerli misafirlerimizi  Zile’de “çağla zamanı” ağırlayacağız.

            Sezar’ın tarihe mal olmuş mektubunu gönderdiği, Osmanlı döneminde Padişahlar'ın,orduların, yabancı elçilerin geçtiği, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 1934 yılında uğradığı, İngiltere Veliahtı Prens Charles’ın 12 Mayıs 1992 yılında Kale’sini gezdiği, Cahit Külebi ve teröre kurban giden Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın doğduğu, Yazar Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun yetiştiği,  ünlü  işadamı Rahmi Koç’un 10 Haziran 1985 tarihinde gelip Ramazan Bayramı'nı  geçirdiği Zile’ye götüreceğiz sizleri.

Tarihî, İdarî ve Ekonomik Yapısına Kısa Bir Bakış

            Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden mezun olan Cahit Öztelli’nin eşi Fikriye Hanım 1940’lı yılların başlarında Zile’de öğretmendir. Bir kır gezisinde bir tablet bulurlar Küçüközlü Köyü’nde. Cumhuriyet’in yetiştirdiği aydınlık genci Öztelli bu buluntuları bir sandıkla Fakülte'sine gönderir. Der ki satırlarında Zile için;

            "Zile; Etiler'den önceki devirlerden beri meskûn olup, bütün tarihî devirlerde mühim medeniyet merkezlerinden biri olmuştur. Esefle kaydedelim ki bugüne kadar tarih bilginleri tarafından esaslı bir araştırmaya tâbi tutulmamıştır. Türklüğünü ve kıymetli tarihî hazinelerini bugüne kadar safiyetle muhafaza eden Zile, ancak tetkiklerimiz sayesinde tarihçilerimizin dikkatini çekmiştir."

            Cahit Öztelli’nin gönderdiği tablet ve buluntular devrin bilim adamlarınca  incelenir. Prof. Dr. Hans Güstav Getterbock, bulunan bu Eti mektubunun Eti Başkenti Boğazköy dışında dünyada bulunan altıncı mektup olduğunu yazar.

             Arkeolojinin duayenlerinden  Prof. Dr. Sedat Alp  8. Türk Tarih Kongresi'ne sunduğu Bildiri'de Hitit döneminde Maşat Höyük’ün adının Tapigga, Zile’nin adının Anziliya olduğunu açıklar. Zile artık bilim dünyasının gündemine girer. 1970’li yıllarda Prof. Dr. Tahsin Özgüç uzun kazı çalışmalarının sonucunu yayınlar; Zile ve çevresi Eski Tunç Çağı'ndan beri önemli bir yerleşim yeridir.

            Zile’nin tarihî seyir içinde ilk adı  Anziliya’dır. Bitinya Kralı Nicomede’nin büyük oğlu Zielas’ın sürgünde bulunduğu Zile çevresine bölge olarak Zelidite denmekte ve kent olarak da adı Zela’dır. Arapların “Gazala” adını verdikleri Zile’ye Tokaitler “Mübarek Vatan” anlamında “Silay”  demişlerdir. Melik Ahmet Danişment zamanında Karkariye olarak adlandırılmış ise de  Selçuklu’lardan beri  Zile olarak kullanılmıştır.

            Tarihte önemli yol kavşaklarında bulunan Zile, çeşitli Anadolu devletlerinin egemenliği altına girmiştir. Persler döneminde Anaitis Mezhebi'nin dinî merkezidir.Müftü  Arif Kılıç Çağıltı Dergisi'ndeki Zile Tarihi isimli yazısında;  Bekimiş Taşı’nın bu mezhepten kaldığını,  ihtiyar bilginlerin bu taşın Nuh Tufanı'ndan evvel mevcut olduğunu ve bunun kiliselerde bulunan mai mukaddes - kutsal su - taşı olduğunu söylediklerini rivayet etmektedir.

             Charles Texier ise; Bugün Anaitis Tapınağı'nın nerede olduğunu bilmiyoruz; her halde aynı türdeki bütün yapıların ortak kaderini paylaştı. Hıristiyanlar tarafından tamamen yağmalandı. Başpiskoposun sonsuz bir gücü vardı ve Zile krallara bağımlı bir şehir gibi değil, İran tanrılarına adanmış ve piskopos tarafından bizzat yönetilen bir tapınak gibi kabul ediliyordu.

            Pontuslular zamanında Amasya ile birlikte önemli bir merkezdir. Abdizade Hüseyin  “Amasya Tarihi” adlı eserinde;  Kaamus-u Alâm’da Zile’deki su yolları ve Kale’den yeraltına inen su yolunun Amasya’daki ile aynı zamanda yapıldığının yazılı olduğunu belirtmektedir.

            Roma İmparatorluğu'na karşı ayaklanan Pontuslular ile Roma ordusu arasında Zile yakınında Yünlü ile Bacul Köyleri arasındaki Altıağaç Mevkii’nde  yirmi yıl ara ile iki savaş yapılır. İlkini M.Ö. 67 yılında Pontuslular kazanır. İkincisinde Roma Kayseri Sezar M.Ö. 47 yazında aynı yerde Pontus Kralı Pharnaces’ı 4 saatlik bir savaştan sonra yenilgiye uğratır. Sezar bu kesin galibiyetini Roma’da bulunan arkadaşı Amintius’a  tarihin en kısa ve anlamlı mektubu olan “Veni Vidi Vici”  yani “Geldim Gördüm Yendim” sözleriyle bildirir.

            Sezar’ın tarihçisi Teğmen Hirtius savaş alanını Zile’ye üç Roma mili (bir Roma mili yaklaşık 1500 metredir) mesafede olduğunu kaydeder. 19. yüzyılda ve 19. yüzyıl başlarında Zile’ye gelen yabancı seyyah ve bilim adamları ( Hamilton, Perrot) bu savaş alanında keşif ve incelemeler yaparak yayımlamışlardır.

            Hıristiyanlığın ilk yıllarında  40 Hıristiyan asker soğuk bir kış günü çırılçıplak bir vaziyette bir nehir üstündeki buzda bırakılır. Donarak ölürler. Vasiyetleri üzerine Zile yakınlarında Sarin’e gömülürler. 1900’lü yıllarda  Zile’ye gelen Henri Gregoire “Sebastane’nin Kırk Şehidi’nin yani Kırklar Tekkesi’nin Şeyh Nusrettin Köyü’nde  olduğunu yazmaktadır. Osmanlı arşivlerinde de Zile’de Kırklar Köyü geçmektedir.

Zile Kalesi'nde Bir Turist ve Araştırma Kafilesi

Kale Dehlizine İnen Merdivenlerin Başında.

            Yine  Çeltek Köyü’nde Romalılar döneminde bir ruh hastalıkları hastanesinin olduğu bazı bilim adamlarınca ifade edilmektedir ki halen ruh hastaları şifa için  buraya Çeltek Baba’ya götürülmektedir.

            Romalılar döneminde eyalet haline getirilen Zile, Bizanslılar zamanında İstanbul’u kuşatmaya giden  Arap  ordularının yolu üzerinde olup, birkaç kere el değiştirir. Arif Kılıç Hoca; Zile içindeki ve çevresindeki bazı yatırların bu dönemlerde şehit düşenler olduğunu belirtmektedir.

            Amasya Mutasarrıfı Ziya Paşa  Amasya’ya bağlı Zile Kazası’nda Kale’de saat kulesi, rüştiye mektebi ve hükümet konağını yaptırmıştır. Ziya Paşa Amasya Gazeli'nde bu hususta şöyle der;

            Zannetme ki ben Amasya’da paşalık eyledim
            Gördüm fakîr halkını babalık eyledim.


Necmettin ERYILMAZ Fotoğraf Arşivi

            Ziya Paşa Amasya saat kulesini yaptırdıktan sonra bir şiirinde tarih düşmüştür. Zile Kale’sinde 137 yıldan beri gökyüzüne yükselen, ucunda  bayrağımız dalgalanan  Ziya Paşa’nın eseri saat kulesi için yukarıdaki şiirini;

            Ziya geldi saadet buldu belde
            Dişün her an cemaatle ey Zile
            Mücevher saate benzer bu tarih
            Ziyalandı bu saatle Zile

diye söyleyerek rahmetle anıyoruz büyük şâiri.

            Tokat’lı Tarihçi Halis Cinlioğlu (Asarkaya) Tokat’ta ilk rüştiyenin (Zile’den 20 yıl sonra) 1884 yılında, saat kulesi ve hükümet konağının ise (Zile’den 37 yıl sonra) 1902 yılında yapıldığını yazmaktadır. Bu durum Ziya Paşa’nın Zile’ye verdiği hizmetin önemini yansıtmaktadır.

 Millî Mücadele Yıllarında Zile

            1920 yılında Zileli, savaşların verdiği yaraları sarmaya uğraşırken, Kuvayı Millîye’ye karşı,  150 km Güney'inde Sivas Yenihan’da ve 150 km Batı'da Yozgat’ta başlayan hareket birkaç gün içinde Zile’yi sarmıştır. Çorum'dan gelen müfrezenin Komutanı Zileli (Miralay) Hilmi Bey bir avuç asker ve bazı Kuvayı Millîye gönüllüleri ile kaleye çekilir.Tokat’a  yaptığı saldırıda başarılı olamayan asiler o tarihte yörenin zengin, ticarî merkezi ve savunmasız Zile’yi 6 - 7 Haziran gecesi ele geçirirler. Kale’deki kuvvetler susuzluktan teslim olmak zorunda kalır.

Kemalettin ŞENDOĞDU'nun Verdiği Cam Negatif

            Zile’den bu harekete destek verenler de çıkmıştır, her il ve ilçede olduğu gibi. Cemil Cahit Bey  komutasındaki Kuvayı Millîye ordusu Bayırköy’e yerleşir. Gazi Mustafa Kemal Paşa şehrin teslim olmasının sağlanmasını, yoksa top ateşine tutulmasını emreder telgrafla. Cemil Cahit Bey Ankara’ya çektiği telgrafta şöyle der;

            “Ancak şehirde 24.000 nüfus vardır. Binaların da ahşap olması yüzünden, şehrin masum ahalisi çok zayiat verecek ve bunun millet nezdinde tesiri kötü olacaktır. Bu bapta Büyük Millet Meclisi'nce ne gibi bir karar alınacağının emir buyurulmasını beklerim”.

            Telgrafa cevap alamaz Cemil Cahit Bey. İsyancılara  teslim olmaları için 11 Haziran günü alaturka saat 12’ye kadar süre verir. Zile ahalisi bodrumlara sığınır, bahçelere açık arazilere kaçar.  Süre sonunda Bayırköy’den toplar patlar Zile’nin üzerine; bazı evler yıkılır, yangın çıkar. Şehrin her tarafından beyaz bayraklar çekilir. Esir tutulan Kuvayi Millîye zabit ve askerleri kurtarılır. Bazı elebaşılar ölmüştür. Asiler tekrar toplanarak Temmuz başında ikinci defa Zile’ye saldırır, başarılı olamayınca Zile’nin bazı mahallelerini yağmalayarak ateşe verip kaçışırlar. Yakalananlardan ve isyana yardım edenlerden 22 kişi 6 Temmuz 1920 tarihinde kanlı dutta asılır.

            Kalede teslim olan Hilmi Bey Amasya’da İstiklâl Mahkemesi'nde yargılanır. Divan-ı Harp’te Aynacıoğulları'ndan Halit, ‘Hilmi Bey'i biz naçar bıraktık’ diye tanıklık eder. Suçsuzluğu anlaşılarak görevine döndürülür. Halis Asarkaya Kale’ye iki polisle 50 desti su taşındığını ifade etmektedir. Yıllar sonra Kemal Türker Hocamızın kaleme aldığı anılarında Hilmi Bey;

            “Kalede bizi en fazla susuzluk perişan etti. Askerlerim daha önce ellerini yüzlerini, yıkadıkları kirli suları bir tülbentten süzerek içmek zorunda kaldılar” diye bahsetmektedir.

             Çeşitli kaynaklarda ve yazılarda ve günümüzde  hâlâ Zile İsyanı olarak bahsedilir. Zile ve Zile dışında gelişen, sonucunda asilerin Zile’yi işgal ettiği  isyan, Zile için büyük bir talihsizliktir. Zile isyanının acısını hak etmediği halde yıllarca üzerinde taşımış ve zararlarını görmüştür. Özünde Zile ve Zileli isyanı değildir. Dışardan gelen isyancılara Zile’den bazı kişilerin  katılması bahane edilerek Zile’ye mal edilmiştir. Ancak tek tesellimiz Büyük Atatürk’ün Nutuk’ta bu olayla ilgili olarak “Yenihan ve Yozgat İsyanı” olarak bahsetmesidir;

1939/Askerlik Şubesi Personeli (Kale)

            "Cüretlerini artıran âsiler, 6/7 Haziran 1920 gecesi Zile’yi işgal ettiler. Oralardaki askerlerimiz Zile Kalesi’ne çekilerek müdafaa ettiler. Askerin erzak ve cephanesi tükendikten üç gün sonra usâta teslim oldular."  demektedir.

            Oysa  mevcut idarî sınırları içinde Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale, İstiklâl, Kafkas Savaşları'nda Arabistan’da Yemen’de 300’den fazla  evlâdını vatan için şehit vermiştir. H. 1323 (Milâdi 1907) yılında Yemen’e Özel Zile Taburu gönderilmiştir. Zile’nin 1920’deki idarî sınırları dikkate alındığında verdiği şehit sayısı daha fazladır.  Sadece İstiklal Savaşı’nda verdiği şehit sayısı 275 olup, 67 vilâyet dahil olmak üzere 14. sıradadır. Rahmetle, saygıyla anıyoruz aziz hatıralarını.

            Rahmi Dönmez Hocam “Zile Destanına Özeniş” isimli şiirinde Zileli'ye “isyancı” diyenlere mısralarında isyan  etmektedir;

            Sana âsi, sana isyankâr diyenler utansın,
            Taşıyla toprağıyla öpülecek vatansın.

            Zile’nin idarî yapısını burada kısaca özetleyelim. Osmanlı döneminde 16. yüzyılda 8 nahiyesi, 14 mahallesi, 400’e yakın köyü bulunan Zile, Sivas Eyaleti’nin büyük bir kazasıdır. 19. yüzyılda Tokat’a gelen Fransız Cuinet; 1890 tarihi itibarı ile Zile’nin Tokat Sancağı'na bağlı 9 nahiyesi, 600 köyü olan bir kaza olduğunu yazmaktadır. Aynı eserde Tokat’ın 350 köyü olduğu dikkate alındığında Zile’nin idarî yapısının önemi görülmektedir. Aynı tarihlerde 600 köyü olduğu başka önemli kaynaklarda da belirtilmektedir.

            Zile’nin 16. ve 19. yüzyıldaki idarî sınırları içerisinden Çorum İli’ne bağlı Alaca,  Ortaköy, Yozgat İli’ne bağlı Çekerek, Aydıncık, Kadışehri ve kısmen de Akdağmadeni ilçeleri kurulmuştur.Türkiye’de başka hiçbir ilçe yoktur ki  geçmişteki idarî sınırları içinden pek çok ilçe kurulsun.

Yaşayan El Sanatlarımızdan Urgancılık ve Mazmanlar

            Ekonomik yapısına gelince;  Zile 16. yüzyılda bir ticaret ve imalât merkezidir. Halkın büyük bölümü dokumacılık, dericilik, boyacılık ve diğer sanat dallarında faaliyette bulunmaktadır. Marmara Üniversitesi’nden Sayın Ahmet Şimşirgil; elde edilen gelire ve verilen toplam vergiye göre Tokat, Harput, Adana, Malatya, Kayseri ve Antep gibi Anadolu’nun en önemli ekonomik merkezlerinden olduğunu, 1485, 1520 yılında nüfusun % 16’sının, 1574 yılında ise % 6’sının hacca gittiğini, zengin bir kaza olduğunu belirtmektedir.

            Evliya Çelebi 1650'li yıllarda, Zile'de 5 han, içinde 800 dükkân bulunan çarşı, 4 kapılı bir bedesteni olduğunu yazmaktadır. Ticaret yolları olması sebebi ile gerek Anadolu medeniyetleri dönemlerinde ve gerekse Selçuklu ve Osmanlı döneminde önemli bir merkezdir.

            Osmanlılar döneminde 17. yüzyıl başlarında Zile ve çevresi Valide Sultanlar'a has olarak tahsis edilmiştir. Selçuklu’dan başlayıp, Osmanlılar döneminde  Zile’de üçyüzden fazla vakıf bulunmakta olup, neredeyse merkez ve köylerinin arazi ve emlâkının pek çoğu vakıf arazisidir.

            18. yüzyılda Anadolu’da  Divan Kararı ile (günümüze göre Bakanlar Kurulu) kurulan Ulusal (Millî) 6 panayırdan  (İzmir - Buca, Balıkesir - Çan ve Gönen, Ankara - Yapraklı, Amasya, ZİLE) birisi Zile Panayırı olup Anadolu’nun her yöresi ile Suriye’den tüccarlar gelirdi. Panayır ve tüccarların emniyeti için Sivas Eyaletinden birkaç bölük nizamiye askerleri görevlendirilirdi.

            1850’li yıllarda Mekke yakınlarındaki Cidde Gümrüğü’nde Zile Kapısı bulunmaktadır. Yine aynı yıllarda Zile’den İstanbul’a, Dersaadet’e zahire gönderilmektedir. 1912 yılında Osmanlı döneminde Anadolu’daki fiğ üretiminin % 15’inden fazlası Zile’dedir. Yine aynı dönemlerde dokumada kullanılmak üzere üç ton deve tüyü  elde edilmiştir. Küçük Asya kitabının yazarı ünlü  Arkeolog Charles Texier 1830’lu yıllarda Zile’de pamuk ekildiğinden bahsetmektedir.

            Zile, pekmezi ve leblebisiyle de ünlü olup ekonomisine katkısı bulunmaktadır. 1890 tarihli Sivas Salnamesinde pekmezi ve leblebisinin nefis ve meşhur olduğundan bahsedilmektedir.

     

Zile Kültür Yapısı ve Örnekler
(Tokat Kültür Araştırma Dergisi, Yıl 11, Sayı 18, Sh. 30 - 38'de yayımlandı.)

             Zile, kurulduğundan beri ticaretin yanında bir kültür merkezidir. Müslüman Türkler'in Anadolu’yu fethinde, 1073 yılında Zile Danişment Ahmet Gazi tarafından alınır. Horasan’dan gelen  devrin önemli şahsiyetleri, Musa Fakih, (Beyazıt-ı Bestami'nin  torunu) Padişahzade Şeyh Nusrettin, Hüseyin Gazi, Şeyh Ahmet, Arslan Dede, Muharrem Efendi, Boldacı Şeyhi Salsal, Karaşeyh, Şeyh Eylük, Ethem Çelebi gibi âlimler, alperenler Zile’yi yurt tutarlar.

            Zile’nin Zile olmasının, Zile kültürünün öncüleridir. İslâmiyet öncesi bazı örf adetleri İslâmî motiflerle  değiştirerek günümüze gelmesini sağlamışlardır. Bugün Zile’nin önemli tepelerinde, şehir içinde  ve köylerinde yatan bu şehit,  âlim ve evliyaların, yatırları  Zileliler'ce ziyaret edilmektedir.

            Üstad Mustafa Necati Sepetçioğlu Zile etrafındaki tepelerde yatan bu evliyalar için “Şehrin sahipleri, şehri bekleyenler” tanımını yapmaktadır. Zile Velileri ile ilgili Semra - Yusuf Meral’in kitabına müracaat edilebilir.

Hemşerimiz Mehmet Ali Erdin “Kültür Sanat Yönüyle Zile” isimli yazısında, Zile Eski Kaymakamı Süreyya Şehidoğlu’nun Zile için söylediği; "Kaleden, Hazret-i  İsa’nın çağdaşı  Sezar’ın nefesiyle inerken, Bayezid-i Bestami’nin  yeli çarpar yüzünüze.." şeklindeki çok güzel bir tesbitini bize iletmektedir. Aynı yazıda Zile’nin kültür, coğrafyasından, birikiminden, dilinden, şivesinden örnekler verilmekte ve Ulukavak’ta bağ yolunda eşeği devrilen birine yardım eden bir köylünün “Eşek eşeği öndüç kaşır” şeklinde söylediği deyimin, antik çağda söylenmiş Lâtince bir özdeyiş (Asainus asinum fricat : eşeği eşek kaşır) olduğunu belirtmektedir.

TRT'deki Keloğlan Dizisi'nin Zile Çekimlerinden Bir Anı

            Eretna ve Kadı Burhanettin döneminde Zile’de bazı eserler yapılmış, Zile bir eğitim ve kültür merkezi olma özelliğini korumuştur. Zile Osmanlılar  idaresine girdikten sonra bir ticaret, ilim ve kültür merkezi olma özelliğini korumuş, her dönemde önemli şahsiyetler yetiştirmiştir. Muharrem Efendi, kardeşi Şems-i Sivasî, Ethem Çelebi gibi âlimler Zile ve çevresini aydınlatmışlardır.

            19. yüzyılda Kafkaslar, Erzurum, Kars ve Gümüşhane dolayları ile Balkanlar’dan göç alan Zile, bu göçmenlerin örf ve âdetlerini de bir potada eriterek, bir Zile kültürü meydana getirmiştir.

            Cahit Külebi ve Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi şair ve yazarlar çıkaran Zile’nin, kültürüne damgasını vuran merhum Fikret Tarhan gibi Zile sevdalısı diğer  aydınlarının 1961 yılında çıkardığı Çağıltı isimli dergi iki yıl sonra yayınına ara vermiş, 1973 yılında tekrar çıkarılmış ise de yayın hayatına devam edememiştir.   Zile’nin yetiştirdiği bir diğer Âlim  Müftü Arif Kılıç’ın Zile Tarihi ile ilgili çalışmaları ne yazık ki yarım kalmıştır.      Şair Enver Tunçalp;

            Bezin en güzeli Şile’den gelir.
            Bülbülün feryadı, çileden gelir.
            Âşık gönlümüze ferahlık veren
            Bizim ÇAĞILTI’mız ZİLE’den gelir.

diye 1960 ve 1970’li yıllarda Zileli aydınların çıkardığı Çağıltı  Dergisi’ne ve çıkaranlara iltifat etmektedir.

            Ağbaba, Ulukavak, Gezir, İsmaildede, Şeyhahmet  seyir ve gezileri, 1960’lı yıllarda canlandırılan kiraz bayramları Zile’nin kültür yapısının ana izlerini taşımaktadır. Zile’nin kendine özgü giyim, yemek, düğün, eğlence kültürü zaman içinde oluşmuştur. Bağlar, seyirler, kiraz bayramları, panayır, panayır güreşleri, at yarışları, etlik kesme Zile  kültürünün bir parçasıdır. 1970’li yıllara kadar her yıl Temmuz ayının üç Çarşamba'sı Ağbaba’da  yapılan piknik  ve seyirler Ahilik teşkilâtının peştemal kuşanma ( Çıraklık, kalfalık ve ustalık) törenlerinin bir devamıdır.

Kiraz Festivali

            Zile’nin kültürünün ayrılmaz bir parçası olan seyirler, panayırlar, kiraz bayramları için Hocam M. Necati Sepeçioğlu’na kulak verelim; "Ulukavak yemyeşil muraddır. Baharla başlar. Ağaçlar bembeyaz çiçek, ağaçlar yemyeşil yapraktır... Zileli bütün bir haftayı çalışarak geçirmiştir. “Bahçem yok” diyemezsin. “Ağacım yok toprağım yok gidemem” diyemezsin. Ulukavak’ta her ağaç altı bir bahçedir. Ulukavak’ta her bahçenin bir köşesinde  sana da yer verirler.

            Türküler işiteceksin. Tef seslerine klârnet, klârnete kaval karışacak. Bir bahçeden, eski bir plâkta İstanbul türküleri dinlerken, öteki bahçenin pilli radyosu yurttan sesler getirecek. Anadolu, sazıyla sözüyle Ulukavak’a koşacak bu bahar pazarında.

            Ulukavak yemyeşil muraddı. Kışla kıpkızıl ihtirastır. Kirazlar Kışla’da çeşit çeşittir. Kirazlar Kışla’da renk renk, boy boydur. Ve kirazlar Kışla'da gül kokar. Sümbül kokar. Sevda kokar. Ömür kokar... Sarısı vardır kirazların “Sarı Kiraz” derler. Açık kırmızısı “Laley”, koyusu “Şalvarlı”.

            Sarı kiraza bakarken sarışın çıtı-pıtı bir kız düşüneceksin... Sarı kiraz dallarda güzeldir. Laley, zayıf, ince belli, dokunsan insanda hemen kayboluverecek hissini bırakan eski bir İstanbul güzelidir. Şimdi İstanbul’da böyle güzeller kalmamış. Kışla’daki Laley, bu eski İstanbul güzelinin ruhudur. Şalvarlı, bir Anadolu dilberidir... Bir “elifli”si vardır bu şalvarlının... Ya kütür kütür “kirtik kiraz?” Ya onun daha irisi ve daha kumralı “Kara Kirtik?” Kömüş ciciği, Kara kiraz, Gül kirazı, Piç kiraz? Kışla kiraz olmuş yollara dökülmüş; Kışla kiraz olmuş göklere uçuşuyor.

            Hocamızın “Dünden Bugüne Yarına” isimli kitabındaki  şiir gibi akıcı, şiir gibi duru Zile âdetleri, anılarındaki Zile kültürünün bir kısmı bugün artık yaşamamakta. Ulukavak, Ağbaba seyirleri yok artık.

            Sokaklarda bağıran  öllükçüler, pekmez toprağı satıcıları, sülükçüler, köylerden kaçak  pelit, kütük  getiren köylüleri mahalle aralarında kovalayan  ormancılar, afyon kaçakçısı takip eden kolcular, akşamları kaleden bağıran dellâllar,  soku taşlarında  delikanlıların, kızların bulgur dövmesi, mahalle aralarındaki fırınlarda yapılan cevizli, haşhaşlı keteler, keşkekler, ramazan öncesi  erişte kesmeler, karasabanla çift sürmeler, orak biçmeler, afyon çizmeler, şehrin kenarına düşülen harmanlar, gecenin sessizliğini yırtan kağnı gıcırtısı, savrum makinası sesleri, at arabaları, kağnılar, çetenler, sonbaharda elma dermeler, üzüm kesmeler, eşeklere yüklü heğlerle üzüm taşımalar, şinavatta  kızların üzüm çiğnemesi, zelvelerle leğenlerde pekmez çalma, köme, tarhana yapmalar, deride (panayırda) etlik kesmeler, at yarışları, geceleri mahalle aralarında, sokaklarda karşılıklı tiz bekçi düdükleri, Boğazkesen’de Hapan’da  kaz döğüşleri, Aykut ve Ulaş sineması’nın önünde Tommiks, Teksas değiştirmeler, sokaklarda destan satıcıları, Kör Hüseyin çeşmelerinden akşam üzeri soğuk su taşıma birer anı olarak kaldı hafızalarda.

Çalma Pekmez Yapan Kadınlar

(Yağlıboya Tablo 90X110 İlhan TRAK)

            Sünnetçi sevimli Hamdi Emmi’nin gıvgıvı (akordion) ile mahalle aralarında;

            Kayaların  yılanı
            Gel  dolanı  dolanı,
            Annen  döşşek  sermiş,
            Yat beleni  beleni,

            Ağlayana  şeker  yok.
            Gülene de şeker çok.

diyerek  türkü  söylerken  dolaşmasını kim hatırlamaz; ya da baharda çocukların ev ev dolaşarak;

            Yağ yağ yağmur
            Bahçede çamur
            Ver Allah'ım ver
            Bulgur, yağ vermeyenin
            Evini sele ver.

diye yağ bulgur toplayıp, yaşlı bir teyzeye yaptırdığı pilâva kaşık sallamayı...

            Uzun kış geceleri sobaların, kuzinelerin, mangalların başında oynanan oyunlar, ninelerin anlattığı masallar, misafire ikram edilen semaver çayları, döngel, üzüm turşuları sergenlik üzümler, elmalar, köme ve tarhanalar, gece yarısından sonra misafire şaka yollu söylenen;

Üzüm getirsem eliniz yaş olur
Ceviz getirsem elinize iş olur
Hacı dedeniz gelmeden
Hatırınıza değmeden
Karaldı köz
Bitti söz
Kalkın gidin siz
Yatacağız biz

şeklinde söylenen tekerlemeler, televizyonların evlere girmesiyle unutuldu artık.

            Zile Eski Belediye Başkanı Sabri Ünal Erkol 1960’lı yılların ortalarında çıkarılan Zile Özel Sayısı’nda bu konuda şunları  söylemektedir; "Kiraz dalları altında geçirirdin pazarı, kâh Karadini’de kâh Meydanlık’ta... Böngüldeği boş bırakmaz, Ulukavak’ta yer tutardın baharda. Gezir seyri sıra vermez, Ağbaba’yı unutmazdın arada... Tokuç sesleriyle  karşılardın sabahı, ya Esvap Çayı’nda, ya Çaypınar’da..."

            Çelik çomak, saklambaç, ya ‘tingildek’ oynadığın sokaklar... Ya, bir kalem bir defterle inip çıktığın Kale... Girip çıktığın okul sıraları... Adını kazdığın toprak duvarlar... Alın terini döktüğün toprak... Ekip biçtiğin bahçe... El emeğin, göz nurun Kışla, Kireçli, Karadini bağları...

            Bu yaşantılar tümüyle senin, benim, hepimizin Hemşehrim... İpli iskemleden koltuğa, anızdan halıya, taş kaldırımdan asfalta, davul sesinden gitar sesine kavuşunca unuttuk mu maziyi? Unuttuk mu Hemşehrim?

Dere Boğazı

Zile - Amasya Yolu

            Baharla  birlikte Zileli bağlardadır, kırlardadır, seyirlerdedir. Dereboğazı’nda, Ulukavak’ta bağlarda gümelelerde radyo sesi, bağlama, cümbüş, ud sesi ve bunlara eşlik  sesler  vardır;

Havuzun başında yedük çerezi
Nerde galdı ahbapların birezi
Bizemiydi mustantiğin garezi
Havuzun başında taş ben olaydım
Ela göz üstüne kaş ben olaydım
Yalınız yatana eş ben olaydım
.
Bi yandan gel sürmeli gözlüm bi yandan
Eli ud çalıyo ağzı gerdandan

Nakarat

            Yukarda yazısından  bahsettiğimiz Hemşerimiz  Prof. Dr. Muammer Hacıbaloğlu  yazısını; "Ama bütün bu gerçeklere rağmen Zile’min evlerinin arka bahçelerini, dut ağaçlarını, güllerini, tolalı kuyularını, işkefe pişirilen bağdamlarını, pekmezlik şıra sıkılan şinevatlarını ve bahçelerde yaşadığım mutluluklarla dolu çocukluk günlerimi arıyorum."  diyerek bitirmektedir.

            Cahit Öztelli  kurucusu  olduğu Türk Kültür Araştırmaları Dergisi’nde 1950 ve 1960’lı yıllarda Zile’nin pek çok âdetlerini, kültürünün birer parçasını  yayımlamıştır. Zile’de doğumdan, ölüme, yas geleneklerine, Dede Korkut Hikâyeleri'nin Zile varyantına kadar pek çok kültürünü...

             Şair Ceyhun Atıf Kansu yukarda giriş mısralarını verdiğimiz şiirinin devamında;

            Yolda bir kadın gördüm çapa çapalar
            Bebeği sallanır iki dal arasında
            Uyu bebek uyu,büyü bebek büyü
            Sendedir küçük, toprağın ümidi
            Bağları güzel olurmuş ZİLE’nin  baharda
            Bağları güzel olurmuş ZİLE’nin  baharda

diye hem  Zile bağlarından, kirazından bahsetmekte, hem de çapa çapalayan kadının iki dal arasında sallanan bebeğin şahsında, bu toprağın ümidi bebeklere çocuklara seslenir. İki dal arasında sallanan bebeğin Şair'i duygulandırmasının sebebi vardır o günlerde.

            Turhal’da doktor olan Şair; bir günde sıtmadan yirmi yedi bebeğin, çocuğun ölümünü görür, onları kurtaramamanın, çaresizliğin acısını yaşar. Yaşar yaşar da Zile’de gördüğü bu salıncak içini cız ettirir. “Bizimle doluyor Vazanya toprakları, Zile toprakları” diye çocuk ağzından söylediği duyguları dökülür mısralara.

            Üstadın Zile’de iki dal arasında gördüğü bebek veya akranları büyüdü; kim bilir belki de şimdi doktor oldu, bu toprağın ümidi oldu, yüzünü kara çıkarmadı. Belki de o bebek veya akranları  büyüdüler Zile’den eğitim için, iş için çıktılar, başarılı oldular, Zile’ye, memlekete hizmetlerde bulundular, bulunmaya devam ediyorlar; belki de bu salondadır birkaçı.

            Bunlardan birisi, Zile’nin Cedit Mahallesi’nin Kuyumcu Sokağı’nda doğan çocuk;  bugün burada doğduğu topraklar için, Başkanı olduğu Zile için, bu güzel, anlamlı haftanın  kutlanmasına vesile oldu. Yine aynı yıllarda  Şeyhahmet Çamlığı’ndan başlayan kar ve tipinin Kepez Köyü’nü sardığı bir kış  günü doğan, haşhaş çiziminde, mercimek otunda, orak tarlalarında iki dal arasında salıngaçta  büyüyen çocuk da; bu vesile ile sizlere İstanbul’un bu müstesna köşesinde, siz seçkin davetlilere bir Zile sevdalısı olarak Zile’yi anlatmaya çalışmakta…

            Sizlere bazı mısralar okuyacağım;

            1917 senesinde                                           .................................
            Topraklarında doğmuşum                      
 Kalelerin burcunda

            Anamdan emdiğim süt                              Uçurtma uçurmuşum,

            Çeşmenden tarlandan gelmiş                   Çimmişim derelerinde.

            Bu mısralardaki kelimeler sizi çocukluğunuza, bir yerlere götüremedi ise lütfen devamında dinleyin “Hikaye”yi;

Ressam Nihat AKYUNAK

60x73 cm Tual Üzerine Yağlıboya

Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı,
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!

Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi
Hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi.
Sen de anlat doğduğun yerleri,

Anlat biraz!

            Cahit Külebi’nin buram buram Çeltek Köyü kokan, Zile kokan “Yurdum” ve “Hikâye” isimli şiirlerinden dizeler okudum sizlere. Zile’nin Çeltek Köyü’nde 1917  yılında doğan Külebi; "Çeltek Köyü benim için haşhaş çiçeği, mısır tarlası, eşkıya baskını, tüten damlarla dolu bir yer." diye tanımlamakta.

            Zile için ise; "Zile'nin şiirli ramazan gecelerini, bağ bozumu şiirsel günlerini, Zile'nin o akıl almaz çocuk oyuncağı kayış toplarının güzelliğini birer satırla geçmem zorunlu." Dedikten sonra şöyle devam  etmekte sözlerine; "Zile' de bir akşam  babam bana üç kitap getirdi. İhtimal, o yaşımdan hatırladığım tek gün olan o aydınlık gecede edebiyatı sevmişimdir.  Belki de her akşam yatsı kalesinden tellallar çağıran, sokaklarında yaz boyunca yük yük üzüm, alaca mısırlar, tenteneli uzun kavunlar taşıyan, sabahlara kadar büyük leğenlerde pekmez kaynatılan, bu yüzden kışa kadar sokakları sıcak sıcak  üzüm kokan ve geceleri uzaktan 'Şu Zile'den gece geçtim görmedim aman' diye türküler duyulan ZİLE BANA SANATI SEVDİRDİ...

            Çarşı içinde, renkli meşinden 'kayış top' satılan dükkânlar vardı. Öyle toplar ki, zamanımızın en usta kunduracısı, en narin kadın ayağına öyle şirin pabuçlar yapamaz. Artık Zile'de sanatkâr yetişmiyorsa, muhakkak çocuklar için o güzel 'kayış top'lar yapılmadığından,  Kazova üzümlerini daha Zile'ye gelmeden, tren alıp götürdüğündendir."

            Külebi’nin tanımladığı Zile pekmezi Âşık Veysel’in  bir şiirinde de yer  almıştır;

            Amasya’nın elmasını
            Zile pekmez çalmasını
            Sivas’ın da kıymasını
            Yesem amma yesem amma.

            Külebi de çocukluğunda Zile’de cula da beslemiştir, şöyle der satırlarda; Zile'de çocukların cula (karga) besleme alışkanlığı vardı. Ben de bir süre besledim... Ne yedirdiğimi anımsamıyorum. Bu culaların ağzına tükürülürdü... Cula beslemekten amaç onu konuşturmaya alıştırmaktı. Ben de çok uğraştım. Konuşturamadım. Konuşan cula da görmedim!

            Zile halk âşıklarının diyârıdır. Talibî, Zileli şairlerin duayeni olup yüzyıllar boyunca Ceyhunî, Sefil Necmi, Recai, Kemterî, Fedaî, Seyyid Derviş, Suzî, Arifî gibi pek çok halk âşığı ve tekke şairi yetiştirmiştir. Tokat’la ilgili bir kitapta ‘Reşadiye türkü, Artova halay, Zile âşıklar diyârıdır” denmektedir. Cahit Öztelli’nin Zileli Şairler isimli ve Mehmet Yardımcı’nın Yüzyıllar Boyu Zileli Halk Ozanları isimli kitapları bulunmaktadır.

             Cahit Öztelli “Zileli Şairler” isimli kitabında 1813 yılında ölen Talibî için; Tâlibi, çok sevilen ve hürmet gören bir şahsiyetti. İri vücutlu, göbeğine kadar inen beyaz sakallı, yakışıklı efendiden bir âşıktı. Zile’de her yıl ilk teşrin ayında kurulan ve asırların mirası olan Panayır zamanları birçok  âşıkların uğrağı olduğu muhakkaktır. İşte bu panayır günlerinde Boğazkesen Kahvesi’nde âşıklar meclisi kurulur, bazen bütün kış devam ederdi. Bu “şairan meclisleri”nde her zaman reislik pâyesi onundu...

Belediye Başkanı Zile Âşıklarıyla Kiraz Festivali'nde

            Talibî, Zile’deki karışıklıklardan bizar olduğunu şöyle anlatmaktadır;

            Talibî’yem kurtulmadım çileden
            Mültezimler öşür alır kileden
            En doğrusu kaçmak imiş Zile’den

            Hiç gelmemek nûrun Âlâ nur imiş.

diye sızlanmaktadır. Mezar taşında ise;

            Ben garip başım garip
            Sılada eşim garip
            Ölsem mezara girsem
            Mezarda taşım garip

diye yazmaktadır.

            17. yüzyılın en ünlü şairlerinden Âşık Ömer de Zile’ye gelen âşıklardandır;

            Gözleri  humadur bakışı bengi
            Huri kızlarından almış irengi
            Zile’nin içinde bulunmaz dengi
            Şöyle bir güzeldir bir zaman seyret.

            Talibî’nin çıraklarından Fedayî İstanbul’a gelir. Kumkapı’da Âşıklar Kahvesi'ne gider. Burada panayır zamanı Zile’ye giden, Talibî’nin  Boğazkesen’de  şairan meclisine katılan âşıklar Talibî’yi sorarlar. Fedayî meşhur “İstanbul Destanı”nda şöyle cevap verir;

            Dediler mevlüdün olur nireden
            Dedim ki aslımız olur Zile’den
            Dediler Talibî n’oldu oradan
            Dedim bir fatiha aziz İstanbul

            Zile’nin yetiştirdiği en büyük halk âşıklarından Ceyhunî sıtmaya tutulur. Canı yanan âşık çıkışır “Isıtma Destanı”yla hastalığına;

            Isıtma tutunca hiç tutmaz elim
            Yakar bu tenimi kurutur dilim
            Otuz dokuz yorgan kırk sekiz kilim
            Örtünsem ısınmam yine ısıtma.

            Zileli âşık Seyyid Derviş;

            Niçin beğenmezsin şehri Zile’yi,
            Şeyh Edhem Çelebi bunda yatmaz mı?
            Velilerin hocasının ulusu,
            Koca Kayser Sultan bunda yatmaz mı?

diye başlayan “Yatırlar Destanı”nda Zile’deki  evliyaları anlatmakta ve bu destan  mevlütlerde  okunmaktadır.

            Recaî (Mehmet Ataolur) tütün içenlere “Tütün Destanı”nda;

            Bir düğüne bir meclise varırsa
            Meydanda tabaka tütün görürse
            Tabakayı bir kez elde ederse
            Kesmez hiç ardını ona şaşarım

diye içerlemekte, tiryakileri yerden yere vurmaktadır. Ancak iş Zile kültürünün, Zile bağlarının, seyirlerinin uzun kış gecelerinin ayrılmaz bir parçası olan  “semaver çayı”na  gelince yüzünde güller açmakta, semaver için destan bile yakmaktadır;

Bağlarda Semaver Sefası

Enes ve Ertan Kardeşliği

            Recai pek müptelası
            Cürmün af ede hüdası
            Hafızların ilticası
            Yan semaver can semaver.

            Kemterî’nin torunu olan Zile’nin Yücepınar Köyü’nden Sadık Doğanay Zile’nin Âşık Veysel’idir Âşığın TRT repertuvarında  pek çok deyişi (El Vurup  İncitme Tabip, Bir Güzeli Methedeyim, İzzetli Hürmetli Bilirim Seni, Gönül Kalk Gidelim  Gülşen Bağına, Bir Güzelin Hasretinden Ahından, Her Sabah Her Sabah Gülşen İçinde, v.s.) bulunmaktadır.

            Zile türkü ve folklor yönünden de zengindir. Türküler, deyişler, semahlar söylenir düğünlerde, odalarda; halaylar çekilir, semahlar dönülür coşkuyla. Zile demek halay demek, mâni demek, semah demek, destan demek, türkü demek, kısaca kültürlerin sentezi demek... Birisinden “Hêri” kelimesini duyarsanız biliniz ki o Zilelidir.  Aynen “Amedenden homeden culuk düştü culfalığın üstüne” diyenler gibi...

            Baharda bağlarda, kırlarda, Ulukavak’ta, bahçelerde;

            Mâniyi yarıştırak
            Bal ile karıştırak
            Bugün Hıdrellez günü
            Hasretleri kavuşturak

diye başlayan mantuvardır kırlarda genç kızların dilekleri. Kışın uzun gecelerinde mangal başlarında odalarda, kışlık bölmelerde masaldır ninelerin dilinden dökülen; mânidir çocuklara okunan. Zile mânilerini derleme işi Cahit Öztelli ve hemşerimiz Doç. Dr. Mehmet Yardımcı’ya düşmüştür artık. Zile mânileri yanında mantuvar oyunları, gelin kaynana mânilerinin derlenmesinde Mehmet Yardımcı Hocamın emeği vardır. Zile düğün, nişan adetleri en güzel şekilde  sevgili arkadaşlarım Semra - Yusuf Meral’in “Her Yönüyle Zile” kitabında anlatılmaktadır.

               

            Müdür, Armuttan Kayacağım,  Taşkıran,  Bu Kadar Cevretme, Aşıp Aşıp Karlı Dağlar Gelirsin, Hatırına Düşmez Sormaz Halimden (Yareli Durnam), Derdinden Deli Oldum İnan Vallahi, Oğlan Döne Döne, Taşkıran, Zileliyiz Dediler, Evlerim Evlerim  gibi türküler Zile türkülerinden bazılarıdır.

            Müdür bir eşkıyadır Zile’de. Türküler yakılmıştır,  söylenir dillerde. Bir de Kelbekir vardır Zile’de destan olan, efsane olan. Yetmiş yıldır anlatılır Kelbekir hikâyeleri. Bir halk kahramanıdır Zileli için. Hemen hemen her Zileli  bilir az çok Kelbekir hikayesini.

            Fabrukayı da kara duman bürüdü
            Candarmalar da silahı aldı yürüdü
            Bir Bekir  de derler şu Zile’de biridi
            Noldu Bekir, noldu alınan oldu
            Kürd İsmail deller sebebin oldu.

            İnce Memet’i İnce Memet yapan Yaşar Kemal’dir. Kelbekir’i yazacak Yaşar Kemal gibi bir üstad, filmini çekecek bir yapımcı çıkmadı bu güne kadar.

            Geçenlerde Hürriyet Gazetesi’nde ülkemizin  önde gelen  şahsiyetlerinden oluşan  jürinin seçtiği, memleketimizin en gözde ilk yirmi kasabası yayınlanmış ve ilk yirmi içinde gösterilen Zile 5000 yıllık tarihî bir kent olarak tanımlanmıştır. Zileliler olarak hedefimiz, Zile’yi ülkemizde daha iyi tanıtmak ve lâyık olduğu yere gelmesini sağlamaktır.

            Fikret Tarhan Hocam “Dostları Hatırlamak Onuru” başlıklı yazısında; "Sanatçının ve aydın kişinin hayallerini dolduran bir kavram vardır. “Öldükten sonra bile yaşamak.” Gerçekten her kişinin nasibini alamadığı bir kavramdır bu..."

dedikten sonra Zileliler'e şöyle  seslenmekte;

            Ey Zile’de doğan, Zile’yi duyan
            Zile’den uzak Zileliler!
            Dönün artık sıla sizi çağırıyor
            Dönün artık, yürekler tellâla verildi...

            Biz de bu yazımızda, bu konuşmamızda, yukarda gerek isimlerini vererek bahsettiğimiz ve gerekse   bahsedemediğiz, ancak  Zile için çalışan, Zile için yazan, Zile için emek veren, araştıran, Zile’yi bizlere anlatan değerli insanlardan; aramızdan ayrılanları rahmetle, yaşayanları saygıyla anıyoruz.

            Size Zile’yi tanıtmaya çalıştık bu satırlarda. Sadık Doğanay’ın dedesi Kemterî türkü klâsiği olan “Bu Kadar Cevreme Aziz Sultanım” isimli deyişinde;

            Noksanım var ise kusura bakma
            Bildiğinden şaşar kul bazı bazı

demekte ve burada bize tercüman olmaktadır. Bu toplantı,  bizim için, Zile için son derece önemli bir toplantıdır. Emeği geçenlere Zile’ye bu şansı veren herkese teşekkür ve şükran,   Zile sevdalısı olan şahsım için  borcun ötesinde bir minnettir. Sabrınız için teşekkür ve saygılarımı sunarım.

                                                                                                             1 Mayıs 2003

Araştırmacı, Yazar Bekir ALTINDAL Bir Konferansta

      KAYNAKÇA :

      Bekir ALTINDALAltmışlı Yıllarda Zile, Zile 2000 Belgeseli, İst. Zileliler Derneği Yayını 2000.
     
Cahit ÖZTELLİTürk Folklor Araştırmaları Dergileri.
     
Cahit ÖZTELLİZileli Şâirler, Vilâyet Matbaası, Samsun 1944.
     
Cahit KÜLEBİHikâye – Yurdum Varlık Dergisi’nden – Yeşilırmak Dergisi, Sayı : 1 – 1954.
     
Ceyhun Atıf KANSUYanık Hava, 1948.
     
ÇAĞILTI Dergisi Sayıları – 1963, 1973.
     
Fikret TARHANİnsanca Yaşamak, Erdin Yayınları, No. 2, Doğuş Matbaası, 1983.
     
Hüseyin HOŞCANZile Türküleri ve Sadık Doğanay, Zile Postası, 12 Haziran 1981.
     
Kemal TÜRKERKel Bekir, Tokat Kültür Araştırmaları Dergisi – 3, 4.
     
Kemal TÜRKERZileli Ressamlar, Tokat Kültür Araştırmaları Dergisi.
     
Mehmet YARDIMCIHalkbilim ve Edebiyat Yazıları, Açıkgöz Yayınları, Malatya 1993.
     
Mehmet YARDIMCIYüzyıllar Boyu Zileli Halk Ozanları, Ankara 1983.
     
Mehmet Âli ERDİNKültür ve San’at Yönüyle Zile, Zile 2000 Belgeseli, İst. Zileliler Derneği Yayını 2000.
     
Mustafa Necati SEPETÇİOĞLUZile’ye Giriş, Ulukavakta, Kışlada, Yeşilırmak Dergisi, Sayı : 1 – 4, Mayıs 1954.
     
Mustafa Necati SEPETÇİOĞLUDünden Bugüne Yarına 1, 2.
     
Muammer HACIBALOĞLUMimarî Açıdan Zile’de Yapılaşma – Zile 2000 Belgeseli, İst. Zileliler Derneği Yayını 2000.
     
Muzaffer UYGUNERCahit Külebi Yaşamı, Şiir Yapısı, Altın Kitaplar, İstanbul 1991.
     
Prof. Dr. Ahmet CAFEROĞLUSivas ve Tokat İlleri Ağızlarından Toplamalar, TDK Yayını, İstanbul 1944.
     
Sabri ÜNAL ERKALZile Özel Sayısı, 1967.
     
TRT Müzik Dairesi Başkanlığı Arşivi.
     
Yusuf – Semra MERALHer yönüyle Zile, Sanem Matbaacılık 1982.
     
Yusuf – Semra MERALZile’de Câmiler, Türbeler, Veliler ve Efsaneler, İstanbul 1991.
     
Zile Kaymakamlığı, Zile 1994.

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR