ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 04 Haziran 2005 tarihinde güncellenmiştir.)

 

ÇARŞAF
MESELEMİZ

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)


Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

ÇARŞAF MESELEMİZ
(Makaleyi Gönderenler : Bekir ALTINDAL ve Bekir AKSOY)
(Zaman Gazetesi - 27.02.1997 Perşembe Yazıları Köşesi'nde Yayımlandı.)

            1939 yılının Ağustos sonlarıydı, biz Havza'da idik. Havza, bizim Zile için can damarı durumunda bulunan Sivas - Samsun demiryolunun Amasya'dan sonraki ilk önemli kasabası idi. O vakitler istasyonu bulunan her kent ayrıcalıklı sayılırdı, karayolunu bilen kim? Çamursuz, yazın tozsuz şöyle araba sürülebilecek yol gördün mü, övünebilirdin...

Republique Turque Chemins de Fer & Ports de L'État - Ligne Samsoun - Sivas
Souvenir de la Remise á l'Exploitation de la Station
Zilé - Août 1928
- Imp. Ahmed İhsan (Stanboul).

Samsun - Sivas Demiryolunun Açılmasıyla İlgili Olarak Hazırlanan Hâtıra Albüm

            Havza'nın şifalı sıcak suları da ünlüydü, çevrenin bu yüzden de ayrıca uğrak yeriydi. Osmanlı'dan sonraki millî devlet olma uğruna katlanılmış savaş dizisinde de büyük durak oluşuyla kazandığı o pek önemli mevkiini daha sonraki yıllarda, okudukça öğrenecektim.

            Bizim için o yıllardaki hayat demiryolunun rayları üzerinde akar gider, akar gelirdi ve bütün coğrafyamızı o demiryolu sınırlandırırdı. Beri yandaki son uç Sivas, bu yandaki bitiş noktası Samsun! Zile, bu iki uçlu coğrafya dünyasında benim çocukluğumun tek ve vazgeçilemez merkezi oldu hep; sanırım benim gibi o vaktin Zilelilerinin çoğunun da!

Zile İstasyonu'nda Bürüklü Bir Bayan

TGRT Keşif Programı - Sunucu Yeliz Pulat 11.09.2001

            Çünkü dışarıya açılacak doğru dürüst bir tek yol yoktu her şeyden önce. Övündüğümüz ve gurur kaynağımız iki yoldan biri istasyon yolu idi. Selağzı'nda şehrin dışından başlar, beş altı bin adımda istasyona ulaşılırdı. Halkın "şose" derken övündüğü, söylerken böbürlendiği tek düzgün yoldu.

Sümerbank Önünden İş Bankası'na Doğru İstasyon Caddesi'nden Bir Görünüm

            Yazın tozundan kışın çamurundan canı yansa da böbürlenmekten ve övünmekten vazgeçen olmazdı. Arada bir at arabalarıyla çakıl getirtilir, yolun çok bozulan yerlerine dökülür, üzerine de kiremit toprağı serpilir, belediyenin motorlu iki zenginliğinden biri olan hır hır ötüp takur tukur yürüyüşü ile şöhretli sulama aracının (arazözün) suyuyla sulanırdı. Sonra da üzerinden ağır aksak silindir geçirilirdi, böylece yol pekiştirilirdi, gelişe geçişe açılmış olurdu. İlk yağmurla o yol yine dağılıverecek, güneşle kuruyacak toza dönüşecekti elbette!

            Ağır aksak gidişi devleşmiş lov taşını andıran silindir, belediyenin ikinci motorlu araç zenginliğiydi ve tıslıya tıkırdıya gidişinin hantallığı yüzünden halk "somun düşmanı" adını takmıştı; "Somun düşmanı geliyor, somun düşmanı gidiyor." deyişlerinde bir öç alma duygusunun ağır basışını duyar gibi olurdum.

T.C. Zile Zabıta Âmirliği Çay ve Şeker Fişi - 30.06.1954

Bekir AKSOY Koleksiyonu

            Has ekmeğe alışmış iken arpası çokça, bölerken ele dağılır unufaklığıyla bir lezzetsiz ekmeğe, o da karne bulabilmiş ise alışmaya çalışmanın; fitilli lâmbalarda yakacak gazı tükenince beziryağının ağır ve isi yapışkan, kokusuna katlanmanın sıkıntısı yaşanırken silindir durmadan mazot sızdırır, dururken de yürürken de ince ipliğimsi yağ çizgilerini ardısıra sürür götürürdü. Üstelik sürücüsünün eli hep üstündeydi, eksik olmazdı; ya ezilmiş bir contayı onarıp yerine takmakta, ya her vakit gevşek bir cıvatayı sıkıştırmakta, bulabildiyse yenisiyle değiştirmekte ya da yağdanlık somununun yerine bir uyduruk tıkaç bulabilmiş onunla uğraşmaktadır.

            Açıkçası silindir çalışmaktan çok otururken sürücüsünü uğraştırırdı, bu yüzden de onun bir tür özel arabası olmuştu. Evinden belediyeye, belediyeden çarşıya pazara silindir ile gelir silindir ile giderdi; evinin önünde durdururdu her zaman, gece de gündüz de!

            Gözükara çocukların en haytası bile isli paslı, cangıl cungul bu silindire durdurulduğu yerde yaklaşamaz, el süremez, çıkıp üstünde oynayamazdı. Sürücüsüne de bir kimse çıkıp : "Yahu, bunun yeri burası mıdır?" deyip soramaz, sormayı aklından bile geçiremezdi, soran olduğunda sürücünün cevabı hazırdı çünkü : "Alın kendiniz kullanın!" Küser, elini sürmezdi ondan sonra; silindir, üç kuruşluk işe yaramakta ise o iş de öylece kalırdı, silindir gibi, yüz üstü!

            Belediyenin öteki zenginliği sulama makinesi (arazöz) aynı zamanda yangın söndürme işlerinde de kullanılırdı, tabii vaktinde yetişebilirse yangın söndürdüğü de olurdu; lâkin nice evler, yangın söndürücü yolda diye evlerinin yanıp kül oluşunu seyretmek çaresizliğinde kalırdı. Yetiştiğinde ise sarnıcındaki su bir iki sıkımlığa ya yeter ye yetmezdi; yol boyu sarsa sarsıla gelişi, musluklarının laçkalığı, belki görünmez çürümüşlüklerinden dolayı su tutamayışı ancak o kadarcığına yetebiliyordu, evi yanan, eli böğründe kalakalıyordu.

            Böyleyken bir üçüncü işi daha vardı, belki de asıl işiydi o iş de ötekiler ek görev yerine geçiyordu. Temmuz'un, Ağustos'un bunaltıcı sıcaklarında, henüz kurumamış dere yataklarının küçücük göletlerinden çekebildiği suyun getirebildiği kadarıyla şehrin bellibaşlı yerlerini sulamaya yeltenirdi.


TGRT Keşif Programı - Sunucu Yeliz Pulat 12.09.2001

            Belediye Başkanı'nın evinin bulunduğu sokak meselâ; Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanının evinin önünden geçen yol sonra, kaymakamın oturduğu yerin çevresi.. gibi yerler, özellikle ikindi üstü bu araç ile sulanırdı. Mucize eseri sarnıcında su kalmış ise candarma kumandanının sokağına dönerdi bazen. Nezleli, epeyce hırıltılı bir ötüşü vardı fukaranın, ıslanabilmek uğruna fıskiyelerine yaklaşan çocukları bile korkutamazdı!

            Bir iki yıl sonra sulama aracı da, silindir de görünmez oldu. Savaşın, bizim sınırlarımızın çok ötelerinde ilerlediği yıllarda her ikisine de yedek parça, mazot, benzin, şu bu bulunamayınca, sürücülerine de fazladan ödeme yapılmasın düşüncesiyle de olabilir, eritilip top dökülmek niyetiyle gönderildiği söylenceleri yayıldı ortalığa. Bizim için savaş, şehrin bu iki acayip nakışını silip süpürmek ile başlamış oldu aslında.

            Halkın övüne böbürlene şose yolu dediği İstasyon Caddesi de eskisinden beter çukurlarla oyuldu, tozlandı, çamurlandı. Velâkin sabahları Sivas yönünden gelip Samsun'a giden, ikindileri Samsun'dan Sivas'a yollanan trenlerin yolcularını belli saatlerde getirip götüren çift atlı faytonlar, çok daha sonraları Servet'in tek atlı arabası o yoldan yolcu taşırken epeyce hırpalandı, tozlandı, çamurlandı.

Bedesten Câmîi Önünde Atlı Fayton

            Ne var ki Turhal'a uzanan yirmi kilometrelik, yine övünülen yol, İstasyon Caddesi'nden de kötüydü; halk ona da şose der ise de böbürlenmezdi söylerken. O kadar uzun yola o kadar az giden gelen olurdu ki yol nereye kadar düzgün, nereden sonra yürünemez durumdadır bilen gören pek bulunmazdı.

            Ancak yaylı yumurta arabalarıyla, yaysız Tatar arabalarında, yahut dingilli çift atlı çekçeklerde yük taşıyıcılığı yapanlar o yola gitmeyi göze alırlardı, baharda, yazda, güzde.. kışın onlar da arzulamazlardı.

     
TGRT Keşif Programı - Sunucu Yeliz Pulat 11.09.2001

            Bu iki yolun dışında, 1939 yılı çevresinde, yirmi bini aşkın insanı ile epeyce hareketli bir ticaret kenti sayılan Zile'nin yollarına yol demek için bin tanık isterdi. Halbuki yol parası adı altında belli bir yıllık vergi toplanırdı, ödeyemeyenlerini toplarlar, ya hapsederler ya hapis süresi kadar yollarda çalıştırırlardı.

Şehir Suyu Mecrası (Su Akan Yer, Kanal) Ameliyatından (Zile – 1909)

http://www.zile.gen.tr

            Hangi yollardaydı acaba? Ben, bir sabah ayazında, o da nice yıl sonra ellerinde kazma kürekleriyle pek sefil ve çok, pek çok yoksul bir bölük kadar köylünün birkaç candarmanın gözetiminde götürüldüğünü gördüm. Dağ başı yalnızlığında, yeni yeni ışıyan o sabah vakti görünüşü, sıkılmış yumrukların katılığındaydı, insanın boğazında donuyordu.

            14 Mayıs 1950 günü Demokrat Parti'nin seçim sandığından çıkışını gözlerken gözlerimde nedense o dağ başı acısı da canlanıvermişti! Bununla beraber hayat, ömrün sıkıntılı saatlerini sürükleyip götürüyor olmasa da, yaşanmaya değiyordu.

            Fırsat bulundukça imkânlarına göre insanlar bu dünyanın isteklerine de cevap verebilme yollarını ararlardı. İnsan dediğin nedir ki? Karanlıkta seçilemeyen gölgelerdir bir bakıma; karanlıkta kayıp o gölgeler nasıl aydınlıkta çoğalıverir, ışığın geliş yönlerine uygun hareketlerde nasıl yoğunlaşıp cılızlaşır ise insanlar da öyle...

            Sofuluk, ölçülü ibadetler, niyazlar ile kulluk huzurunu yaşadığı gibi yine kulluk hürriyetinin nimetlerinden de yararlanma vaktini arayanlar bulunurdu. Genellikle güz başlangıcında biraz varlıklıca olanlar at ile eşek ile yük arabasıyla Amasya yolu üzerindeki Terzi Köyü Kaplıcası'na yollanırlardı.

İstasyon Yakınlarında Gezir Deresi'nin Eylül'deki Durumu

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982
Gezir Deresi'nin Eylül Ayındaki Durumu

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

            Yol epeyce kötüydü, bir iki dağı aşmak gerekirdi, dereler geçilirdi. Terzi Köyü de, eh işte, şöyle böyle bir ılıca; yer bulup bir dört duvar içine sığınamayanlar bulabildiklerinde çadırlarda geceler, bulamazlar ise açıkta yatıp kalkarlardı. Kadınlara ayrı erkeklere ayrı saatlerde açılan çermiğin havuzundan yararlanılırdı. Ilıca ve kaplıca diyenler olduğu gibi şifalı sıcak sulu yerlere çermik diyenler de sıkça görülürdü. Oraya yiyeceğini içeceğini yanında götürürdü her giden.

            Daha varsıllar trenle Havza'ya giderlerdi. Havza'da birden çok hamam vardı, hepsi de şifalı bilinirdi. Havza büyücek bir kasaba olduğu için karın doyuracak yerleri de sıkıntı çektirtmezdi kimseye. Ben, İkinci Dünya Savaşı'nın haberini, Almanya'nın Polonya'yı işgali haberi idi bu, Havza'da babamdan öğrendim.

            O vakitler hem haber hem tek eğlence kaynağı olan Ankara Radyosu'nun ajans haberlerinden öğrenmiş. Haberi dedeme söylerken şaşkın ve biraz endişeli bir tedirginlik içindeydi.

            Benim Zile'den yurda ilk açılışım, civcivin yumurta kabuğunu ilk kırışı ve bir başka dünyaya çıkışı gibi ilk çıkışımdı. Yazık ki bu savaş haberi yüzünden tadına varamadım, neye uğradığımızı bilemeden apar topar geri döndük. Almanların ayak sesleri sanki kapımızdaydı!

            Savaş, benim için dünyaya kapanan bir pencereydi artık, ondan sonra da öyle devam etti, her açışımda o pencereyi kapanık sesli erkekleşmiş bir kadın gırtlağından ürpertici ve dağsı türküler dinlediğimi sandım.

            Ne var ki 1939 Eylül'ünde başlayıp süregelen savaş bizim sınırlarımızdan zararsız geçse de bizler ancak askere çağırılan eski tertip, yeni tertip erlerin, kimi ikinci defa çağırılmış yedeklerin heyecanından çok hem hem varlık içinde yokluğu yaşamanın hem kendi malımızın hırsızları durumuna düşmenin ağır sıkıntısını yaşadık.

            Kahve yerine kavrulup içildiği için nohutlar da tez vakitte tükendi; doymak bilmez Yunanlılara acil yardım adı altında vagon vagon gönderilen veya gönderildiği varsayılan, kurufasulyeler yüzünden fasulyesiz de kaldık.. askere gerekir düşüncesiyle kendimizden kısıp bolca verdiğimiz bulgurlar, yağlar, mercimekler yüzünden sofralarımız arpası pek bol buğdayı kıt undan yapılma ekmekleri gördü, onlarla yetindi.

            Askerimiz doysun istedik hep, yüreklerimizden kopan arzularımız ile askerimiz üşümesin, ısınsın.. dedik. Sonra duyduk ki verilenler, alınanlar, toplananlar bir yerlerde tıkanmış kalmış, yerine ulaşamamış, oralarda çürütülmüş! Bir kısmından da askerimizin haberi bile olmamış!

            Savaş yıllarıydı, elbette, olurdu o kadar olumsuzluklar! Savaş, insanların çıldırması demek olduğuna göre yüzyıllarca acısını yaşamış olan biz, o çıldırmayı iyi biliyorduk.. hoşgörümüz ağır bastı.

            Ve kış bitip ilkbahar sökün edince millet bir kere daha kırlara döküldü hiç düşünmeden. Kış kıtlığı sona erdiğine göre, en azından sekiz ay boyunca durmadan taşacak Allah'ın bereketine açık günler, gereğince yaşanmalıydı. Zileliler de öteden beri öylesi yaşamaları pek severdi.

            Mayıs ılıması sarınca ortalığı Pazar günleri ulukavak seyiri, kiraz vakti geldi mi kışla bağlarında kiraz seyiri; Temmuz'da mısır, salatalık bolluğuyla suları gür gür akan gezir seyiri.. kadınlar için bir tür kutsallığı da bulunan Çarşamba günleri Akbaba ziyareti o yaşamanın heyheyli parçaları olurdu.

Gönderen : Necmettin ERYILMAZ

Zile Belediyesi Fotoğraf Arşivi

            Ulukavak, Zileliler için baharın yeşil müjdesi sayılırdı. Semaverini, demliğini, etini, sebzesini yüklenen, şehrin hemen dışında başlayan bahçelere yürür, bulduğu bir ağaç altında güle oynaya akşamı yakalardı. Bahçe kendisinin olmasa da bir ağaç altı her vakit bulunurdu, bahçe sahipleri elbette daha keyifle bir Pazar geçirirdi.

            Kışla bağlarının kiraz seyiri ise başlıbaşına bir eğlenceye dönüşürdü. Hele akşam eve dönüş saatleri bir âlem olurdu. Gelgör ki 1939 yılının kiraz seyirlerine candarmalar girdi, bekçiler karıştı, kasabanın bütün polisi dediğime bakmayın siz, topu topu iki polis idi mevcudumuz!

Gönderen : Necmettin ERYILMAZ

Zile Belediyesi Fotoğraf Arşivi

            O gün kesin emir gelmiş, buyurulmuş ki kadınların başlarına örtündüğü bürükler başlarından alınacak, parçalanacak! Bürük, Zile kadınları için çok önemliydi. En ucuzu saten, orta hallicesi muslin, pahalısı bürümcük, en pahalısı has ipekten yapılma boy boy soy soy bürükler; evde el dikimi, çarşıda terzi dikimi, özel kesim özel dikim.. artık herkes gücü yettiğince diktirir giyinir idi.


TGRT Keşif Programı - Sunucu Yeliz Pulat 11.09.2001

            Belden kırma, boy bürüğü, yarım boy bürüğü, omuzluk biçimlerinde türleri ile zengince bir giyim kuşam örneği gözler önüne serilirdi; hepsi de İslâm geleneklerine uygun örtünmeyi hedef bilmiş inançların eseriydi. Kiraz seyirlerinde de en yenileri en güzelleri giyilirdi.

            O yılın Mayıs'ında tellâllar köşe bucak, bürüklerini gönül rızası ile getirip teslim edenlere kaymakamlığın birer manto hediye edeceği duyurulmuş olmasına rağmen kimse gitmemiş, bürüğünü teslim etmemiş, mantoyu almamıştı.

            Bunu fırsat bilen yönetim de kiraz seyrinin dönüş yolunu kesmiş, önüne gelen kadının başından örtüyü çekip çıkarıyor, ellerindeki makaslarla parça parça doğruyorlardı. İlk tuzağı kolay atlatamayan seyir dönüşü kadınları ikinci Pazar'ı da epeyce telefatla atlattı. Üçüncü Pazar'da ise kıyametler koptu. Bir küçük arbede bile yaşandı.


TGRT Keşif Programı - Sunucu Yeliz Pulat 13.09.2001

            Bekçilerden en genci işe yeni alınmış olmanın yaranıcılığıyla en gayretli bürük kesicilerden olmuştu. Candarma bir iki keserken bu üçü beşi tamamlıyordu. Öyle bir gayret içindeyken o son Pazar baskınında, kadınların arasından fırlayan bir yaşlıca kadın çığırıştı. Bekçinin kollarına yapıştı : "Bre soysuz imansız oğlum benim!" dedi haykırdı; "Hiç mi akıl yok sende! Sen kesiyorsun parçalıyorsun, biz ertesi gün manifaturacıya gidip yeni bürüklük alıyoruz. Ula akılsız oğul aldığın üç kuruşluk aylık, onu da tüccara, terziye harcıyorsun azıcık düşünsene!.."

            Bekçi donup kaldı, kalabalık dondu kaldı; herkesin aklı yeni başına gelmiş gibi oldu. O kadın o bekçinin anası idi.

            Gerçekten de bürükleri parçalanan kadınlar Pazartesi günü çarşıya iniyorlar, dükkânlardan yenisini alıyorlar, terziye veriyorlardı.


TGRT Keşif Programı - Sunucu Yeliz Pulat 12.09.2001

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR