.
|
ÇELİK GÜLERSOY |
|
Makale :
Nezih BAŞGELEN
http://www.gulersoy.net/index.php?cmd=ViewNews&nid=261
http://www.turing.org.tr/eng/celikgulersoy/07.htm
ÇELİK GÜLERSOY
HAYAT HİKÂYESİ (1930 - 2003)
Beş yılı aşkın süredir, birbiri peşine sıhhatleştirilip halka açılan yeşil alanlar, onarılıp fonksiyon verilen tarihsel yapılar, kültür alanında nice olumlu yankılar yaratan çalışmaların ardında, sessiz sedasız işine bakan, üretici ve yapıcı bir insan tipi... Yıllar boyu iğne ile kuyu kazar gibi kendini yetiştirmiş, birkaç bilim ve sanat dalında kaynaklara inecek kadar uzmanlaşmış ve derinleşmiş, turizm, hukuk, edebiyat, şehir ve sanat tarihi üzerine birçok özgün eserler veren araştırmacı-yazar... Daha öğrencilik çağlarında çalışmaya başladığı ulusal bir kuruluşu, saplanıp kaldığı dar hendeseden çıkarıp, reorganize etmiş ve uluslararası çapta üne kavuşturmuş, didinerek, çırpınarak dış piyasadan iş kopararak, kaynak yaratmış ve bugünkü sonuçlara ulaşılmasını sağlamış çok yönlü bir yönetici. Tabiatı ve tarihi çevreyi değerlendirmenin ve sanatı halka sunmanın (eğitici) kutsal bir iş olduğu inancıyla çalışan, hiçbir kişi ve kuruluşa tapmayıp, sadece acunu yaratan en büyük güce inanıp dayanan, içi sevgiyle dolu bir gönül adamı. Doğu-Batı değerler içinde Türk-İslam karakterini yitirmeden başarılı sentezler ortaya koyan, beklenen bir “rönesans”ın öncüsü... Bütün olanaklarını İstanbul’un güzelleşmesi, eski ve asıl değerlerine kavuşması için seferber eden, doğaya tutkun bir İstanbul aşığı: Çelik GÜLERSOY. Toplumumuzun geniş kesiminin takdir ve hayranlıkla, mistik değerlerini yitirmemiş kuşaklarının gönülden hayır duaları ile, arayışlar içindekilerinin umutla bahsettikleri bir isim. Yaptıklarını ve yazdıklarını yediden yetmişe yakından tanıdığı ve hakkında her şeyi büyük bir merak ve sevgi ile bilmek istediği aksiyon adamı.
Spiritüel anlayışla ele alırsanız yaşam hikâyesi 1930 yılının 23 Eylül’ünde, ikindi vakti, saat 16.00’da Türkiye'nin en son ucunda kerpiç bir köy evi içerisinde bir çocuğun dünyaya gözleri açması ile başlar. Spiritüel açıdan, çünkü, bu olay hiç de beklenmeyen bir yurt köşesinde, çevresi ile ilgisiz bir ruh özünün dünyaya değişik bir kalıpla gelişi demektir.
Materyalist gözlükle bakılınca, bu yaşam hikâyesi, biyolojik unsurları devreye katmak anlayışı ve gereği yüzünden, anne ve baba taraflarının soy ve soplarının beraber etkileri ile incelenmesi demek olur. O zaman Çelik Gülersoy’un anne ve baba tarafının çizgisini çekmek gerekir. Babasının da dahil olduğu Müftüzadeler, nesiller boyu Ünye’ye kadılarını ve müftülerini yetiştirmiş olan bir ailedir, Çelik Bey’in dedesi, son müftü Abdülhamit Efendi genç yaşında ölünce, eşi yeni bir kocaya varır. Üvey baba Akif Efendi’yi askeri okula yazdırarak evden uzaklaştırır. Her hafta ve ay izine geldiğinde, eline üç - beş kuruş sıkıştırarak “bunu filanca mallarına karşı say” diyerek çocuğun mâmelekini eritmeye koyulur. Fakat tabii bu çözüm menkul mallar için geçerli olacağından, arazi ve binalar halen Ünye’de Abdülhamit Efendi adına kayıtlıdır.
Askerî okulu bitiren Akif Bey, Anadolu’da diyar-diyar dolaşmaya başlar. Elazığ’da 21 yaşında Münevver Hanım’a rastlar. Münevver Hanım, annesi tarafından Erzurum’un yerlisi bir zenginin kızıdır: Gıcır Ahmetoğulları. Münevver Hanımın babası, Mülâzım-ı evvel Kâmil Ağa tarafından Erzurum’un bir köyüne mensuptur: Tavuskâr Köyü. Kâmil Ağa alaylı, beyaz çember sakallı, dini bütün, sessiz ve sevimli bir ihtiyardır.
1921’de evlenen çift, hep Doğu Anadolu’da olmak üzere İstiklâl Savaşı ortasında yurdu dolaşmaya koyulurlar. Malatya, Diyarbakır, Sinop. Bu sonuncu durakta, başından bir gönül macerası geçen ve iyice borçlanan komutan Akif Bey, Türkiye’nin “en ücrâ köşesine” tayinini ister. Orası da Hakkâri (Çölemerik)’dir.
O zamanki Çölemerik, bugünkü gibi asfalt yollarla bir günde erişilen bir diyar değildir. Van’a inen yol, bir yanı sarp dağ, öbür yanı keskin uçurum, derin ve karanlık Zap Suyu'na paralel giden bir şerittir. Katır sırtında aşılmakta, gözü kararan katır üstündekilerle birlikte Zap Suyu'na uçmaktadır.
http://www.turing.org.tr/eng/celikgulersoy/01.htm
1927 - 30 arasında üç yıl, bu yolu bile yılın 10 ayı karla kapanan, bu unutulmuş yurt köşesinde geçer. Aile, doktor şöyle dursun, eczanesiz, eczane şöyle dursun, bakkalsız, otuz kırk hanelik vilâyet merkezinde, olabildiğince mutlu bir hayat geçirir. Kumandanın emekliliği gelip, dönüş yolculuğuna geçmelerine 15 gün kala, Çelik Gülersoy dünyaya gözlerini burada açar. Ekim başlarında yine karlı bir gün, aile yine at sırtında yola çıkar. 2,5 yıl Elazığ ve Malatya’da geçirilir.
1933 yılında İstanbul’a gitmeye karar verilir. İstanbul, Akif Bey’in annesinin son kocasından olma oğullarıyla oturduğu şehirdir. Fatih’te büyük bir bahçe içinde üç katlı konakları, Harb-i Umumî'de Akif Bey’in gönderdiği yardımlarla yapılmıştır. Ailecek bu konağa misafir olunur. Büyük kardeş, hukukçu ve tarihçi, din bilgini, ünlü “Sultanselim’li Hafız Ali Rıza Bey”, (Sağman), titiz, huysuz bir adamdır. Akif Bey için ilk hayal kırıklıkları başlar. Annesi ve kardeşleri ile uyum imkânı yoktur. Kısa bir süre Kariye Müzesi civarında oturulur. 1934 yılı başında, İstanbul’un o zaman en sakin, en havadar semtlerinden biri olan Yıldız’a taşınılır. Yıldız, eski konakları, geniş bahçeleri, ünlü Hamidiye suyu ve sakin halkı ile, çok güzel bir yerdir ama, İstanbul pahalı bir şehirdir.
Aile geçim sıkıntısı çekmeye başlar. Anadolu’nun bolluk ve bereketi burada yoktur. Kumandan, Yıldız’da özel okul Şems-ül Mekâtip’in Müdür Yardımcılığı'nı üstlenirse de, rahat geçinmek şöyle dursun, o zamana kadar çok doğal bir şey sayılan, çoluk ve çocuğunun yeterli gıdasını dahi artık sağlayamaz olur. İki yılın birikmiş üzüntüleriyle bir mide kanaması geçirip, 1935 yılı 20 Kasım’ında, Kasımpaşa Hastanesinde dünyaya gözlerini yumduğu zaman, Fatih’teki bir dul ve 4 çocuğu başbaşa bırakıp gider.
Yıldız’da ilk oturulan ev, bugün hala ve nasılsa duran Yıldız Posta Caddesi üzerinde 20 sayılı, üç katlı kârgir evdir. Bunun ilk katında otururlar. Yanında diz boyu çimenlik arsa, Abdülhamit döneminden kalan, ilginç bir parçadır: Entrikaları ve hırsızlığı ile ünlü Arap İzzet Paşa’nın (Holo) konağının yeri. Konak, sinema gösterilirken tutuşan filmlerle yanmış, sahibi de dışarı kaçmıştır. Bu millet bakımından uğursuz mekânın çimenleri üstüne yüzükoyun uzanan Çelik, alfabeyi dört yaşında iken söker ve yedi sekiz yaşında iken, ağabeylerinin Lise tarih kitaplarını okur.
Ailenin 2. Dünya Savaşı’na kadar dulluk ve yetimlikle geçirdiği 4-5 yıl, gene üç aşağı beş yukarı, katlanılabilir bir dönemdir. 1939’da abla gelin edilir, 1940’da ağabey askeri okula verilir, öbür ağabey ise ayrı ev tutar.
1940’lardan itibaren ortaokulla Çelik ile annesi, başbaşa kalırlar. Evleri Abdülhamit döneminin görkemli çerçevelerinden Serasker Rıza Paşanın büyük sarayından kalmış son bir konak parçasının yamacında, iki katlı taş bir evdir. Hepsi birbirine eş bu 4-5 küçük yapı, padişahlık döneminde Seraskerin sarayını donatabilmek için kullanıldığı fenerlerin depolandığı yapılardır. Küçük ve çıkma bir yokuşa dizilidir. Karşılarında, yıkılan saraydan kalmış taş konak yükselmektedir.
Konak Seraskerin torunu Nurhayat Hanımefendi ile evli bulunan Reşit Saffet Bey’in malikânesidir. 5 dönüm bahçe içinde, ulu çam ve ıhlamur ağaçları ile çevrili, bahçesi öbek-öbek cennet çiçekleri ile donatılmış, son bir saltanat bakiyesidir. İçerisi Reşit Saffet Bey’in zengin kütüphanesi, saray eşyaları, şark salonları ve oyuncak odaları ile, yarı Osmanlı yarı Avrupalı, çok değişik bir ayrı dünyadır.
Lise öğrenciliğinden itibaren Gülersoy, kendi içersine dönük ve kendine yeterli, bu dünya içinde büyür. Evin çocuklarının arkadaşı olmasına karşılık, oyunlarının, müsamerelerin, eğlencelerinin çoğuna katılmaz, bahçıvana yardım eder, sonra saatlerce bir yeşil ve gölgeli köşeye çekilir, kitaplarını devreder. 1940’ların başında bu kitaplar Michel Zevako ve Arsen Lüpen romanlarıdır. 40’ların sonu ve 50’lerin başında ise, Batı edebiyatı ve felsefesi hakkında Türkçe'ye çevrilmiş ne varsa, onların hepsidir. Özellikle “Maarif Vekâleti Klâsikleri” ve Remzi Kitabevi’nin çevirileri, onun için bulunmaz bir hazinedir. Öbür yandan da Batı’nın bütün bu usta kalemlerini, koyu yeşil iri yapraklı altına gömülerek daldığı, kavak incirleri ile, yüzünü pembe ve beyaz nilüfer çiçeklerinin kapladığı, kocaman saray havuzunun yosunlu suları, çevreye baygın kokuları yayan beyaz zambakların ördüğü bir tabiat dokusunun ayrılmaz parçaları ve doğal uzantısı sayar ve bunların hepsini birden tadarak, Balzac’ı, Stendal’ı tepedeki dallardan yosunlu büyük havuza düşen ballı incirlerle beraber benimseyip hazmederek, 1947’de çalışmaya başlar. Çalışması, İstiklâl Caddesi’nde o zaman sayılı kalmış üç katlı tahta evlerden birinde, 3 odalı bir kata yerleşmiş Turing Kurumunda yarım gün, her işe yardımcılıktır. Lisenin ilk yılındadır. Okuldan çıkar, büroya gelir, kapı açar, paket yapar, ama seçkin kişilerin devam ettiği Yönetim Kurulu’na da sokulur ve ilk defa duyduğu, görüşleri, tezleri, bakış açılarını dinler.
http://www.turing.org.tr/eng/celikgulersoy/06.htm
Kuruma girişi, Lâle Sineması yanındaki binadan, Yıldız Sarayı’ndaki Şale Köşkü’nde toplanan ulaştırma konferansında bakan Şükrü Koçak’a bir zarf götürmesi işi ile başlamıştır. Reşit Saffet Bey, başka adam olmadığından, Yıldız’a telefon ederek Çelik’i Taksim’e bu amaçla çağırmıştır. Güneşli bir Eylül günüdür. Çok sonraları Kurum’a İstanbul saraylarını ve köşklerini imar etme hamlesini kazandıracak olan insanın Kuruma girişi, böylece garip bir rastlantı ile, Yıldız Sarayı’na adımını atmasıyla başlamıştır. Rastlantı mı, kader mi? Bilinmez...
Saraya zarf götürme olayını, Kurumda bir dizi çıraklık hizmeti izler. O yıllarda liseler saat 13’de tatil olmaktadır. Ayazpaşa’daki okuldan çıkan genç öğrenci, İstiklâl Caddesi’ndeki Kuruma gelir. 4 odalı ofisin personel sayısı 2 olduğundan, yazılara yardım etmek, basit baskılı Kurum dergisini postalamak, tek telefona cevap vermek ve çıngırtılı zili ancak akşam saatlerinde çalan kat kapısını açmak, görevleri arasındadır. 1947 kışı geçip 48 yazı gelince yeni bir iş çıkar: Reşit Saffet Bey’in büyük bir zevk duyarak kurduğu Galata’daki Kurum kitaplığının yerleştirilmesi işi.
Karaköy’de yolcu salonunun karşısından girip, Karaköy Meydanı’na uzanan dar bir yol vardır: Eski Gümrük Sokağı. Bunun başında sol tarafta tarihi bir cami ve caddeye bakan yüzünde anıtsal bir çeşme ile üstünde taş odası: 18. yüzyıla ait klâsik bir Osmanlı eseri, Reisülküttap (Dışişleri Bakanı) İsmail Efendi’nin yaptırdığı hayrat çeşmesi ve mahalle mektebi. Reşit Bey Vakıflar idaresinden kiraladığı bu binayı, 1947’nin dar imkânları ile onartmış ve kitaplık yapmıştır.
Büyük bir şevkle, yaşlı Reşit Saffet Bey ve 17 yaşındaki Çelik, kubbeye kadar çıkan rafları yerleştirirler. Bir zamanların görkemli diplomatı, kralların dostu Reşit Bey, sıcak yaz günlerinde bu serin ve mistik yapıda hevesle çalışmaktadır. Öğlenleri, üstünü asmaların kapladığı avluyu ve sokağı geçerek, yemeklerini Karaköy Meydanı’ndaki poğaçacıda yerler. İkişer ayran ve biri peynirli, biri sade, ikişer poğaça.
Bütün yazı buranın defterini yapmakla geçiren Gülersoy bir gerçeği 18 yaşında iken öğrenir: İstanbul halkının kitapla bir ülfeti yoktur. Nitekim bütün yaz boyunca “halka açık” kitaplığın eşiğini bir kul atlamaz. 1965’den sonra da Vakıflar tahliye davası açar, kitaplar Kuruma nakledilir. “Bir irfan yuvası” daha kapılarını kapatıverir.
50’li yılların başı, hayattan yine ne kadar kopup kitapların dünyasına dalmak isterse de, zor şartlarını duyuran acı ve müşkül dönemlerin başlangıcı olur.
Savaş sonunda gittikçe bozulan ve nüfus dokusu değişmeye başlayan İstanbul’dan kendine düşen payı alarak, halkı ve bileşimi farklılaşma gösteren Yıldız’da, eski küçük evde yeni-yeni komşularla bağdaşmanın imkânı kalmaz ve ana oğul “büyük konak”a taşınırlar. Az sonra dünyadan bu kadar kopuk yaşayan genç delikanlıda, bir tüberküloz başlangıcı kendini gösterir. Liseyi Ayazpaşa’da Esma Sultan Konağında iki yıl önce açılan yeni bir okulda (Beyoğlu Erkek Lisesi) birincilikle bitirmiş ve İstanbul Hukuk Fakültesine yazılmıştır. Önce Beyazıt Meydanı’nda, arkadaşsız, yabancı, yeni bir muhitte, pembe köpüklü kesik kesik bir öksürük krizi kendini yakalar, az sonra bir sabah konağın ücra bir odasında hastalık bütün bütün kendini gösterir. Hukuk öğrencisi, hastadır.
Bütün konak halkı, sonbaharın bitimiyle, Harbiye’deki kışlık eve gitmişlerdir. Ana-oğul, yaklaşan bir kışla yüz yüze, 17 odalı saray yavrusu konakta yapayalnız, başbaşadırlar. Uzun ve zor bir dönem böyle başlar. Ama ömründe değişik bir dönemin de başlangıcı, böyle açılır. Lisenin sonuna kadar materyalist eğitim esasları içerisinde Auguste Comte pozitivizmi etkisiyle kendini yetiştirmiş genç adam, sağ ciğerinin üst kısmında kendisini yatağa bağlamış hastalığı ile başbaşa yatarken, her şeyi daha uzun, daha yalnız ve daha derin düşünme imkânını ve fırsatını bulur.
Aslında içinde bulunduğu bütün şartlar, inançsızlığı körükleyecek doğrultudadır. Bomboş ve soğuk bir konak, ancak ısıtılmış küçük bir oda, kimsesiz çırpınan yalnız bir anne... Fakat yattığı yerden görülen bir tablo da vardır: Önde pencereye anca erişebilen ulu sedir çamlarının uçları, uzakta, yakamozlar içerisinde eriyen Topkapı Sarayı silueti. Nefti çamların üstüne, durur-durur lâpa-lâpa karlar yağar. Onları yıkan berrak sular iner, pencereye kumrular ve güvercinlerin, biri gider, biri konar. Bu konuşmayan beyaz, gri ve kahverengi kanatların, ana - oğulu yalnız bırakmamaya çalışır. Karşıda liman, gündüzleri ayrı ve pırıltılı, geceleri mavi ve yumuşak tablolar boyar.
Bu resim, artık az okuyabilen, fakat çok düşünen gencin içinde, bir sıcaklık doğurur. Sebebini bugün de kendisi bilmiyordur, ama bir şey olmuş sanki küçük odanın iki penceresi sessizce açılmış ve odayla beraber kendi içine de yeni bir ruh ve yeni bir nefes doğmuştur.
Yazının başında yaptığımız ayrımla, olaya “materyalist” yorumla yaklaşacak olursak, bu belki, tehlikeli bir hastalığın eşiğinden dönmüş olmanın verdiği bir iç sevinci ile açıklanabilir.
Fakat kendisi böyle yorumlamıyor. Çünkü manzaraya değişik bir gözle bakmaya başladığı zaman, hastalığını henüz atlatmamıştır. İçinde konuşmaya başlayan yeni ses, ona her şeyden önce, dünyanın ilk önce gördüğü kadar basit olmadığını, bu durup-durup inen karların, boşalan suların, her şeyi yaldızlayan güneşin, konuşmayan komşular güvercinlerin, hepsinin bir yerde, daha geride, daha uzak bir bakıma en yakın en güçlü, en gözcü bir kuvvetin kurduğu düzenin parçaları olduğunu anlatmaya başlamıştır.
Konak tavan katında geçen bu hastalık aylarından sonra yaşadığı, askerliğine kadar geçen bir 10 yıl, iş hayatı içerisinde üç beş kişilik Turing Kurumunun o zamanki kadrosunda, bir yandan çalıştığı, bir yandan hukuk diplomasını aldığı dönemdir. Nasıl, 1935’den itibaren, Konak’ın şark salonunda, sedefli, fildişili, gümüşlü arabesk mobilya; garp salonlarında, altın ve kristal, yemek odasında, tablolar, çeşmeler ve art - nouveau objeler, ona değişik dünyaların olduğunu öğretmiş ve yaşatmışsa, 1950’li yılların Kurumu da, yönetimine devam eden döneminin en seçkin kişilerini tanıtmış ve onların fikir dünyasına girmesini sağlamıştır.
İstiklal Caddesi’nde son kalmış üç katlı harap evin son katında yer alan o zamanki Kurum, üç memurlu küçümencik bir bürodur, ama yönetim kuruluna o zamanki Türkiye’nin en seçkin kişileri devam eder ve (yapacak başka bir şey ve para olmadığı için), hababam toplantı yaparlar. Ama bu toplantılara devam eden, şehirci Prof. Prost, eski Şehreminlerinden Opr. Cemil Paşa (Topuzlu), Opr. Emin Bey (Erkul), büyükelçiler, önce Hamdullah Suphi Tanrıöver, daha sonra Hulusi Fuat Tugay, yazar Abdülhak Şinasi Hisar, bestekâr Kemal Emin Bara ve tabii başkan ve kurucu Reşit Saffet Bey’in kendisi, engin tecrübeli diplomat, adamlar ve bu hukuk öğrencisine öğretirler ki, her şeyin başı kültürdür. Kültür unsuru, medeniyeti de sürükler, tekniği de geliştirir, ona bir anlam, yön ve içerik kazandırır. Adına turizm denen olay, kendi başına bir şey değildir. Bu temellere dayanan toplumun, sadece bir yan ürünüdür.
Gülersoy 1958’de fakülteyi bitirir, 1959 yazında askere gider, yedek subay çıktığı vakit, 1965 başında annesini Ankara’ya aldırır ve 11 yıl sonra Konak’tan koparlar.
Askerlik dönüşü yeni bir yaşam hazırlar kendine. Avukatlık stajını yapıp cübbeyi giyer ve iki yıl bu mesleği Kurumdaki işiyle bağdaştırarak yürütmeye çalışır. Ama olmaz, davalarını ne kadar seçse de, ihtilaflar, çekişmeler, ona göre değildir.
1961 yılında ilk yurt dışı seyahatini yapar. Eylül ayında İtalya’nın Perugia şehrinde İtalyan Otomobil Kulübünün topladığı uluslararası trafik hakkında hukuk konferansına katılır. Bu arada İtalya’nın belli başlı sanat ve kültür merkezlerini görür. Bu şehirlerdeki Turing ve Otomobil Kulüplerini ziyaret eder. Kendisini çarpan ilk büyük gerçek, bunlarla İstanbul’daki Kurum arasında derin uçurumdur. Aynı yıl, Türkiye’nin yabancı dillerde ilk el kaynaklara dayanan ilk bilimsel turizm etüdünü yayımlar: Sosyal Turizm. Onu 1962’de aynı niteliklerde ikinci etüt : Seyahat Acentalığı ve 1964’te üçüncüsü “Türkiye’nin Turizm Propagandası” takip eder.
1963 yılında kurulan yeni Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın düzenlediği çeşitli konularda toplantılara katılmaya başlayan Gülersoy, bir keresinde B.M.’nin danışman olarak gönderdiği Luxemburg’un emekli turizm genel komiseri Robert Ginsbach ile tanıştırılır. Bu zeki ve yetenekli kişi Gülersoy’a Türkiye'nin turizmde yapacağı çok şeyi bulunduğunu, bu hamle içerisinde ülkenin ulusal Turing ve Otomobil Kurumuna da çok hizmetler düştüğünü ifade eder ve yapılacak ilk işin, Kurum’un o tarihlerde bulunduğu pasaj dairesinden çıkıp, bir ana cadde üzerinde, altı dükkân, üstü büro bir yere taşınmak ve daha sonra Avrupa’daki hizmetlere el atmak olduğunu belirtir. O görüşmeden sonra Gülersoy, Kurum’u nakledebileceği yeni bir mekan arar. Şişli’de önünde otomobil park yeri olan apartman ona en uygunu gelir. Kurum’un para durumu da o günlerde bu kadarına müsaitti. Buradan bir mağaza üzerinde bir daire alınabilecektir. Bunu Reşit Saffet Bey’e açtığında, cevabı kısa ve acı olur: Bekle, ben öleyim, ondan sonra.
Bir yanda çaresizliği ve yetkisizliği, öte yanda da Reşit Bey’e olan büyük saygısı nedeniyle Gülersoy, susmak zorunda kalır. Fakat bu sözü bir anlama vasiyet kabul ederek, Başkanın sözünü tutar. Reşit Bey 1965 yılının 2 Şubat’ında, ağır bir hastalık döneminden sonra dünyaya gözlerini kapar.
Bu vefatla, varlığına ve geniş alanları gölgesiyle korumasına alışılmış koca bir çınarın çürüyüp aniden çökmesi gibi, ömründe karşılaştığı bu büyük dramın ruhunda yol açtığı boşlukla, Çelik Gülersoy, perişandır. Babasını çok küçük yaşta kaybettiği için, yakınında büyük bir bir ölüm olayını da ilk defa yaşamaktadır. Fakat bu iç acısının yanında, ülkeye ait bir meleseyi de görmezlikten gelemeyeceğini anlar: 60’lı yıllarda turizm, Türkiye için bir ümittir ve Kuruma da büyük işler düşmektedir. Bu yüzden konuya enerji ile sarılır. Gülersoy onun ölümünden sonra, yıl bitmeden, Kurum’u Şişli’ye taşımıştır.
Kurum kısa sürede Asmalı Mescit’in köhne dairesinden kurtulup Şişli’deki pırıl-pırıl bürolara taşınmıştır ama, yönetiminde ve bünyesinde bir gariplik vardır, ve büyük sarsıntılar yaşanmaktadır: Pera Palas’ta yapılan toplantılarla Kurum tüzüğü değiştirilmekte, Gülersoy’un kaleme aldığı yeni metin onaylanmakta ve maaşlı bir başkan vekili olan Mahmut Nedin Gündüzalp seçimlere kadar başkanlığı vekalet etmektedir. Fakat yönetim, konuyu bilen tek kişi olan Gülersoy’un eline kalmıştır.
1966 Nisan’ında seçimlerin tarihi yaklaştığı zaman, Genel Kurul planında büyük kaynaşmalar kopar, varlığı ve maddi çapı küçük olmakla beraber, itibarı ve özellikle uluslararası pozisyonu kuvvetli olan kurumda birçok kişi başkan olmak istemektedir. Londra’da birkaç aristokrak kulübüne yazılmış olan Em. Büyükelçi Hulusi Fuat Tugay, kendini bu makama en layık görmekte ve birçok demokratik hizmetler yüklenmesi zorunlu olan Türk Kurumu’nu, kütüphanesinde soylu üyelerin uyukladığı Londra kulüplerine benzer bir doğrultuya sokma savaşını vermektedir. Vekil başkan Gündüzalp, yeni tüzüğün Yönetim Kurulu’nu fahri görev yeri kabul etmesine karşılık, tavrını dürüstlükle ortaya koyup, bir aylık almazsa çalışamayacağını öne sürmekle beraber, yeni seçim için uğraşmakta, diğer birkaç grup da kendi listelerini oluşturmaktadır. Bu konuda da inisiyatif almanın zorunluluğunu gören Gülersoy, ortalama bir liste düzenler ve hepsini birkaç kat geçen oy aldıırarak, yeni bir yönetim oluşturur. Bu suretle Gülersoy’un Turing Genel Kurulları etkilemesi, gelişmesi, 1965’de başlamaktadır.
Bu Genel Kurul’u izleyen toplantıda, yani 6 Mayıs 1966’da Gülersoy’un Kurum Genel Müdürlüğüne tayini oybirliği ile çıkar. Zaten fiili yönetim o kadar ondadır ki, hukuken müdür olan Said Duhani Bey hakkında ayrı bir karar alınması, bu toplantıda unutulur.
Bu olayları, tam anlamıyla mecbur kalarak ve sürüklenerek yaşayan Çelik Bey, bütün hukukçuluğunu ve yöneticiliğinin yanında, duygusal kişiliğinden bir türlü çıkamadığından, bu çalkantılarda, bunalımdan bunalıma düşer. Bu dönemi en iyi, yine kendisi, Said Duhani’nin eseri olan “Eski İnsanlar, Eski Evler”i türkçeye çevirtip, resimleyerek yayınlarken 1982’de onun başına yazdığı Duhani’nin yaşamı ile ilgili bölümde anlatmaktadır :
“... Önce Reşit Saffet Bey’in, sonra Said Naum Bey’in vefatlarının üstünden yıllar geçmiş olduğu halde, bazı geceler, özellikle yorgun ya da üzüntülü geçirdiğim günlerden sonraki uykularım içinde, garip bir rüya görürüm:
Türk Reşit Bey, Arap Said Beyimiz, musevi sekreter ve ermeni muhasebeciden oluşan eski Kurum, eski yerinde, bütün eski eşyalar, tarihi daktilo makineleri, dar odaları ve koridorları ile yaşamaya devam ediyorlarmış ve Kurum işlerini sürdürüyorlarmış.
Onlardan ayrılan, yani bir anlamda onlara ihanet etmiş olan, işleri düzelten ve yeni-yeni iş konuları açarak onlara yabancı düşen ben, ve yeni kadromuz ise, aydınlık ve ferah yeni binamızda çalışıyoruz ve kısmen aynı işi yapıyoruz. Müşteriler bu iki bürodan hangisine gideceklerini bilemiyorlar ve işte aksamalar oluyor...
Bu çelişki ile ruhum rüyada azap içinde kıvranır, sonunda onları ziyaret etmek ister ve giderim. Ama garip şey, hepsi kendi işlerine devam ederler de, beni hiç görmezler, ya da görmezlikten gelirler. Yani Reşit Saffet Bey kitabına, Sadi Bey diktesine devam eder, daktilo Müeyyet Hanım’ın tepesindeki kafesten kanarya kuşu, tuşların sesi ile yarışarak öter ve musevi kâtip ile ermeni muhasebeci, defterlerine eğilirler. Ben de üzüntüler içinde oradan ayrılırım. Yılda birkaç kez bu sıkıntılı ziyareti yaparım.”
Bir çok kişinin, içerisinden psikolojik bir roman çıkacak kadar zengin ve güçlü bir anlatım saydığı bu yazıdaki bu pasaj, aynı zamanda 1960’lar Gülersoy’unu bize en iyi şekilde anlatmaktadır.
|
İSTANBUL |
|
Makale :
Nezih BAŞGELEN
http://www.gulersoy.net/index.php?cmd=ViewNews&nid=261
http://www.turing.org.tr/eng/celikgulersoy/05.htm
İSTANBUL
ÖNEMLİ BİR DOSTUNU YİTİRDİ
1930 - 2003
http://www.turing.org.tr/eng/celikgulersoy/04.htm
1965 yılı sonlarında Kurum, bütün servisleriyle Şişli’ye yerleşir. Gülersoy’un ilk yaptığı iş, temiz salon ve katlara yeni katılmaya başlayan genç ve yetenekli elemanları yerleştirmeye başlamak ve eskileri tasfiye etmek olur. Kurum, köklü değişikliklere ve esaslı bir reorganizasyona sahne olur.
Aynı yıl Gülersoy, İstanbul’u bizim gözümüzle veren ve 4 dilde hazırlanan rehberlerini yayımlar. 1960’larda Sahaflar Çarşısı’nda Elif Kitabevi'nin sahibi Aslan Kaynardağ, Çelik Bey’e bir İstanbul Rehberi yazması için devamlı telkinlerde bulunmaktadır. O güne kadar şehrin bir Türk tarafından yazılmış rehberi yoktur. Haşet’in Guide Bleusü, Almanların Schröder’i, hatta Mamboury’nin rehberi yabancı yazarların kaleminden çıkmış etütlerdir. Türk gözülye İstanbul, hâlâ yazılamamıştır. Tarih ve İstanbul, zaten Gülersoy’un Reşit Saffet Bey ekolünden devraldığı eski bir tutkusudur. 1965’de bunun yazımına oturur ve 1966’dan itibaren yayınlamaya başları. Bu yazım ve kitabın resimlenmesi işi Gülersoy’a bir boşluğu daha duyurur: İstanbul dokümantasyonu. O yüzden 1967’den itibaren bir hazırlığı, kendi cebinden yürütmeye başlar: Bu şehir üstüne resim belgelerinin toplanması, 20 yıla yakın zamandan sonra, Ayasofya’nın arkasındaki Soğukçeşme Sokağının köşebaşında yükselecek olan, dünya çapında öneme sahip, “İstanbul Kitaplığı ve Arşivi”, bu suretle biçimlenmeye koyulur.
Kurumun iç bünyesini yoluna koyduktan sonra, Gülersoy, dışa açılır. Şişli çok iyi bir yer olmakla beraber, otomobilli turistin ayağına gitmek gerekmektedir. Bu amaçla Topkapı surlarının hemen dışında bir enformasyon bürosu açabilmek için yer arar. Belediyede bulunmayan arsa, Karayolları’ndan temin edilir. Yol kenarı tarlası halindeki 4 dönümlük bir arazi Kuruma tahsis edilir. Burasını bir bahçe haline getirir ve ağaçlar. Bina kurulur, içine üç dil bilen üniversiteli gençler yerleştirir. “Trakya’nın en temiz tuvaleti” de burada açılır.
El attığı ikinci servis, turistlere yol yardım servisidir. Üniformalı iki şoför Çorlu-İzmit arasında günlük seferlere başlarlar. Bu Türkiye’de ilk defa görülen bir şeydir. Ondan sonra el attığı bir başka konu da müzelerin ve ören yerlerinin renkli ve yabancı dillerde rehberlerinin ve kitaplarının hazırlanması olur. Bunlarla bir “Türkiye Kitaplığı”nin ilk temelleri atılır.
Daha sonra Kurumun geleneksel uygulaması olan, sağa sola rapor verip akıl tavsiye etmek yolu bırakılarak, fiili yardımlara girişilir. Müzelerin ilk defa olarak Türkçe ve yabancı dilde matbu vitrin etiketleri bastırılır, onarım ihtiyaçları karşılanır. Ayasofya tuvaleti yapılır. Sükunet içindeki bu ilk hizmetler ve ilk başarılar döneminden sonra, Gülersoy 1971 yılı başında bir sıkıntının içine girmektedir. Büyüyen kadro ve artan masraflar, artık eski donmuş gelirlerle karşılanmamaktadır. Bunun yanı sıra Kurum, 1966 sonunda yönetime gelen yeni başkanının hayalinde yaşattığı bir “İstanbul Festivali”nin de finansmanını yüklenmek durumundadır. Kurum bu amaçla ilk kadroyu kurmuş ve masrafları ödemeye başlamıştır. Fakat eldeki kaynaklar yetmemektedir.
Bu açıdan 1971, Çelik Bey’in hayatında ve Kurum tarihinde, önemli bir dönüm noktasıdır.
http://www.turing.org.tr/eng/celikgulersoy/02.htm
Aynı yıl Maliye ve Gümrük Bakanlıklarıyla Çelik Gülersoy’un imzaladığı protokol meseleyi çözer ve en önemli bir döviz kaynağını Türkiye’ye kazandırır. Bu protokolle, triptiğin bedeli Almanya’nınkinin yarısı olarak saptanır. Bakan radyoda bir demeçle kararı duyurur. 9 Temmuzda ilan edilen karar 11 Temmuzda yürürlüğe girecektir. Radyodaki demeci duyan Almanya’daki işçilerimiz triptiklerini almadan Türkiye’ye yola çıkarlar.
Kurum böyle bir gelişme karşısında hazırlıksızdır. Gülersoy merkezde iki memur bırakıp, kalanını otobüsle sınıra götürür. Bina yoktur. Portatif masalar açılarak gece-gündüz aralıksız çalışılarak, akın-akın gelen işçi kafileleri karşılanır. Bu zorlu çalışmada ilk masada Gülersoy’un kendisi bizzat triptik yazarak örnek olmakta ve başı çekmektedir. Cumartesi günü masaya oturan ekip, ancak salı sabahı kalkabilmiştir. Bu süre içinde zorunlu ihtiyaçlar dışında, insanüstü bir çabayla aralıksız çalışılmıştır.
Bugün Kurum’un birçok hayır ve kültür-sanat alanlarında yaptığı hizmetlerin kaynaklarının temeli böyle atılmış ve kazanılmıştır. Bu Kurum açısından da, ülke bakımından da tarihi bir dönemdir. Çünkü birkaç yıl içinde yüzlerce gence iş alanı açacak, beş on yıl sonra ülkede birçok yeri düzeltecek ve iyinin güzelin nasıl olduğunu gösterecek kaynak, Kapıkule’de geceler boyunca süren bir çalışma ile sağlanmıştır.
Çelik Gülersoy, sıfırdan alıp bütün ülkeye yayılmış bir teşkilat haline getirdiği Kurumun yanı sıra, bugün listesi uzun süren sayısız hizmetin sahibidir. Ancak kendisi tüm başarılarına karşılık, yurduna yaptığı hizmetlerin en başında, çalışa didine ülkeye kazandırdığı bu döviz kaynağını koymaktadır. Çünkü bu başarı, her şeyin başlangıcı olmuştur.
1972’de “Çağlar Boyunca İstanbul Görünümleri” ve “İstanbul’u Konu Alan Ünlü Yabancı Eserler” dizilerinin yayımını başlatır. Türkiye’de ilk kez, Lamartine, Gautier ve Nerval gibi ünlü yazarlar Türk okuyucusuna tanıtılır ve bunların hakkında Türkçe'de etütler yapılmış olur.
1971 yılında sağlanan yeni ve önemli gelir kaynağı, peşinden, Kurum içinde etkili ve olumsuz gelişmelere neden olur. Yönetimdeki iş alemi içinden gelen unsurların gitgide artan Kurum gelirlerini bildikleri gibi kullanma girişimleri, Kurum içinde bir kriz yaratır. Kurum geleneklerinden gelen Çelik Gülersoy, büyük bir mücadelenin içinde bulur kendini. Yıllarını verdiği Kurumu ve itibarını sürdürmek, açtıkları yeni yolda işçilerin güvenini sağlamak, artan gelirleri sadece yurt yararına kullanmak. Çelik Gülersoy ile Dr. Nejat Eczacıbaşı arasında geçen mücadele 1974 Genel Kurul seçimlerinde, Gülersoy yanlılarının lehine sonuçlanır. Böylece yönetimin iş aleminden alınıp bilim çevrelerine devredilmesi yolu da açılmıştır.
Bu krizin etkileri ve yankıları daha sonraki yıllarda da sürmüş ve Kurum ve ülke açısından beklenen hizmetlerin gerçekleşmesi açısından önemli kayıplara yol açmıştır. Birbiri ardınca gelen bu anlaşmazlıklar ve açık-gizli girişmeler ve tertipler, Çelik Gülersoy’un yaşamından kolay kolay izleri silinmeyecek acılar yaşamasına neden olur.
1972 yılında Kurum, İstanbul’un belirli yerlerine şehrin planını ve o yerin plandaki yerini gösteren levhaları yerleştirmektedir. Gülersoy işte bu levhalardan birini koymak için o yılın yazında Kariye Müzesine gider. Gördüğü manzara içini yakar. Müzenin çevresi tam bir mezbelelik halindedir. Ön taraftaki çeşme bir yıkıntı halindedir. Önce müzeyi çevreleyecek bahçe duvarı meselesine el atar. Daha sonra müzenin bahçesi ele alınır ve düzenlenir. Bahçe bitince çeşmenin onarımına girişilir. Abdülhamit devri fotoğrafları esas alınıp bu da tamamlanır. 10 yıl içinde İstanbul’un bu eski köşesinde, bir çok eser ve ev onarılarak, burada ülkemizde bir benzeri olmayan “bir tarihi çevre koruması örneği” gerçekleştirilmiştir.
1974’te Ankara-İstanbul karayolu üzerinde Bolu yakınlarındaki Koru Oteli satın alınır ve ıslah edilmesine başlanır. Ertesi yıl bir dizi hizmet girişimi uygulamaya konulur. TV ve sinema için Türkiye’nin kendi değerlerini tanıtan dokümanter kültür filmlerinin yapımına girişilir.
Tarihi Türk mezarlıklarının korunmasında ilk adım olarak Üsküdar - Karacaahmet’te Ayrılık Çeşmesi’nde bir alanın tarihi mezarlık olarak düzenlenmesi ele alınır. İçte ve dışta yankılar yaratan bu eser etkin bir tanıtım sağlar. Bunun yanı sıra her biri bir boşluğu dolduran bir dizi eser yayınlanır.
Bu arada Sultanahmet Talat Paşa Konağı’nın (Turizm Polisi Binası) kısmi onarımı ve döşenmesi de gerçekleştirilir. 1976’da Kapıkule Gümrüğü’nün yeni baştan imarını başlatır. 4 yıllık bir çalışmadan sonra bu problemli ve ülkemiz açısından kötü propaganda konusu olan eski düzen yerine Avrupa’nın en güzel sınır kapılarından biri gerçekleştirilir. Aynı yıl Safranbolu’da yerleşimin en güzel ve ölçüleri ile en büyük konaklarından Asmazlar Konağı satın alınıp koruma altına alınır.
Yüzyıllarca İstanbul’da hükümetin simgesi olan ve son yıllarda çok harap ve bakımsız durumda olan Bab-ı Ali’nin onarımı sağlanır. (1977). 1977, Çelik Bey’in hayatında diplomatik ve uluslararası niteliği olan bir gelişmenin ilk kez görüldüğü yıldır: İtalya hükümeti yazar Willy Sperco’nun teklifi ve gayretleri ile, kültür hayatında başlattığı başarılı yayın hizmetlerinden dolayı Gülersoy’a “Cavaliere” (Şövalye) nişanını verir. Gülersoy bu tevcihi, konsoloslukta sade bir törenle almayı tercih eder. 1977, Gülersoy aleyhine 1974’te başlatılmış olan kampanyanın henüz tam sona ermediği bir iç burukluğu dönemidir. 1979’da gerek İstanbul halkına, gerekse dışarıdan gelecek turistlere iyi ve yakın bir rekreasyon alanı olabilecek Yıldız Parkı’nda ilk düzenlemelere başlanır. Galata Mevlevihanesi'ne yardım edilir ve bahçesi düzenlenir.
1979 yılı Kurumu ve Çelik Gülersoy’u ülke tarihine geçirecek olan büyük eserler ve hizmetler döneminin başlangıcıdır. Kültür filmleri dizisinden bir yıl sonra Çelik Gülersoy 79’da Kapalıçarşı’nın Romanı adlı etüdü ile Simavi Vakfı ödülünü kazanır. Ödül töreninde hazır bulunan Aytekin Kotil daha sonra yardımcısını yollayarak şehir konularında Gülersoy’un fikirlerinden yararlanmak istediğini bildirir. Bir gün kendisi ve yardımcıları ile birlikte şehirde bir gezi yaparlar. Çelik Bey Kotil’i Kariye, Yıldız ve Emirgan’a götürür. Harap ve içler acısı durumdaki köşklerle, yangın yerine dönmüş parkı gösterir ve bir işbirliği teklifinde bulunur.
Kurum bütün Yıldız Parkı’nın bakımını üstüne alacak, birkaç köşkü onarıp halka açacak ve 15-20 yıl kullanıp karşılığında ayrıca kira da ödeyecektir. Parkın gelirleri de belediyeye kalacaktır. Restorasyon masrafları kiradan düşülmeyeceği gibi, ayrıca sigorta da yaptırılacaktır. Bütün şartlar Belediye’nin lehinedir.
Aynı statüyü Gülersoy 1977’de Belediye Başkanı olan A. İsvan’a da teklif etmiş, fakat sonuç alamamıştır. Bu gerçek, Kurumun 1976’da iç buhranını atlattıktan sonra, büyük hizmetlere neden 1979 yılında geçebildiğini açıklar.
1978 yazının sıcak bir gününde yapılan gezilerde tekliflere aklı yatan Kotil, 1978 sonunda bir mukaveleyle ve ondan az sonra ikinci bir mukavele ile, bu hizmetleri Kuruma verir. Çelik Bey’in inanılmaz bir gayret ve beceri ile uygulamaya koyduğu ve Kurumdaki bürokratik binbir işi arasında ve Belediye bürokrasisi tarafından az sonra başlatılan engellere karşılık yılmadan, yine zor anlaşılır bir hüner ve azimle yürüttüğü çalışmalar, birbiri peşine semerelerini vermeye başlar.
1979 başında Malta Köşkü’nün onarımına geçilir. Çelik Bey, hiç bir mimar ve dekoratör kullanmadan, sıvacılar, boyacılar ve parkeciler ekibini gece yarılarına kadar çalıştırır. Çevrenin harabeye dönmüş yeşil dokusu, 70 yaşındaki emektar ve işini bilen bahçıvan İsmail Efendi’nin yönetiminde 10 kişilik bir işçiler grubuyla Çelik Bey’in sabahın erken saatlerinden gün batımına değin, bir-bir, yerinde tarifleri ve yol göstermesi ile, çiçekli bir parka dönüşmeye başlar. Bu İsmail Efendi, Reşit Saffet Bey Konağına 17 yaşında girmiş 1930’ların saray bahçelerinde yetişmiş, işini bilen eski bahçıvanlar tipinin son temsilcisidir. Çelik Bey onu bulmuş ve parkın başına geçirmiştir. Bu zorlu çalışma temposu içinde Çelik Gülersoy hurdacı-hurdacı, antikacı-antikacı dolaşarak, binaya uyacak eşya toplar, aynı üslupta yenilerini sipariş verir. 4 ay gibi kısa sürede onarım bitirildiğinde, binanın eşyaları da hazırdır. Bütün eşyalar 1,5 günde döşenir. Ortaya çıkan sonuç herkesi şaşırtır. Malta Köşkü, Kurumun organizasyonu olan uluslararası bir kongre ile açılır: Turing Kurumları (AIT) Uluslararası Federasyonu Avrupa Toplantısı. Reşit Saffet Bey’in 1930’da İstanbul’da topladığı bu kongre 49 yıl sonra yine İstanbul'da toplanmaktadır.
Aynı yılın yazında bir iki ay aralıkla Yıldız Parkı’ndaki Çadır Köşkü’nün altı, ön ve arka bahçeleri onarılır, döşenir ve halka açılır. Emirgan'daki Sarı Köşk yine “sihirli bir değnek” dokunmuş gibi, sarı-beyaz karışımı bir renge boyanır, terasları yapılır, içerisi o zamana kadar İstanbul’da bu gibi yerlerde görülmeyen bir şıklıkla döşenip halka açılır. Bu işlerin yürütülmesinde ve gerçekleşmesinde de Çelik Bey, her aşamada işin başındadır.
Basın, kısa zaman sonra bu köklü değişikliklerin ve başarının üstüne eğilir. Her cins yayın organında, bu alışılmamış yeni tesisleri tanıtan resim ve yazılar çıkmaya başlar.
1980 yılı yazında bu tesisleri gezen devrin Kültür Bakanı Tevfik Koraltan kendi bakanlığının elindeki Sepetçiler Kasrı’nın 20 yılı aşkın zamandır onarılmakta olduğunu; Şerifler Yalısı'nın restorasyonunun da 15 yıldır sürdüğünü ve daha da bitmeyeceğini görünce, Gülersoy’a Kültür Şeref Ödülü vermeyi kararlaştırır ve ödül töreni Çadır Köşkü’nün bahçesinde yapılır.
Çalışmalar yurt dışında da duyulur ve ilgi çeker. Avrupa Konseyi’ne bağlı bir kuruluş olan “Europa Nostra” Vakfı, kendi tarihinde ilk defa Türkiye’ye bir ödül verir. Konu Malta Köşkü, sahibi Çelik Gülersoy’dur. Kültür filmleri dizisindeki yapımlar da, birbiri ardınca devam etmekte ve Antalya Festivali ödüllerini almaktadır.
http://www.turing.org.tr/eng/celikgulersoy/03.htm
Bu gelişmelerin ardından az sonra Fransız hükümetinden sefarete bir karar gelir. Çelik Gülersoy’a ulusal takdir nişanının “Officier” rütbesi verilecektir. Onun da töreni Malta Köşkü’nde yapılır.
Aynı tarihlerde Aytekin Kotil, şehir, Kurum ve Çelik Bey’in hayatında çığır açacak bir kararı vererek, Şehir Meclisi’nden geçirir: Çamlıca Tepesi’nin düzenlenmesinin Kurum’a verilmesi. Şehir Meclisi'nde engellemelerden sonra çıkan kararla, Kurum ilk hazırlıklarına başlar.
Tepedeki temel atma töreninde Kotil yaptığı konuşmada ilginç bir cümle sarfeder: “Bugün tozlu bir tepe olarak gördüğümüz bu yerin yakında Çelik Bey’in elleriyle, “Çamlıca Bahçeleri” haline geleceğine eminim!” Aylar sonra görevinden ayrıldıktan sonra Çelik Bey onu açılış törenine getirdiğinde, Kotil gördüğü manzara karşısında duygulanacak ve gözleri nemlenerek, “bu kadarını ben de beklemiyordum...” diyecektir. Çok geçmeden de yankıları toplum içinde görülmeye başlanır. Türkiye tarihinde farklı bir gelişme yaşanmaktadır.
Çamlıca düzenlemesi ile ilk kez, hem Kurum, hem de Çelik Gülersoy, geniş halk kitleleriyle temas etmektedir. Bir mezbeleliğin ve pislik yuvasının kısa zamanda farklı bir yapıda düzelmesi ve buraya tarihi karakterde ulusal bir kimlik kazandırılması, bu konudaki yayınların yetersizliğine karşılık, halkın geniş ilgisini ve sevgisini çekmiştir. Açılışının duyulmasından sonra on binleri hatta yüz binleri buraya çeken, tatil günlerinde, çevre trafiği uzun süre kilitlenir. Halkın bu olağanüstü ilgisi, bir şeyi daha belgelemektedir: Toplumda halk yararına ve olumlu hizmetlere duyulan büyük hasret.
İki yıl öncesinden başlanan bir büyük eser de, 1981’de meyvasını verir : Kapıkule Gümrüğünün düzeltilmesi. İki yıl öncesine kadar tam bir kargaşa görünümündeki Türkiye’nin bu en büyük kapısı, tanınmaz derecede düzelmiş, 70 dönümlük bir arazi betonlanarak modern bir görünüm kazandırılmıştır.
1981, Kurum ve Çelik Bey yaşamında yine bir olumsuzluk ve talihsizlik yılıdır : Askeri yönetim, gerçek dışı iddialarla, Kurum aleyhine doldurulmuştur ve fonksiyonlarını Turizm Bankasına devreden bir kanun hazırlattırılmaktadır.
Kapıkule’nin imarı gibi göz kamaştırıcı ve küçük bir kuruluş için şaşırtıcı bir olay yaşanırken, Kurum böyle bir atmosferin içindedir. O yüzden, beklenmedik bir olay olur ve zamanın Turizm Bakanı’nın etkisi ile, Gümrük alanının açılış töreninde Kuruma yer ve Çelik Bey’e söz hakkı verilmez.
Ama olaya en geniş şekilde yer veren TV ve basın sayesinde, bu muamele, kamu vicdanında geniş yankılara yol açar.
Gülersoy, Atatürk Yılı’nda bir dizi hizmeti de gerçekleştirir. Büyük Ata’nın 1919 yılında bir süre ailesiyle katıldığı tarihi ev kısa sürede Kurum kadroları seferber edilerek onarılır. Metnini kendisinin hazırladığı Dolmabahçe ve Atatürk belgeseli geniş ilgi uyandırır. Eser, Güvenlik Konseyi’nin ve TRT’nin ilgisi ile, 10 Kasım gecesi televizyonda gösterilir.
31 Temmuz 1982’de Kurum, tarihinin en önemli gününü yaşar. İstanbul’da bulunan Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, hakkında çelişkili bilgiler gelen bu kurumu ve yöneticisini tanıyabilmek üzere, beraberinde Milli Güvenlik Konseyi Üyeleri, Başbakan Bülent Ulusu, Bakanlar, Vali ve Belediye Başkanı olduğu halde, Kurum’un Emirgan ve Yıldız Parkları ile Çamlıca’da yaptığı düzenlemeleri ve eserleri ziyaret ederler. Ziyaret Çamlıca şeref defterine yazılan, takdir ve sevgi yazıları ve en olumlu izlenimler ile biter. Bir kâbus daha sona ermiştir. Kurum tarihinde yeni bir sayfa açılmış olur. Kurum ve Çelik Gülersoy aleyhinde uzun süredir sürdürülen ayak oyunları ve çabalar, yine önemli bir darbe alır.
1979 yılında başlayan “İstanbul’u koruma ve güzelleştirme çalışmaları” 80’li yıllarda peşpeşe yine hizmetlerle her geçen gün artarak ve yankıları genişleyerek sürer. Yıldız ve Emirgan Korusu içlerindeki restorasyon ve sıhhatleştirme programları sonucu Beyaz Köşk, Pembe Köşek, Sarı Köşk, Malta Köşkü, Çadır Köşkü onarılarak fonksiyon verilerek halka açılır. Yıldız Parkı’nda Pembe ve Yeşil Sera’lar Çelik Bey’in çizgi ve emeği ile yapılır. Çamlıca Tepesi ise günden güne gelişen organik bir yapı içinde doğal çevre düzenlemesi içinde çeşitli ünitelerden oluşan Osmanlı Kahvehanelerini ve çiçekler dolusu bahçeleri İstanbul’a kazandırır. Sultanahmet çevresinde otel olarak düzenlediği konak büyük yankılar yaratır. Soğukçeşme Sokağı'nın bütününü kapsayan bakım, onarım ve restorasyon çalışmaları başlatır. Çubuklu Hidiv Kasrı’nın onarımına el atılıp süratle yürütülmeye başlar. Bu yoğun çalışmalar içinde araştırmacı - yazar Gülersoy birbiri peşine yılların birikimi etütlerini de yayınlar : Lâle ve İstanbul (1980), Eski İstanbul Arabaları (1981), Çamlıca’dan Bakışlar (1982), İstanbul Estetiği (1983), İstanbul’un Anıtsal Ağaçları (1984).
Bu yazının sona ermekte olduğu bu satırlar, yaşanmakta olan bir dönemi verdiği için, kısa tutulmuştur ve bunların asıl boyutları ile yapılmasını, gelecek yıllara ve “kitaplara” bırakılmaktadır.
Hayat Hikâyesi
Nezih BAŞGELEN
Copyright©
2002, CRMHaber.com Her hakkı saklıdır.
CRMHaber Web Team