|
SADIK DOĞANAY |
|
Makale
:
Bekir ALTINDAL
Araştırmacı - Yazar -
Başmüfettiş
(TOKAT Kültür Haber Dergisi - Yıl :
3, Sayı : 15, Nisan - Mayıs 2004, sh. 26 - 30'da yayımlandı.)
Bekir ALTINDAL, Âşık Ali KURT ve Oğlu Murtaza Haydar
Âşık Soyundan Gelen Zileli İki Âşık
SADIK DOĞANAY VE ÇAKIRCALILI ALİ KURT
Yüzyıllardan beri pek çok halk âşığı yetişmiştir Zile'de. Talibî, Ceyhunî,
Fedayî, Suzî, Sefil Necmi, Kemterî, Seyyid Derviş, Recaî, Kâtibî ve ismini
sayamadığımız pek çok âşık geldi geçti Zile topraklarından. Türk halk bilimi ile
folklorunun en büyük isimlerinden Cahit ÖZTELLİ ile hemşerimiz Doç. Dr. Mehmet
YARDIMCI Zileli halk âşıklarını ölümsüzleştirdiler kitaplarında.
Biz bu yazımızda, Zile'nin yetiştirdiği halk âşıklarından ikisini tanıtacağız sizlere. Zile'nin Yücepınar Köyü'nden Sadık DOĞANAY ile Çakırcalı Köyü'nden Ali KURT. Her iki âşığın ortak özelliğinden birisi âşıklık geleneğinin sülâleden, dedelerinden gelmesi, diğeri de âşıkların kendileri ve dedelerinin deyişlerinin TRT repertuarında yer almasıdır. 1956 yılında Zile Panayırı'nda bir kahvede saz çalıp söyleme sırasında kesişmiş hayatları iki âşığın.
Sadık Doğanay, Sefil Kemterî diye bilinen büyük âşığın torunu, Sefil Edna'nın yeğenidir. Çakırcalı Ali Kurt'un ise büyük dedesi ünlü Kâtibî ve babası da Âşık Murtaza Kürt'tür. Âşık Ali Kurt 1931 tarihinde, Sadık Doğanay ise 1933 yılında doğmuştur. Sadık Doğanay'ı yirmi beş yıl önce kaybetti Zile.
Âşık Ali Kurt ise bugün 73 yaşında olup, kışları İstanbul'da, yazları ise dede, baba ocağı olan Zile'nin Çakırcalı Köyü'nde sürdürmekledir hayatını. Eski kuşak halk âşıklarının son temsilcisidir Âşık Ali Kurt. Yüzyıllardan gelen âşıklık geleneğinin deyişlerini (Kâtibî'nin, Murtaza Kurt'un, Veli Abdal'ın çevresindeki pek çok aşığının deyişlerini hafızasına nakşeden, usta çırak ilişkisiyle) günümüze taşıyan canlı bir tarih ve kıymet bizim için. Sadık Doğanay'ın değerini bilemedik. Hiç değilse büyük usta Ali KURT'a hak ettiği değeri göstermek düşer bize.
YÜCEPINARLI SADIK DOĞANAY
İşinizin başındasınız. Memursanız masanızda, esnafsanız dükkânınızda, direksiyondaysanız arabanızda açıyorsunuz radyonuzu, bir türkü bir deyiş. Yorgun argın evinize gelmişsiniz, çayınızı yudumlarken veya kahvenizi içerken açıyorsunuz televizyonunuzu, yanık sesli bir sanatçı sesleniyor size;
El vurup yüremi incitme tabip
Bilmem sıhhat bulmaz
hicraneler
var.
Dert vuran yâreme eylersin derman
Her can kabul etmez viraneler var.
Vay dünya dünya, fanisin dünya
Aşk
ile
pervane dönersin dünya.
Dalıyorsunuz hayallere, geçmişinizi, kaybettiğinizi, sevdiklerinizi düşünüyor, 'yaş kemale erdi' artık diyorsunuz. Dertleriniz, hayatınız gözünüzün önünden geçiyor bir sinema şeridi gibi. Mey ve bağlamaların ara geçişinden sonra devam ediyor deyiş sizi hayallere götürmeye;
Dert ehli olanlar dergâha gelir
Elbette arayan dermanını bulur
SADIK der ki kimde ne var kim bilir
Geçti
güzar
ettim elde neler var.
Vay dünya dünya yalansın dünya
Can ile cananı alansın dünya.
Evet, türkü klâsiği olmuş bu güzel deyiş, yıllardan beri radyo ve televizyonlarda pek çok sanatçı tarafından okunmakta. "Vay dünya dünya, yalansın dünya' diyen Zileli Halk Âşığı Sadık DOĞANAY, Zile'nin Yücepınar Köyü'nü kar ve boranın sardığı bir kış günü, 1979 yılının Ocak Ayı’nın 23. günü ayrıldı aramızdan. 1933 yılında Yücepınar Köyü'nde doğan Sadık Doğanay da, Âşık Veysel gibi âmâdır. O, Zile'nin Veysel'idir. Âşık geleneğinden gelen bir ailenin ferdidir.
"İsmim Âşık Sadık, dedem Kemterî er olanlar sever böyle erleri", dediği dedesi Kemterî'nin de pek çok deyişi söylenir radyolarda, televizyonlarda. 'Bu Kadar Cevretme Aziz Sultanım' isimli deyişinde âşık;
Sefil
Kemter
eydür lebi balımsın
Canımın cananı servi dalımsın
Sen bir merhametli gönlü ganisin
Bendelere selâm sal bazı bazı
Coşkun sular gibi çağlayıp akma
Aşkın hançerini sineme çakma
Noksanım var ise kusura bakma
Bildiğinden şaşar kul bazı bazı.
diye duygulara, yüreklere dolmakta, gönül telimizi, titretmektedir. Kaç kişi noksanını, hatasını, bilir de, bildiğinden şaştığını Kemterî gibi mertçe, yiğitçe söyleyebilir günümüzde?
Büyük Halk Ozanı Âşık VEYSEL Bir Grup Halk Ozanı ve Radyo San'atçısı
İle Birlikte... Altta Soldan Birinci Sadık DOĞANAY
Sadık Doğanay kendisine âşıklığın, dedesi Kemterî'den geldiğini şöyle anlatmaktadır bir deyisinde;
Daha yaşım kemâle ermeden
Bu âşıklık bana Kemter'den geldi.
1960'lı yılların sonlarında mahallî Zile Lisesi Radyosu’nda deyişleri yayınlanan Sadık Doğanay, zaman zaman TRT radyolarında mahallî sanatçı olarak kısa sürede ülkede sesini duyurmuş, deyişleri radyo ve televizyonlarda okunmaya başlanmıştır. Ancak Gazeteci Hüseyin HOŞCAN ağabeyimiz 12 Haziran 1981 tarihli Zile Postası Gazetesi’ndeki yazısında, âşığın pek çok deyişinin başka sanatçılar tarafından kendi eserleri gibi okunduğundan bahsetmektedir.
Sayın Hüseyin HOŞCAN'ın, ölümünden sonra Âşığa sahip çıktığı 'Zile Türküleri ve Zileli Sadık Doğanay' başlıklı yazısından; âşığın dost meclislerinde okuduğu deyişlerin bazı sanatçılarca alınarak kendi besteleri ve derlemeleri olarak empoze edilmeye çalışıldığını, Ankara'da Dr. Recai Özdil'in TRT nezdinde girişimde bulunarak gerçek bestekârı ortaya çıkardığını, elli kadar deyişinin Recai Bey tarafından notaya alındığını, Sadık Doğanay'ın kendi besteleri yanında kendinden önce yaşamış Fuzulî'den, Sıtkı'ya kadar pek çok şair ve âşığın şiirlerini bestelediğini, öğreniyoruz.
Âşık, eserlerinin başkaları tarafından vefasızca alınıp kullanılması hususunda bir deyişinde;
'Ben bal yapıyorum, birileri benden habersiz alıyorlar' diye dile getirmekte ve feveran etmektedir. Bizim TRT'den aldığımız halk müziği repertuarında;
El Vurup Yâremi İncitme Tabip,
Bir
Güzelin Hasretinden Ahından,
Bir Güzeli
Methedeyim Bari Âlem Yanmasın,
Gönül
Gel Varalım Gülşen Bağına,
İzzetli Hürmetli
Bilirim Seni,
Her Sabah Her Sabah Gülşen
İçinde
isimli ezgilerde kaynak kişi Sadık DOGANAY olarak gösterilmiştir. Ancak âşığın TRT repertuarında olmayan pek çok deyişinin bulunduğu bilinmektedir.
1933 yılında doğan, kırk altı yaşında 'Yalansın' dediği dünyaya veda eden âşığın hayatı çilelerle geçti. Kırk altı yıllık genç yaşta biten hayatın sahibi için 'Yüzyıllar Boyu Zileli Halk Ozanları' kitabını yazan hemşehrimiz Doç. Dr. Mehmet YARDIMCI Hocam; 'Saz ve keman çalabilen ve can gözü ile görüp, gönüllere girebilen, Zile'de yetişen âşıkların son ustalarındandır' demektedir.
Âşığın yirmi dördüncü ölüm yıldönümü günlerinde Samanyolu Televizyonu’nda Türkü Gecesi' isimli canlı yayın programı yapan, Türk Halk Müziği’nin güçlü ve sevilen sesi sevgili Orhan HAKALMAZ’a gönderdiğimiz mektupta kısaca Sadık DOĞANAY'ı tanıttıktan sonra, şöyle demişiz satırlarda;
Sadık Doğanay garip geldi dünyaya, garip gitti, değeri bilinemedi; eserlerini pek çok kişi okudu ama vefa görmedi. 'Bir güzelin hasretinden ahından üç yüz altmış altı damarı yanan âşık, 'Ben yandım bari âlem yanmasın' diye kendisini ortaya koymuştur.
Sizin programlarınızda özellikle bahsettiğiniz, 'Kadehler pas tutar tutar, sazlar coşunca' mısrasını dedesi Kemterî'den bizlere ulaştıran da Sadık Doğanay'dır. "Sen de benim gibi devran içinde bulamadın derdine çare bülbülem" diyen âşığın doğuşunda kaybettiği gözlerinin derdini kim anlayabilir? Evet kim anlayabilir? Ters tezene vuruşuyla dertli dertli çaldığı sazı ve bülbülesinden başka?
Sevgili Hocam; 'Sadık der ki kimde ne var kim bilir. Can ile cananı alan dünya' diyerek göçüp gittiği şu âlemde eserleri kalan, genç yaşta kaybettiğimiz Sadık Doğanay'm ölüm yıldönümü olan bu günlerde USTAYA SAYGI bağlamında siz vefalı, geçmişine, türkülerine her fırsatta sahip çıkan birisi olarak O'nun bir deyişiyle bu büyük âşığı hatırlamanız bizleri mutlu edecektir.
Gönderdiğimiz bu mektuptan, halkın içinden çıkan, halkını unutmayan, ünlü olmanın dayanılmaz cazibesine ve bunaltılarına sığınmayan, her zaman efendiliği, nezaketi, zerafeti ve alçak gönüllülüğü elden bırakmayan sevgili Orhan HAKALMAZ Hocam tarafından 17 Ocak 2003 günlü canlı yayın programında bahsedilmiştir.
24 Ocak 2003 tarihindeki canlı yayın programında tekrar mektubumuzdan bahsederek, âşığı hayır ve saygıyla yâdettikten sonra 'Ustaya Saygı' bağlamında dedesi Sefil Kemterî'den bize kazandırdığı 'İzzetli Hürmetli Bilirim Seni' isimli deyişini meyin nefis açışından sonra gönül telimizi, bamtelimizi titreterek okumuştur.
Biraz da âşığın söylediği deyişlerindeki güzelliklere, duygulara kulak verelim.
Türlü sevdalara saldın bu başı
Dinmedi âlemde çeşnimin yaşı
diyen âşık sanki kaderini söylemiştir. Sefil Kemterî hayal seni gezdirir, diyen dedesinden, gerçek âşıkların, hayal âlemlerini, hayallerini, o ulaşılmaz yâr ve sevgiliye duyulan hasret ve duyguları görürsünüz.
Âşık Veysel - Zile'de
Zahireci Selaattin Zorlu ve Bir Arkadaşı
T.C. Kültür Bakanlığı/Dostlar Seni Unutmadı
Bu aşkın ateşi gitmiyor benden; dedikten sonra, Teslim Abdal'dan seslendirdiği deyişte;
Yâr aklımı aldı büküldü belim
Mecnûn dedikleri deli böyle olur.
diye bütün gerçek âşıklara tercüman olan Sadık da zaman zaman hayal âleminde gezmektedir. Zaten âşık demek hayalle yaşayan, hayalle gezen gönül eri demektir. Bizim Zile'nin türkü klâsiği olmuş 'Hatırına düşmez sormaz, halimden' isimli deyişte Seri Sefil;
Dertli Seri Sefil gurbet ellerde
Bir zamanlar şöhreti gezer dillerde
Yârim gelir deyi gözü yollarda
Anadan gülmedik garip başlı yâr.
diye bütün âşıkların duygularını anlatmaktadır. Dünyaya yalan dünya diyen âşık, Turabî'den seslendirdiği başka bir deyişte;
Gönül gel varalım gülşen bağına
Meramın yâr ise bir tane yeter
Dünya fâni değil, hikmetine bak
Heva-i cehl ile efsane yeter,
diyerek hayatın, dünyaya gelişin bir hikmeti olduğu gerçeğini, gerçek aşkın, yârin bir olduğunu veciz bir şekilde ifade etmektedir.
1982 yılında kaybettiğimiz, Zile'nin yetiştirdiği aydınlardan Ressam Fikret TARHAN Hocam. 'Dostları Hatırlamak Onuru' isimli yazısında; 'Sanatçının ve aydın kişinin hayallerini dolduran bir kavram vardır; öldükten sonra bile yaşamak. Gerçekten her kişinin nasibini alamadığı bir kavramdır bu’ demektedir. Sadık DOĞANAY, Fikret Hocamızın belirttiği şekilde yaşamaktadır bıraktığı eserleriyle.
Tokatlı ve Zileli olmanın gururunu;
Bu ilimin ozanıyım
Bozuk değil düzeniyim
Ben halkımın ozanıyım
Şu Zile'nin ellerinden
diyerek dile getiren âşık,
Sazım omzumda hayli dolaştım
Güzel sadık dosta şükür ulaştım.
diyerek Yücepınar Köyü'nden başlayan hayatına son noktayı koydu, yine Yücepınar Köyü'nde.
ÇAKIRCALILI ÂŞIK ALİ KURT
Âşık Ali KURT
Halen İstanbul Pendik Kaynarca'da oturan Âşık Ali Kurt'u hem tanımak, hem de onunla âşıklık geleneği hakkında Tokat Kültür Haber Dergisi'ne hazırlayacağım röportaj için ziyaret ettim güneşli bir Şubat günü. Kartal Belediyesi'nde çalışan okul arkadaşım, hemşehrim Mimar Hüseyin PERÇİN'le evine vardığımızda Zile'nin, Tokat'ın, Anadolu'nun misafirperverliği, sıcaklığı ile karşıladılar bizi. Bir Pazar gününü ayırdı bize, Ali Emmi ile oğlu Murtaza Haydar ve aileleri.
Gelininin ikram ettiği kahvelerimizi yudumlarken, yaşayan, âşıklık geleneğinin bir kıymeti, bir değeri ile sohbet etmenin, onu dinlemenin, yüz yıl öncesinden, dedesinden babasına, babasından kendisine nakledilen deyişleri dinlemenin heyecanı sardı bizleri.
Nasıl sarmasın ki, 1937 yılında Zile'ye gelip âşıklar arasında imtihan yapan Muzaffer Sarısözen'den, İ953 yılında Babası Murtaza Kurt'la birlikte Zile'nin Silis Köyü'nde karşılaştıkları Âşık Veysel'den, Nida Tüfekçi’den, Arif Meşhıır'dan, Ümit Kaftancıoğlu'ndan bahsediyor karşınızda duran canlı tarih size. En iyisi bırakalım sözü Zile tâbiriyle bize Zile'yi, sılayı, Zileli’yi hatırlatan güzel şivesiyle Âşık Ali Emmi’ye.
Ressam : Kemal TÜRKER
Âşık Kâtibî, Oğlu Âşık Murtaza
Bizim kökenimiz Malatya'nın Akçadağ'ından gelmiş, Dedem Kâtibî’nin babası Çakırcalı Köyü'ne gelip yerleşmiş. Dedem Kâtibi medresede on iki sene okumuş. Çok âlim ve fazıl birisiymiş. Kâtibî dedem benim doğumumdan altı ay önce ölmüş. Ben 1931 doğumlu olduğuma göre 1930 yılında vefat etmiş. Sonra babam Âşık Murtaza Kurt yetişmiş. Babam 1325 (1908) doğumluydu. 69 yaşında, 1977 yılında vefat etti.
Muzaffer SARISÖZEN’in
Zile'de
Yaptığı Âşıklar Yarışması
1937 yılında Tokat Vilâyeti âşıklarını Zile'de yarışma için toplamışlar. İlânlar yaptırmışlar, tellâllar çığırtmışlar. Muzaffer SARISÖZEN ve Tokat Vâlisi gelmiş. Yarışma sonunda babam Murtaza Kurt’a karar vermişler. Babam birinci olmuş. Program bittikten sonra Zile’nin ileri gelenleri babamı kucaklamışlar, teşekkür etmişler, 'Zile'mizi yücelttin' diye.
'Hankerî Bey geldi beni kucakladı’ derdi Rahmetli. Muzaffer Sarısözen; "Murtaza seni Radyoevine götüreceğim 125 lira mayış (maaş) ne diyorsun" demiş. Babamın da hali vakti iyi olduğundan ‘gitmem’ demiş. 'Sana söz veriyorum, altı ay sonra 150 kâat yapacağım mayışını' demiş Sarısözen, ama babam gitmemiş. Sonradan babam 'hay vah, bilemedim, sizi de yetiştirirdim, okuyacak zamanlarınızdı' der, pişmanlığını belirtirdi.
Âşık Veysel ile Silis'te Karşılaşma
1953 yılında askere gideceğim. Beni yolcu edecekler. Silis'ten trene bineceğim. Çok kar yağdı. O zamana kadar böyle bir kar yağmamıştı. Çakırcalılı’lar Silis'ten çıkamadılar. Köyden Silis'e geldik. Benim annem Silis'li. Babam ve annem Zile'den pancar parası almışlar. Dayımgildelermiş. Ben oraya gittim. Hal hatır ettik, babamın eline vardım.(elini öptüm).
Orada dediler ki 'Âşık Veysel gelmiş, yanına gidek.' Tren zamanına daha 1 - 2 saat var. Kalktık gittik. Hoş beş, hal hatırdan sonra dediler ki 'Veysel Efendi bunu tanıyor musun bu adamı?' diye babamı sordular. Veysel'le babam hiç görüşmemiş o zamana kadar. Ama babamın ünü çevrede yayılmış o zamana kadar. Çakırcalı’ndan Âşık Murtaza olsa gerek' dedi Veysel.
Millet şöyle bir bakakaldı vaziyete. Veysel öyle deyince babam tekrar vardı, görüştüler. Babam ona 'Veysel Efendi senle biz hiç görüşmedik, teşekkür ederim' dedi. Hal hatırdan sonra cemaat bunları birez gıdıklıyor, bunları atışma şeklinde birbirine takıp dinleyecekler.
Veysel babama 'Âşık şimdi benim çaldığımı belki sen çalaman, senin çaldığını da ben çalamam, bundan hiçbir tad alamazlar. Bu cemaat başımıza birikmiş, sen de çal, ben de çalıyım da bizden bir ilham alsınlar, dedi. Çaldılar, çığırdılar. Oradan kalktık beni yolcu ettiler. Bir de ben Sivas'ta çalışmakta iken arkadaşlarla kalkıp hastaneye gidip ziyaret ettik Veysel'i. Zaten orada vefat etti, götürdüler.
Âşık Kâtibî'nin El Yazması Kitabına (Cönküne) Ne Oldu?
Dedem Kâtibî'nin özel el yazması büyük bir kitabı varmış. Merzifonlu Gurap Ali derlermiş, keman çalarmış. O da âşığı imiş. Adı Ali idi de Gurap Ali derlerdi. O, babamdan saklı alıp götürmüş köyden. Sonra netice izledik. Ben Merzifon'a gittim. O adam yani Gurap Ali ölmüştü.
Taa dedemin yaşındaydı, yani Kâtibî'nin emsaliydi. Oğlu Haydar'ı buldum. 'Haydar yavrum kitabı ben çektiriyim, yine sana vereyim' dedim. Yemin etti. 'Ali Amca olsa niye vermeyeyim? Sonra eski yazı, bana ne yarayacak' dedi. Bulamadık. Hülâsa Bekir Bey, geçti gitti işte bu kitap. Dedem Kâtibi'nin 10 - 15 deyişini babamdan öğrendim ve yazdım.
Zile Panayırı’nda Âşıklar Kahvesi
1956 senesi olsa gerek. Panayır zamanı Kangal'ın Mamaş Köyü’nden Abidin Güzel, klârnetçi Ali Fırtına ve darbukacıyı getirdim. Onları önceden tanıyordum. Abidin'in sazı birez kısaydı emme elini sese uydurur, güzel çağırırdı. Zile'de Çekerek Caddesi’nde, eski garaja varmadan karşı sırada Faruk'un kayfe vardı. Orayı kiraladım. Zile Paneyiri (panayır) eskiden müthiş olur, çadırlar dolardı.
Biz programa başlayınca millet paneyire çadırlara gitmiyor, kapı, baca, caddeler doluyor. Sonra çadırlar bizi şikayet etmiş komisere. ‘Biz o kadar para yatırdık Belediye'ye, bunlar geldiler bizim ekmeğimize mâni oldular, bize kimse gelmiyor.’ diye. Komiser de onlara 'Onlar da para yatırdılar, ne yapalım, demek ki onlar sizden üstün ki kimse gelmiyor.’ demiş. Sekiz gün her aksanı çaldık, çığırdık.
Ankara Radyosu'nda Muzaffer SARISÖZEN'e Gidiş
Ankara'ya hiç gitmemiştim. Sungurlu'nun Kamışlı Köyü’nden arkadaşım vardı, ona gittim. O bana Ankara'dan bir adres verdi. Filânca gün oraya gel dedi. Adrese gittim. Sazı da götürdüm. Adam beni bırakmadı. Ertesi günü arkadaşım Mehmet geldi. 1960 ihtilâli yeni olmuştu. Arkadaşım bana kılavuzluk yapıyor. Radyoevine gittik sabah saat dokuzda. Sarısözen'in 'Bana Murtaza Kurt değil çırağının çırağı gelse yeter' dediğini duymuştum.
Neyse Muzaffer SARISÖZEN'in odasına girdik. Ufak bir odası var. Ben dedim ki; 'Muzaffer Bey, ben Tokat'ın Zile Kazası'ndan Çakırcalı Köyü’nden Âşık Murtaza Kurt'un oğluyum.' Ben öyle diyince hemen yerinden kalktı, raflardaki arşiv belgelerine baktı, aradan yirmi üç sene geçmiş, hatırladı babamı; 'Babanı buraya getirecektim, gelmedi' dedi. Aradan çok zaman geçtiğinden babamın saz çalışı da değişmişti. Önceden Kâtibî makamı ile çalıyorken, sonradan Âşık Revanî ile Âşık Suzanî'de yetişti.
Bana dedi ki 'Aliciğim, bana bir iki makam vurur musun?' İki üç makamı deyişiyle çaldım. Dedim ki; 'Muzaffer Bey beni mahallî sanatçı olarak misafir eden mi? Bana saz çaldıracak mısın Radyoevinde?' Ellerini şöyle havaya kaldırdı; 'Aliciğim çok zamansız geldin.' dedi. 'Niye?' dedim. 'İnkılâpta hükûmetin devrilmesiyle Ankara içine yayın yasak, bak jandarmayla, polisle etrafımız sarılı, yarın Ulus'a Postane'ye gel, senle bir anlaşak.' dedi. Baktım çaldırmadı, daha da gitmedim ertesi günü. Cahillik işte, insan da ecük tahsil olacak, ileriyi görecek. Adam seni tuttu, böyle bırakmayacak, ama radyo yasak.
Halk Müziği Sanatçısı Arif Meşhur'un
Gelişi,
Âşığın Deyişleri Artık Radyolarda
TRT Sanatçısı Arif MEŞHUR Zile'den köyümüze Çakırcalı'ya babamın yanına gider 1970'lerde. Benim haberim yok. Babam o zaman yaşlanmış, benim şimdiki durumumdaydı. Benim şu sol kolumda uyuşma var, çalamamış, demiş ki; 'Yavrum, eğer kaset alacaksan, Sivas'ta benim oğlum var, git beni söyle, ondan al.' Bir gün Sivas'a yanıma geldi. Dedi ki; 'Çakırcalı'dan geliyorum, Murtaza Hoca’mın selâmı var, gözlerinden öpüyor.'
Buna, dört beş makam vurdum, deyişiyle, müziği ile beraber. Aldı götürdü. Radyoda dinliyorum, kendi adını söylüyor, benim adımın eseri yok. O zaman telefon kısa, evlerde yok. Ona bir mektup yazdım; seni mahkemeye veririm diye. Ondan sonra Ali Kurt'tan derleme diyerek söylemeye başladı. Bana gösterdiğiniz TRT repertuarındaki;
Derdinden Deli Oldum
İnan Vallahi,
Güzel Seni Sevdim Anca
Dünyada,
Abdal Olsam Şallar Giysem
Ağnime ve
Yaz Bahar Ayında Geleyim Dedim
isimli deyişler o zaman Arif Meşhur'a verdiğim ve çaldığım deyişlerdir. Repertuarda 'yöre ekibinden' derlendiği yazılı olan <Ezel Bahar Geldi> deyişini de çalmıştım. Bizim o yörelerde söylenir. TRT repertuarındaki <Aşıp Aşıp Karlı Dağları Gelirsin> deyişi, alınan kaynak kişi Sadık Keşan Silis'lidir, tanırım. Âşık değildir. Zileli Müzisyen Halil Bey'in ismini işittim, ama hiç görüşmek nasip olmadı. Sadık Doğanay'la bir konser yaptığımız zaman Zile'de Çukurpınar'da İbrahimoğlu’nda görüşmüştük hatırladığım kadarıyla.
TRT'de Sınav
Sivas'ta Karayolları’nda geçici işçi statüsünde çalışıyordum. Bir yıl önce kadroya geçirdiler. 1978 yılında TRT'ye imtihana başvurdum. Mustafa GECEYATMAZ'ın bürosuna gittim. Sabah dokuzda stüdyoda bulunacaksınız dediler. Gittim. O zaman Arif Meşhur da var orada. Dört makam çaldım, deyişiyle birlikte. Gelecek Cuma günü gelin dediler. Sivas'a yazı da geldi, ama oraya da gitmedim.
TRT'den Ümit KAFTANCIOĞLU'nun
Sivas'a Gelişi,
Âşık'ın İstanbul
Radyosu Ziyareti
İstanbul TRT'den Ümit Kaftancıoğlu 12 Eylül öncesi bir gün Karayolları’nın arabasına binmiş, gelip beni buldu Sivas'ta. Birisi getirdi. 'Ali Amca, ben İstanbul TRT'den Ümit Kaftancıoğlu'yum, senden bir kaset rica ediyorum, Arif Meşhur'a verdin' dedi. 'Ben vermem daha' dedim. 'Niye?'dedi. 'Kaset veriyoruz, deyiş söylüyoruz, adamlar adımızı bile anmıyor' dedim. 'Yok Ali Amca Ben İstanbul Radyoevinde yöneticiyim, ne yapsam senin namına yapacağım.' dedi. O zamanlar anarşi var. Misafirhane tehlikeli. Bir gece misafir ettim. Biraz da soğuk davrandım, yalan yok. Bir kaset doldurdum. Sabahnan gitti. Ondan bir sene sonra mı ne İstanbul'a gezmeye gittim.
Kocamustafapaşa'da akrabalar vardı. Dedim ki 'Bacanak, şu Ümit Kaftancıoğlu'na bi gidelim.' Taksim'den Elmadağ'a Radyoevine gittik. İçeri girdik, anons yaptırdık. Aşağı yanımıza iner inmez 'Vayy! Ali Amca sen buraya gelir miydin' diye koşarak gelip beni kucakladı. Bekir Bey, öyle bir mahcup oldum ki, sorma gitsin. Sivas'ta soğuk davranmıştım. İki dakika izin almış. Kendi selâhiyeti dahilinde yayın yapıyor diye hakkında dava açmışlar. Benden çektiği kasetleri her Cuma saat 9 - 10 arası yayınlamıştı.
Ona hangi deyişleri okuduğumu şimdi unuttum. Dedi ki; 'Ali Amca on dakikam kaldı, hakkımda toplantı var, bana müsaade et.' Ömer Akpınar ile Nida Tüfekçi orada oturuyormuş, oraya girdik. 'Hoş geldin Âşık’ dediler. Hoş beş, bir de cigara buhranı vardı ya. Onlara birer cigara ikram ettim. 'Cigaranı tüketme' dedi Nida Bey. Neyse beni hemen stüdyoya aldılar. Daha sonra Ümit Kaftancıoğlu geldi.
Kasetin bir yüzünü de orada doldurdum. 'Ali Amca seni plâk şirketlerine götüreyim, Alkış Programı’nda, televizyonda yer ayırttırayım' dedi. 'Umut Bey Bacanağın evinde çok kaldım, utanıyorum. Bir ay sonra geleceğim nasip olursa, o zaman yapalım.' dedim Oradan Allahaısmarladık dedik, gittik. Ben Sivas'a geldim. Aradan bir hafta geçmeden arabasına bomba koymuşlar, kurtulamamış.
Derdinden Deli Oldum Deyişindeki Veli Abdal Kim?
Veli Abdal, Âşık Veli'dir. Hamdullah Efendi’mizin âşığı, kamberidir, Nereye giderse yanındadır. İyi bir âşıktır. Rahmetli babamdan işittim. 'Âşık Veli' demiş Hamdullah Efendi’miz; 'Sırrı aşikâreye çıkarttın' demiş. Âşık Veli Hamdullah Efendi’mizin kerametini söylemeye başlamış deyişlerinde. 'Seni çama sıktırırım, sırrı aşikâreye çıkarma' demiş. Bir keramet ehli kerametini söyler de, kendinden varlık görürse o keramet gider orda kalmaz. Neticede Âşık Veli çam ağacının altında otururken ruhu teslim etmiş. Yine Hamdullah Efendi’mizin dediği gibi olmuş.
Âşık Ali Emmi'nin Arif Meşhur Hoca'ya okuduğu ve TRT repertuarında kayıtlı, bir deyiş klâsiği olan 'Derdinden Deli Oldum İnan Vallahi' isimli Veli Abdal deyişinin sözlerini vermeden geçemeyeceğim sevgili okuyucular;
![]() |
Derdinden del-oldum inan vallahi
Gâhı şadı hürrem gâhı bu gönül gamda
Gönül bir sultandır Kâbe'yi yıkma |
Derdi verenin dermanını da vereceğini söyleyen âşık, insanın, insan gönlünün yüceliği ile gönül yıkmanın ne olduğunu, bütün âşıkların insana bakışını çok güzel anlatmakta bizlere.
Sevdiğine, sevdiklerine, inandıklarına, bağlandıklarına ulaşamayanlar, kavuşamayanlar; sevdalarını, duygularını, dertlerini söyleyemeyenler. Sanki Veli Abdal sizin için söylemiş 'Yaz Bahar Ayında Geleyim Dedim' isimli deyişinde:
Selâm ister Beytullahın yollan
Dağlar kardır aşamadım belleri
Al yanakta kırmızı gülleri
Deremedim gül yüzlü yâr küstün mü?
Velim eydür işim gücüm zar idi
Beni bu sevdaya salan yâr idi
Konuşmaya çok müşküller var idi
Soramadım gül yüzlü yâr küstün mü?
Âşık Ankara'ya gurbete gider. Gurbete ikinci çıkışıdır bu. Sıla hasreti başlar uzun gurbet akşamları. Köyü Çakırcalı, anası, babası, çoluğu çocuğu, Deveci Dağı'nın kar, boran başı çıkmaz aklından. Bu hasretle alır sazı eline, vurur tellere bir Ankara akşamında;
Azimettin mi gine bizim ellere
Yaz mı sandın gurbetin kışını |
Yine duman çökmüş bizim ellere
Ali Kurt'um niye feryat edersin |
Âşık Sivas'ta çalışmaktadır. Bahara doğru köyü Çakırcalı'ya gelmek ister. Kar, boran vardır o günlerde. Şöyle anlatır :
"Köyde kurbanımızı keseriz, komşuynan helalleşiriz, ertesi sene 'Oğlum Haydar işini ayarla da gidelim Zile'ye köyümüze, şu kurbanımızı kesek, konuyla komşuyla halelleşek.' Dedi ki, 'Hele havalar biraz düzelsin, o zaman gideriz. Geçen sene gittik, köye çıkana kadar ne çektik,' Sağolsun Silis'ten yardımcı oldular, kimi motoru koştu, kimi sıyırgıyı koştu, yolu açtılar köye kadar. 'Ecük havalar ısınsın, kar kalksın, bahar gelsin, öyle gidek.' dedi."
Âşık sevdalıdır Çakırcalı'ya, toprağına, sılasına. Nasıl sevdalanmasın? Silis Boğazı'nın yamaçlarında yüksekte kurulan Köyü Çakırcalı'da Kâtibî'nin, Murtaza Kurt'un sazının, deyişlerinin sesi yankılanmıştır Deveci Dağı'nın doruklarına doğru bir zamanlar. Sazım alır eline, yumar gözlerini, hayalini canlandırır. Çakırcalı'nın, yaylalarının, Hoca Bedenî'nin, Deveci Dağı'nın, Yukarı Pınar'ın;
Gelmedi ki yaylalara taşmak
Gine kırcalandı dağların başı |
Karabulut çöktü mü
DEVECİ'nin başına
Yukarı Pınar'ı lâle, sümbül
bürümüş |
Zile'mize, dolayısıyla Tokat'ımıza çok güzel deyişler kazandıran, biri Hak'ın rahmetine kavuşan, diğeri aramızda yaşayan iki âşığı tanıtmaya çalıştık sizlere. İkisi de hak ettiği değeri göremedi, kıymetleri bilinemedi. Böyle kaç usta âşık kaldı aramızda?
Dileriz ki İstanbul – Pendik, Kaynarca'da oturan Âşık Ali Kurt'un hikâyesi ile Âşık Sadık Doğanay'ın ölümünün 25. yıldönümü olan bu günlerde, bu satırları okuyan Tokatlı, Zileli, Turhallı ve diğer ilçeler doğumlu olup, memleketimizden, yöremizden yetişerek bu günlere gelmiş sanatçılarımız da bu büyük ustaların, âşıkların eserlerinden okuyarak, onurlandırsınlar onları.
Bugünün ve şöhretin zirvelerinde dolaşanlardan, bu ustalarına saygı gösterenlere, yarın peşlerinden yetişen genç kuşak sanatçılar da saygı gösterecektir elbet. Bizler, bütün Tokatlılar, aralarından bin bir meşakkat ve çilelerle yetişerek bu günlere gelen sanatçılarını, ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen Hoca'mın deyişiyle 'doğduğu yerlerin coğrafyasını ve büyüklüğünü', insanını unutmayan değerlerini bağrına basacaktır her zaman. Yeter ki unutulmuşluğun acısını yaşamasın insanımız.
Âşık Sadık Doğanay'a ölümünün yirmi beşinci yılında Allah'tan rahmet, Âşık Ali Kurt'a sağlıklı uzun ömürler niyaz ediyorum. Dileğimiz odur ki yıllarca hatırlansın her iki ustanın eserleri, deyişleri.
Konu komşusuna kavuştuğu, kurbanların kesildiği, dağ menekşelerinin karlar arasından çıktığı, koyunun kuzuya karıştığı, Deveci Dağı'ndan esen deli Poyraz’ın yüzünü üşüttüğü nice bahar aylarında; Çakırcalı Köyü'ndeki evinin penceresinden, Yukarı Pınar'dan, Hoca Bedenî'nden, Deveci Dağları'nın kar, boran dumanlı başını seyrederken, aldığı ilhamla pek çok deyiş söylesin bize Ali Emmi. Söylesin de sizlere ulaştıralım sevda yüklü, insan sevgisi ile örülmüş mısralarını.